Home / Arka Bahçemiz / 1 Haziran, Bardağı Taşıran Son Damladır? Bardağı Dolduran Damlaları da Görmek Gerekir…

1 Haziran, Bardağı Taşıran Son Damladır? Bardağı Dolduran Damlaları da Görmek Gerekir…

Nizamettin ÖZBEN

1 Haziran gecesi evlerde kapılar bir başka açıldı, insanlar yollara bir başka amaçla çıktı… Sokaklar, mahallelere, mahalleler ana arterlere, ana arterler Taksim’e sel olup aktı…
Taksim Gezi Parkı’nda yapılmak istenen Topçu Kışlası görünümlü AVM için yok edilmesi planlanan ağaçlara karşı Taksim Dayanışması’nın yürüttüğü çadır eylemindeki insanlara, sabahın beşinde Polis tarafından yapılan saldırı, bardağı taşıran son damla olmuştu… Polisin, çadırların içine sanki haşare ilacı sıkar gibi, gaz sıkması, çadırları söküp yakması, insanlara kaba kuvvet uygulaması Türk insanının vicdanını sızlatmıştı.

Evet, bu olay bardağı taşıran son damlaydı ve halkın taşmasına sebep oldu. Sadece Taksim’de değil, Ankara, İzmir, Denizli, Eskişehir, Hatay başta olmak üzere 75 ilde “Her yer Taksim, her yer direniş” sloganlarıyla eylemler yapıldı, hala yapılıyor…

Peki bardağı taşıran son damla Taksim ama bir de bardağı dolduran damlalara bakmak gerekmez mi? AKP hükümeti 3 Kasım 2002’de iktidara gelir gelmez City Bank’ın üç milyar lira vergi borcunu, bir kalemde silerek ABD kökenli bu bankanın üzerinden kendisini buraya getirenlere diyetini ödemeye başladı… Halbuki bu üç milyar lira ile köylüye bir yıl boyunca bedava mazot verebilirdi. Bu taleplerini dile getiren Mersinli köylüye “Ananı da al git” diyen bir Tayyip Erdoğan vardı karşımızda… Erzurum’daki konuşmasında toprak talepleri olan köylülere “gözünüzü toprak doyursun” demekten de çekinmiyordu…

Esas olarak AKP’nin iktidara getirilişinin amacı başkaydı… ABD, Irak’a saldıracaktı, askerlerini de Türkiye’ye konuşlandırmak istiyordu. Öyle ya Tayyip Erdoğan’a “Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanlığı” görevini vermişler, o da bunu gittiği her yerde gururla söylüyordu… Eski ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza Rice, Bağdat’a gittiğinde “Biz Irak’a kalıcı olarak geldik. Amacımız Büyük Ortadoğu Projesi kapsamında 24 İslam ülkesinin haritalarını ve rejimlerini değiştirmek” diyordu. Bu 24 İslam ülkesinin içinde Türkiye de vardı. Zaten BOP haritası İtalya’da NATO toplantısında komutanlarımızın da katıldığı toplantıda ABD’liler tarafından gösterilmiş, Türk askerleri salonu terk etmiştir. Bu haritaya göre Bakü-Tiflis-Ceyhan boru hattının sınırlarını çizdiği bölge, yani Ardahan’dan İskenderun Limanına kadar olan bölgemiz, Suriye ile Irak’ın kuzeyi ile İran’ın güneybatısı “Free Kürdistan” başka bir deyişle “Büyük İsrail” olarak belirlenmişti. Bu haritanın eşbaşkanı Tayyip Erdoğan, milletvekili olmamasına rağmen, hükümetin başıymış gibi, ABD’nin Türkiye topraklarına konuşlanması için Meclis’ten geçirilmesi gereken tezkere için kolları sıvadı. Kızılcahamam’da milletvekillerini kampa aldı. Bu arada ABD gemileri İskenderun açıklarına kadar gelmiş, tezkerenin çıkmasını bekliyordu. Sayısı belli olmayan ABD askeri ülkemizin Güneydoğu’suna yerleşecek, buradan kardeş Irak’ı işgal edecekti… Tabii bu aynı zamanda Türkiye’yi de işgal anlamına geliyordu. Türkiye yurtseverlerinin büyük mücadelesi, bazı AKP milletvekillerine de geri adım attırdı, CHP ve MHP’nin de red oylarıyla tezkere Meclis’ten geçmedi.

Tabii daha sonra AKP hükümeti, bütün havaalanlarımızı ABD uçaklarının hizmetine soktu. Buradan kalkan savaş makinaları, 1,5 milyon kardeş ve Müslüman Irak’lıyı öldürdü.

AKP hükümeti Cumhuriyet tarihinin 90 yıllık birikimi olan KİT’leri uluslararası tekellere ve onların Türkiye’deki taşeronlarına özelleştirme adı altında dağıttı… Bu cumhuriyet kurumlarına olan kinlerini de açıkça dile getirmekten kaçınmadılar. Güneydoğu’daki bir Sümerbank bez fabrikasının satılması sırasında o zamanki maliye bakanı Unakıtan “Sümerbankların ismini bu ülkeden kazıyacağız” diyordu. Çünkü Sümerbank, Tekel, Şeker Fabrikaları, demir çelik fabrikaları, Tüpraş’lar, Petkim’ler cumhuriyetin kurduğu, ülkemiz için üretim yapan fabrikalardı. Bunlar zaman içinde birer birer satıldı… Daha sonra Telekomlarımız, tersanelerimiz, limanlarımız, madenlerimiz haraç-mezat elden çıkarıldı. Şimdilerde elektrik santrallarımız, elektrik dağıtım şirketlerimiz de satılıyor… Artık satacak bir şey bulamayan AKP, cari açığı kapamak için bir yandan vergileri artırırken, diğer yandan da ülkenin topraklarını yabancılara çıkardı. Bugün Kıbrıs Adası’ndan daha büyük bir toprak parçamız, yabancıların eline geçti.

Türkiye’yi çöküntüye uğratan AKP hükümeti, sıfır sorunla aldığı terörü, bugün ülkenin bölünmesine yol açacak bir güce ulaştırdı… Şimdilerde PKK ile ortak anayasa yapıyor. Daha doğrusu ABD’nin yazdığı anayasayı, PKK ile ortaklaşa Meclis’te meşrulaştırmaya çalışıyor. Güneydoğu’da PKK polis gücünü kurdu, şehitliğini açtı, kendi yürütme organlarını hayata geçirdi. Bunu yaparken, AKP’nin güneydoğu’da 50’ye yakın karakolu kapatması, komando birliklerini buralardan çekmesi, güvenlik güçlerinin elini kolunu bağlayan yasalar çıkarması, bölücülüğü yüreklendirdi ve bugünkü hale getirdi. Artık özerklikten, konfederasyondan bahsetmek sıradan olaylar haline geldi.

Komşularla sıfır sorun diye diye neredeyse tüm komşularımızla büyük sorunlar yaşamaya başladık. Irak’ın kuzeyinde kurulan kukla devletle ilişkiye girip, Bağdat hükümetini karşımıza aldık. Ortadoğu’da İsrail’e en yürekli direnen ülke olan Suriye’nin meşru yönetimini ABD adına devirip, yerine Özgür Suriye Ordusu denen çapulcuların gelmesini sağlamaya çalıştık… Öyle ki El Kaide, El Nüsra, ÖSO, Taliban, Libya’da Kaddafi’nin devrilmesi için çalışan çapulcular, Çeçenler vs. alıp, Türkiye’de kamplara yerleştirdik. Burada silah ve askeri eğitimler verdik. Daha sonra ellerine silahları tutuşturup, hadi Suriye halkını öldürüp gelin dedik. Şu anda Türkiye’de resmi rakamlarla 500 bin Suriyeli var, kaçak yollarla gelenlerin sayısı bilinmiyor…

Bağdat hükümetine karşı Kuzey Irak’taki kukla yönetimi, Esad’a karşı çapulcuları destekleyerek, Ortadoğu’da İran’ı yalnızlaştırmaya çalıştık. Libya’da NATO’nun yanında, yani haçlı irticayla birlikte, Kıbrıs Savaşı’nda bize tek destek veren ülke ve liderini arkadan vurduk. Mısır’da 2011 Ocak ayında Tahrir’de ayağa kalkan Mısır halkının değil, sonradan eylemlere katılan ve Ortadoğu’daki ABD’nin en önemli müttefiği Müslüman Kardeşler’i destekledik ve onun lideri Mursi’yi ilk tanıyan ülke olduk… Bu yıl yine Tahrir’i dolduran milyonlara karşı çıkarak, Mursi’nin yanında kalmaya devam ettik. İçişlerine karışmaya kadar vardırdık işi… Böylece Mısır halkının nefretini kazandık…
Dahası AKP hükümeti, yaşam alanlarımızı daraltmaya başladı. Önce laikliği tartışmaya açtı, kamusal alanlarda Türbanı serbest bıraktırdı… Cumhuriyet’e karşı savaş ilan etti. Öyle ki Davutoğlu “ulusalcılarla savaş halindeyiz” demekten bile kaçınmadı. Milli bayramların kutlanması yasaklandı. Kaç çocuk doğurmamız gerektiği dikte edildi. Neredeyse “evden başka hiçbir yerde içki içemezsin” anlamına gelen uygulamalara gidildi. Eğitim 4+4+4 ile ucubeleştirildi. 5 yaşındaki çocukların, okula gitmesi ve ilk dört yıldan sonra isteğe bağlı olarak devam etmesini isteyerek, özellikle kız çocuklarının okul yerine kuran kurslarına gönderilmesinin önü açıldı. Laik gençlerin yaşam alanları neredeyse ortadan kaldırıldı.

Tabii tüm bunları yapabilmek için Türkiye’nin yurtseverlerine karşı çeşitli tertipler yaparak, bir yol temizliğine giriştiler. Ergenekon, balyoz, sarıkız, ayışığı, OdaTV, devrimci karargah vs. tertiplerle siyasi parti başkanları, rektörler, aydınlar, Atatürkçü komutanlar Silivri, Hasdal zindanlarına kapatıldı. Hala da tertipler devam ediyor, Silivri zindanı, gün geçtikçe daha fazla insanın yer aldığı büyük bir yerleşkeye dönüştürülüyor… Tabii tüm bu olumsuzlukları halka olumluymuş gibi göstermek için basını ele geçirdiler. Öyle ki artık bazı önemli gördüğü olaylarda sabah gazetelere göz attığınızda en az 10 yandaş ve yalaka gazetenin aynı manşeti attığını görebiliyorsunuz.

Özetlersek üretim bitirildi, tüketim toplumu olduk. İhracatla ithalat arasındaki çıpa sürekli aleyhimize büyüyor. Çünkü ihraç ediyoruz dediğimiz ürünlerin yüzde seksenini ithal ediyoruz.
Tarım bitirildi, 2012 yılında 13 milyar Dolar’lık tarım ürünü ithal ettik.
Komşularımızla neredeyse savaş noktasına geldik.
Bölünme ve iç savaşın eşiğindeyiz.
Kendi yaşam biçimlerini tüm topluma dayatarak yaşam alanlarımız kısıtlandı.
Gençlerin, geleceklerinden umudu kestiği bir ortam yaratıldı.
İşsizlik söylenenlerin aksine çok yüksek boyutlara geldi.
Hak arama mücadelesi ağır müdahalelerle bastırılmaya çalışılıyor.
Her türlü tertiplerle, yurtseverler hapsediliyor…

İşte tüm bunlar ve fazlası bardağı dolduran AKP eylemleriydi… Şimdi 1 Haziran’daki o muazzam ayaklanmanın, hazırlık aşamalarını oluşturan eylemlere bir göz atalım…

AKP hükümetinin bu vahşi yönetim tarzı, beraberinde ona karşı mücadeleyi de geliştirdi. Adım adım büyüyen muhalefet, 1977 Cumhuriyet mitinglerinde büyük bir patlamayla alanlara çıktı. Tandoğan, Gündoğdu ve Çağlayan mitinglerine milyonlar aktı. Bu muazzam kalabalıklar örgütsüz ve hedefsiz olduğu için, AKP hükümeti iktidardan indirilemedi. Daha sonra özelleştirmelere karşı işçi eylemleri, grevler öne çıkmaya başladı… Bunlardan en önemlisi Tekel direnişidir. Şubat 2010 yılındaki bu kahramanca eylem, neredeyse tüm halkın desteğini almış bir mücadele örneği idi. Hükümet yanlısı Türk-İş yönetiminin mücadeleye sahip çıkmaması sonucu Tekel direnişi de amacına tam olarak ulaşamadı.

1 Haziran halk ayaklanmasına gelene kadarki mücadelede en önemli eylemler, 2012’de yapıldı. Milli bayramların yasaklanması ile ortaya çıkan gençler 19 Mayıs 2012’de Tünel’den Taksim’e 250 bin kişiyle yürüdüler. Polis barikatları, engellemeler çaresiz kaldı. Kortejin bir ucu Dolmabahçe’ye inmişken, diğer ucu hala Taksim’den aşağı iniyordu. Daha sonra 29 Ekim’de Ulus’ta “cumhuriyet bayramlarını sokaklarda kutlayamazsınız” diyen AKP hükümetine inat muazzam bir kalabalık toplandı. Polis barikatları da Ulus’ta halkın önündeydi… Halk Anıtkabir’e yürümek istedi, polis engelledi. Tazyikli su ve biber gazı ile kalabalıkları dağıtmak istedi. İşte o anda Ankara halkı evlerinden çıktı ve Ulus’a akmaya başladı. Polis, Ulus’ta önceden toplanan halkla, sonradan gelenlerin arasında kaldı. Ve halkın önünü açmak zorunda kaldı. Başta gençler olmak üzere, milyonlar Anıtkabir’e aktı.

16 Eylül’de Hatay’da Türkiye-Suriye kardeşlik mitingi yapılacaktı. Valilik, mitinge izin vermedi. Ama halk kararlıydı. On binler alanda toplandı, polisin engellemesine karşı, Hatay halkı ayağa kalktı. Mitingini başarıyla yaptı…

10 Kasım’da gençlerin çağrısıyla Ankara eylemi vardı. Bu sefer polis, yağmura ve soğuğa rağmen toplanan milyonların önünde barikat kurmaya cesaret edemedi. Devlet protokolü nedeniyle 10.00’dan önce gidilemez denilen Anıtkabir yolu, saat 09.30’da açılmış, insanlar Atası’yla buluşmak için yola çıkmıştı…

13 Aralık ve 8 Nisan’da Silivri zindanlarına türlü tertiplerle hapsedilen yurtseverlere destek için yüzbinler toplandı. Jandarma barikatlarının yanında, polis barikatları da kurulmuştu. Ayrıca jandarma bölgesi olmasına rağmen Silivri zindanı, polis tarafından da çembere alınmıştı. Ama kararlı halkın önünde durabilecek hiçbir barikat olamaz, olamadı da zaten… Kurdukları o zavallı barikatlar paramparça oldu… İstenilse, yurtseverler mahkeme salonundan alınıp çıkarılabilirdi… O kadar yaklaşılmıştı ama Ankara AKP hükümetinden kurtulmadan, tek başına Silivri’nin özgürleşmesinin bir faydası yoktu…

Daha sonra Tayyip Erdoğan’ın ODTÜ’ye gitmesiyle başlayan müthiş direniş başladı. Öğrenciler, Erdoğan’ın üç bin kişilik polis ordusuna, ondan fazla tomaya, akrepe karşı direndi… Direniş başta İstanbul olmak üzere diğer şehirlere de yansıdı…

Tüm bu tecrübelerden süzülerek gelen 1 Haziran Taksim Gezi Parkı isyanı, birinci raundu kazanmıştır. Halk herşeyden önce bir diktatörle nasıl mücadele etmesi gerektiğini öğrenmiştir. Diktatörlere geri adım attırmış, söylediklerini kendi ağızlarından yalanlamak zorunda bırakmıştır. Diktatörler, şimdiye kadar ellerine almadıkları, mitinglerine götürmedikleri Türkiye’nin bağımsızlık savaşı sembolü bayrağımızın arkasına sığınmak zorunda kalmışlardır. Herşeyden önce halkta bir bilinç ve özgüven sıçraması yaratmıştır.

Mücadele her zaman ileriye doğru gitmez. Bazen dinlenmek için durursunuz, ya da kuvvet toplamak için biraz geri çekilmeniz gerekebilir. Önemli olan ne yaptığınızı bilmek, ona göre stratejilerinizi geliştirmenizdir. Ramazan ayına gelinmesi ve yaz tatili dönemiyle yavaşlayan eylemler, Eylül ayında yeniden hareketlenmesi ve hedefe giden yolda daha büyük kazanımlar elde etmesi olasıdır…

www.dunyalilar.org

Rastgele Haber

Dindar Ama Ahlaksız Olmanın Kodları

Dindar bir insan nasıl ahlaksız olabilir? Allah’a ve ahiret gününe inanmaya devam ettiği halde nasıl …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir