Home / Tarih / 2.Dünya Savaşına Türkiye Girmedi Ama…

2.Dünya Savaşına Türkiye Girmedi Ama…

Türkiye, 2. Dünya Savaşı’na girmemeyi başararak yıkıma uğramaktan kurtuldu ama, savaş sırasında alınan bazı önlemler ve uygulanan ekonomi politikaları sonucunda çok sıkıntı yaşadı

Savaş başladığında Türkiye’yi yönetenler, başta Cumhurbaşkanı İsmet İnönü ve Başbakan Refik Saydam olmak üzere, çoğunlukla asker kökenli, dolayısıyla da ülkenin 1. Dünya Savaşı sırasında neler çektiğini en yakından bilen kişilerdi. Yeni Türkiye’nin hem silah ve cephane hem de askeri altyapı bakımından henüz çağın gerisinde olduğunu iyi bildiklerinden gündemlerinin birinci maddesi savaşın dışında kalmaktı.

Gündemdeki ikinci madde ise, Türkiye’nin kendi iradesine karşın savaşa sürüklenme olasılığı bulunduğundan, büyük  bir orduyu hazır tutma mecburiyetiydi. Böylece alınan seferberlik kararı, yaklaşık bir milyon kişinin silah altına alınması nedeniyle, ilk sıkıntıyı yarattı. O dönemde Türkiye nüfusunun yaklaşık % 85’ini oluşturan kırsal kesim ciddi bir oranda işgücü yitirdi ve makinalaşmanın da yok denecek kadar zayıf olması nedeniyle, tarımsal üretim 1940’tan itibaren düşmeye başladı.

Öte yandan, hükümetin üçüncü bir gündem maddesi de, kalabalık ordusunu mümkün olduğunca iyi besleyebilmekti. Bu amaçla ve savaş başladıktan dört buçuk ay sonra çıkarılan Milli Korunma Kanunu (18 Ocak 1940), hükümete ekonomi alanında olağanüstü bir yaptırım gücü tanımıştı. Bu kanunla üretici, ürününü öncelikle devlete satmak, bir de serbest piyasadakilerin çok altında kalan fiyatlarla yetinmek zorunda kaldı. Bu durum ise, ürünün saklanmasına ve karaborsaya düşmesine, sonuç olarak da kentli halkın kıtlık sınırına dayanmasına neden oldu.

Kısaca özetlediğimiz bu gelişmeler zincirinin, Türkiye’nin siyasal yaşamında 2. Dünya savaşı sonrasında görülen önemli değişiklikleri büyük ölçüde açıklayan birçok yan etkisi oldu. Bunların başında,daha sonraki yılların siyasal yaşamında,hiç kuşkusuz, en önemli etken olan tarım sektörünün sıkıntıları gelir. Büyük, küçük, bütün üreticiler, üretim kaybına uğramışlar, ama iktidar, savaş zamanında artan fiyatlardan yararlanma imkanını kendilerine tanımamıştı. Bazıları milletvekili de olan büyük toprak sahipleri, iktidara olan yakınlıkları sayesinde ürünlerinin önemli bir bölümünü  karaborsada satabilmişlerdi gerçi; ama kırsal nüfusun çoğunluğunu oluşturmalarına karşın arkaları kuvvetli olmayan küçük üreticiler jandarma dayağı yemişlerdi. Bütün üreticiler açısından en korkunç olan ise, 4 Haziran 1943’te karar altına alınan Toprak Mahsulleri Vergisi’ydi. Tarım üreticisiyle başa çıkamayacağını anlayan iktidar, sonunda bir kanun çıkararak ürünün ortalama yüzde onunu vergi olarak almaya karar vermiş, böylece de aşar vergisinin 1925’te kaldırılmasından sonra ilk kez tarım sektöründe bir vergi peydahlanmıştı. Kırsal Türkiye’nin artık Cumhuriyet Halk Partisi’ne kendi partisi gözüyle bakmayacağı aşikardı.


Büyük şehirlerde yaşayanlar ise savaş yıllarında kıtlık tehlikesiyle sürekli olarak burun burunaydılar. 1942’den itibaren ekmek buralarda karneyle dağıtılır oldu. Un bulunamaması yüzünden pasta ve kurabiye çeşitlerinin yanısıra poğaça ve börek türleri de ortadan kayboldu. Bu tür yiyecekler,o da çok az miktarlarda olmak üzere, ancak pahalı lokantalarda bulunabiliyordu. Bulunmayan başka bir önemli tüketim maddesi de şekerdi. Nitekim çayın savaş yıllarında şekersizlik yüzünden kuru üzüm katık edilerek içildiği, hemen savaşı izleyen dönemde doğanların yıllarca evlerinde tekrar tekrar duydukları bir öykü oldu. Gerçi şekersizlik, ülkelerinin nereden gelip nereye gittiğinden az çok haberdar olan kentli vatandaşlar için ekmek darlığı kadar ciddi bir sıkıntı nedeni olmayabilirdi. Zira Türkiye, savaş başladığında şeker üretiminde kendi kendine yeterli bir seviyeye henüz ulaşamamıştı. Savaş zamanında şekeri ithal etmek ise hayal bile edilemezdi. Ama iktidar, elindeki şekeri memurlarına dağıtarak fazladan bir huzursuzluk daha yarattı. Başta yüksek rütbelileri olmak üzere devlet memurlarının önemlice bir bölümü de has un yardımı alıyordu. Çoğu bu unu, ekmeğini evinde yapamadığı için mahalle fırınına veriyor, böylece ellerinde karneyle kalitesiz kara ekmek (% 20 çavdar,% 30 arpa) kuyruğunda bekleyenlerin önünden mis gibi kokan francalalar geçip memur evlerine gidiyordu. Bu da kentli vatandaşla, iktidarı temsil eden memurlar arasında, husumet diyemesek de, adalet duygusunun zedelenmesinden doğan bir gerginliğe neden oluyordu.

Kentli nüfusun adalet duygusunu zedeleyen önemli olgulardan biri de,”hacıağalar”ın ortaya çıkmasıydı. “Hacıağa”, kır kökenli, dolayısıyla kentli yaşamına ve edep – erkanına görece yabancı, ama tarımsal ürünlerin fiyatlarındaki müthiş artış sayesinde zengin olmuş ve parasını görgüsüzce harcayan adam anlamına kullanılıyordu. Harcamalarındaki ölçüsüzlük ve büyük kentlerin fiyat artışları dolayısıyla sıkıntıya düşmüş sakinlerinin gayrımenkullerini satın almaları, genel darlık ve fakirleşme ortamında çok göze batıyor, bu durumun hükümetin iktisat politikalarından kaynaklanması nedeniyle iktidarın daha bir gözden düşmesine yol açıyordu.

11 Kasım 1942’de iktidar, kentli zenginleri de kendinden uzaklaştıracak olan bir önleme başvurdu ve Varlık Vergisi Kanunu’nu çıkardı. Maliyeye nakit sağlamak kadar istifçilik ve karaborsacılığıda cezalandırmak niyetiyle başvurulan bu önlem, tümüyle hukuka aykırı bir uygulamaydı. Daha çok gayrımüslimleri hedef alan Varlık Vergisi’nde matrahlar ciddi kıstaslar olmadan tespit edilmişti ve mükelleflerin itiraz hakkı yoktu. Bu korkunçluklarına karşın vergi, hepsi iktidar yanlısı olan gazetelerce büyük bir coşkuyla desteklendi.Bir yanda zenginler, özellikle de gayrı müslimler aleyhinde ve ırkçılık sınırlarını zorlayan bir kamuoyu oluşturulurken, diğer yanda da halk, haksız ve ahlaksız kazancın cezalandırıldığı yanılsamasıyla avutularak, iktisat politikalarındaki becereksizliklerin üstü  örtülmüş oluyordu.

Cumhurbaşkanı İsmet İnönü’nün, savaş sonrası döneminde yaptığı bir yurt gezisinde, “Bizi ekmeksiz bıraktın”yergisini, “Ama babasız bırakmadım” yanıtıyla karşıladığına ilişkin bir rivayet vardır. İnönü gibi 1. Dünya Savaşı’nı yaşamış tüm bir nesil için gayet anlamlı olan bu yanıt, Cumhuriyet döneminde doğanlar için fazla bir şey ifade etmiyordu belki. Öte yandan, Türkiye’ nin 1940’ların ilk yarısındaki ekonomik yapısının, savaşı özetlediğimiz sıkıntılara ve bunların doğurduğu psikolojiye yol açmadan atlatmayı mümkün kılıp kılamayacağı da tartışılabilir. Bu konulara eğilen araştırmaların ve çözümlemelerin yakın tarihimizi daha iyi anlayabilmemiz açısından çok önemli sonuçları olacağından kuşkumuz yok. Ama, bulgular ne olursa olsun, 2. Dünya Savaşı’nda yaşanan ekonomik sorunların, savaştan kısa bir süre sonra gerçekleşecek olan iktidar değişikliğinin belki de en önemli nedeni olduğu tespiti geçerliliğini yitirmeyecektir.

Kaynak:Ntv Tarih Dergisi

Dünyalılar

                    

Rastgele Haber

Bir kenti hayata döndüren müzik

Bir kenti hayata döndüren müzik: Leningrad Senfonisi II. Dünya Savaşı’nın en ağır kuşatmalarından Leningrad Kuşatması, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir