Home / Tarih / 20 dolar 20 kilo!

20 dolar 20 kilo!

20 Dolar 20 Kilo, Türkiye tarihinin en bilinmeyen sürgün hikayesini konu alan bir sergi… 1964 yılında Kıbrıs meselesi bahane edilerek, yanlarına sadece 20 Dolar değerinde para ve 20 kilo ağırlığında eşya alınmasına izin verilerek sınır dışı edilen 45.000 İstanbul’lu Rum’un hikayesi… Sergiyi ve sürgünü, Babil Derneği’nden (Bağımsız Araştırma, Bilgi ve İletişim Derneği)  sergi koordinatörü Sahil Erturan ve sürgünü bizzat yaşamış Dionysios Angelopoulos ile Eirini Fragkou’dan dinledik…
Sergiyi  5 Nisan’a kadar İstanbul’da Tütün Deposu’nda görmek mümkün.

»Öncelikle; 1964 tarihi neden önemli bir tarih?
Cumhuriyet tarihinin en büyük trajedilerinden birine sebep vermiş olmasına rağmen çok az bilinen bir tarih 1964. Sürgünün 30. yılında Rıdvan Akar meseleyi ‘İstanbul’un Son Sürgünleri’ olarak kitaplaştırmış. Öncesinde ve sonrasında üzerinde bilinçli olarak durulmamış bir mevzu. 1964 yılında Atatürk ve Venizelos tarafından 1934’te imzalanan Seyrisefain Anlaşması Kıbrıs meselesi bahane edilerek dönemin başbakanı İsmet İnönü tarafından tek taraflı olarak fesediliyor. Bu anlaşma iki tarafa da vizeye gerek kalmadan seyehat ve ticaret hakkı tanıyan bir dostluk anlaşması. 1964’te anlaşma iptal edilir edilmez gizli bir kararname ile hükümet 13.000 Rum hakkında sürgün kararı çıkartıyor. O zamanlar Türkiye’deki Rum’lar Yunan tebaası ve Türk tebaası olarak ayrıldığından karar Yunan tebaalı olanları kapsasa da, anlaşmadan 45.000’e yakın Rum etkileniyor. Bu kişiler 1930’larda İstanbul’a yerleşmiş kişiler değil, İstanbul’un en kadim yerlilerinden söz ediyoruz. 20 Dolar 20 Kilo; tüm mal varlıkları, iş yerleri, mezarları ve hayatı burada olan insanların sürgününü anlatıyor.

»Kıbrıs meselesiyle başlayan sürecin, insanları kitleler halinde sürgün etmeye kadar varmasının dinamikleri nelerdi?
O süreçte Türkiye’de yaşayan Rumlar sıkıyönetim hükümeti tarafından dış politikada bir koz olarak kullanılıyorlar. 1962- 1964 yılları arasında ise tüm gazeteler bir provokasyon ordusu şeklinde çalışıyorlar. İstanbul’daki Rum’lar öcüleştirilerek nifak kaynağı olarak yansıtılıyor. Bunlar zaten hırsız, bunlar zaten gavur diye provokasyonlar yapılıyor. Sürgün kararı çıktıktan sonra da gazetelerin başlıklarında “200 tane Rum’u daha gönderdik, 300 Rum’dan daha kurtulduk” gibi manşetler görüyoruz. Dönemin hiçbir aydını konuya değinmiyor; Abdi İpekçi (o zamanlar kendi ismiyle yazmıyor) konuyla ilgili kısa bir yazı yazıyor ve Çetin Altan da bu insanların ne günahı var minvalinden kısa bir yazı yazıyor; sonrası sessizlik.

»İstanbullu Rumlar Atina’ya göçtükten sonra orada nasıl karşılanıyorlar? Mağduriyetleri devam ediyor mu?
Maalesef olay dönemin Yunan basınında, sekizinci sayfada sekiz satırlık bir haber olarak kendine yer bulabiliyor. O sırada manşetlerde Yunan Kralı öldü, yeni Kral evlenme kararı aldı, Kral’ın evliliği gibi şeyler var. İstanbullu Rum’ların ise Gayr-i menkulleri ve banka hesapları bloke oluyor ve hiçbir şey götüremiyorlar. Orada sürgünler için yeni mahalleler kuruluyor. Gidenlerin çoğu İstanbul’daki kalifiye zanaatkarlar. Mesela Beyoğlu’nun en iyi marangozunun Atina’da bir marangozhanede çırak olarak çalıştığını biliyoruz. Uyum süreçleri çok zor oluyor çünkü Atinalı’larla tek ortak yanları din; dil bile farklı. Aksanlarından dolayı orada da bir ayrımcılığa maruz kalıyorlar.

»Sürgün sırasında İmroz (Gökçeada) Adası’nın farklı bir pozisyonu var. Süreç orası için nasıl işliyor?
Sadece 3-4 kişi gönderildikten sonra adanın neredeyse tamamı olan Rum’lardan kurtulmak için korkunç şeyler yapılıyor. Öncelikle adanın adı Gökçeada olarak değiştiriliyor. Daha sonra Rum’lar tarafından yapılmış ancak MEB’e bağlı ve Türk müdürler tarafından yönetilen Rum Okullarını kapatıyorlar. Tarımla uğraşanları mağdur etmek için tarım arazileri, hayvancılık gelirlerini kısmak için de meralar istimlak ediliyor ve ada dışına et satımı yasaklanıyor. En son darbe de, İmroz’daki eski bir zeytinyağı fabrikasının açık cezavine dönüştürülmesi ve çevre illerin en ‘azılı’ suçlularının buraya gönderilmesi. Mahkumlar bellerinde silahla cezaevini otel gibi kullanıyorlar ve adeta devletlerinden aldıkları ‘milli bir görev uğruna’ ada halkına tecavüz, gasp, cinayet gibi korkunç şeyler yaşatıyorlar.

»Projeye başlarken Babil Derneği olarak nasıl bir süreç yaşadınız?
Aslında Babil bu projeyi değil de bu proje Babil’i doğurdu. Rıdvan Akar’ın konuyla ilgili kitabını ilk okuduğumdaki hayretimi hala hatırlıyorum; hiç bilinmeyen, resmi tarihte hiç anlatılmayan çok büyük bir trajedi ile karşılaşıyorsunuz. İnsanların aklına Rum sürgünü dendiğinde hala mübadele geliyor. Bu konuyu tekrar gündeme taşıma kararımız ise sürgünün 50. Yılı olması ile alakalı. 50 yıl oldu bu konuyla ilgili iki ülke tarafından da hiçbir şey yapılmadı. 50 yıl oldu bu insanların mağduriyetleri hiçbir şekilde giderilmedi. 50 yıl oldu kimse bu insanlardan özür dilemedi. 50 yıl boyunca bu konu her sorulduğunda memleketin başındakiler havaya bakıp ıslık çaldı. Derdimiz bu konuyu konuşmak, konuşturmak.
***

Dionysios Angelopoulos

‘Yeni liste çıktı’
1964’te Seyfisefain Anlaşması iptal edilince gazete ve radyolar 200-300 kişilik listeler yayımlamaya başladılar. Sokaklarda gazete satan ufak çocuklar ‘Yeni liste çıktı, yazıyor, yazıyor’ diye bağırıyorlardı. Beyoğlu’nda manifaturacılık yapıyordum o zaman, işe gidince gazetede ismimi görünce 4. Şube’ye gittim. Memurlar daktiloyla bir kağıt yazdılar, bize okutmadan zorla imzalattılar. Sonra öğrendik ki ‘Türkiye için zararlı faaliyetlerde bulunduğumu kabul ediyorum’ gibi şeyler yazıyormuş. İmzalamak istemeyenleri dövüp hastanelik ediyorlardı. Biz halbuki herkes gibi çalışıp hayatımızı yaşıyorduk, bir suçumuz yoktu. Sonrasında parmak izlerimiz ve fotoğraflarımız alındı önden ve yandan, aynı suçlu gibi, katil gibi. Dişlerimizde altın diş var mı diye ağız muayenesi yapıldı. Kendime 2 valiz hazırladım, 20 dolara denk gelen 200TL aldım yanıma. Herkesin bir mücevher takma izni olduğu için insanlar bileziklerini kolyelerini çocuklarına taktırıp geçirebiliyorlardı. Kontrolden geçerken valizimin içindeki eski bir halıyı gördüler. Belki gidince yatacak bir yer bulamam, serip uyurum diye almıştım ama bana tarihi şey mi kaçırıyorsun dediler. Hepimiz için büyük bir şoktu…

***

Eirini Fragkou

‘Yunanlar da suçlu olduğumuzu düşünüyordu’
Sürgün zamanı on sekiz yaşındaydım. Benim babam çok güçlü bir adamdı, onu bağırırken veya üzgün hiç görmemiştim. Gazetede bizim ismimizin de olduğunu görünce çok fena oldu. Evde bir sürü kuş kafesimiz vardı, üzüntüsünden hepsini yerle bir edip ağlamıştı. Tamam gideceğiz ama nereye gideceğiz ve ne bulacağız? Yanımıza hiçbir şey alamıyoruz. Banka hesaplarımıza tedbir konulmuş. Oradaki Yunanlar da diyordu ki siz kovulduğunuza göre bir şey yaptınız, yoksa neden göndersinler? Bizi suçlu gibi görüyorlardı. Ama biz hiçbir şey yapmadık. Orada hepimiz işe girdik, çalışmaya başladık. Babam hayatının sonuna dek hep kabus gördü, İstanbul’a gidelim dediğimizde de hiç ikna olmadı. Annem de babam da vefat etti ama o insanlar başka bir yerde doğdular, başka bir toprağa gömüldüler. Aramızdan kimileri bir daha hiç Türkçe konuşmadı bile ama ben öyle hissetmiyorum. Biliyorum ki buradaki halkın bir suçu yok, suç hükümetlerin. Burada gavur orada Türk tohumu olarak yaşadık hayatımızı.. Bize kimse iyi davranmadı.

Alev Karaduman – Birgün

Rastgele Haber

Bir kenti hayata döndüren müzik

Bir kenti hayata döndüren müzik: Leningrad Senfonisi II. Dünya Savaşı’nın en ağır kuşatmalarından Leningrad Kuşatması, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir