Home / Eğitim / Akademisyenler Ne İş Yapar? Bir Üniversitenin Sertifikalandırılma Süreci

Akademisyenler Ne İş Yapar? Bir Üniversitenin Sertifikalandırılma Süreci

David Graeber’in “Saçma sapan Meslekler” (Bullshit Jobs) isminde harika bir yazısı var. Derslerimde fırsat bulursam okutuyorum. Özetlemek gerekirse Graeber, çok daha az çalışılarak toplumun ihtiyaçlarının giderilebileceğini, fakat buna rağmen günümüzde çalışma sürelerinin bir türlü azalmadığını, hattâ arttığını anlatıyor. Graeber’e göre bu kadar çok çalışmak aslında bir zorunluluktan kaynaklanmaz, daha ziyade politik bir seçimdir ve bu durum birkaç önemli sonuç doğurur.1431051756276

İlki şu: Emek piyasasında çok ciddî bir rekabet ortaya çıkar. Haftada elli saat ve üstü çalışmaya hazır insanlar, deyim yerindeyse iki-üç kişilik iş yaparlar. Bir alıntı durumu (zaten kendileri de tecrübe eden okuyuculara) anlatmaya yetecektir:

Gün içinde nefes almaya vakit olmayacak bir tempo var, yapacak iş çok fazla. Bu da sizi sürekli daha iyisini, daha fazlasını yapmaya teşvik etmelerinden kaynaklı. Yeni şeyler buldukça ajanda kalabalıklaşıyor ve ajanda kalabalıklaşması zaman yönetimi konusunda sıkıntı yaratıyor elbet. Ama [şirketin] çalışan profili hırslı insanlar; başarıyı isteyen insanlar… O yüzden herkes çalışma imkânlarını zorluyor.

 (Serhat Bey, yabancı bir ilaç şirketinde ürün müdürü, alıntılanan kaynak Şentürk 2013)

Buradaki alıntı, toplantıları gece 1-2’lere kadar süren, özel hayatını bile iş ortamıyla birleştiren bir “nitelikli” profesyonel profiline ait. Ancak çok çalışan sadece bu grup değil. En altta güvencesiz durumdaki insanların da zamanlarına fena hâlde el konuyor. Misal bugün Suriyeliler tekstil atölyelerinde haftada altı gün sabahtan akşama kadar çalışmak zorunda.

Bunun bedeli, sürekli işsizlik kaygısı yaşayan, eğreti işlerde gün geçiren, çok eğitimli olsa dahi 1-2 senelik sözleşmelerle çalışmak zorunda kalan ve giderek kalabalıklaşan bir grup insan. Eğreti iş dediğim, Gülnur Elçik’ten aldığım bir kavram, esneklikten biraz farklı. Bir projede yarı gönüllü işler, gelecekte hakiki bir işe evrilmesi beklenen (ama bir türlü evrilmeyen) geçici pozisyonlar, taşeronlaşma süreçleriyle beraber andığımız hemen her meslek bu kapsamda düşünülebilir. Dolayısıyla, bir kısım insanın çok çalışması rekabeti, işsizliği ve güvencesizliği beraberinde getiriyor. Çok çalışmamak, giderek daha tehlikeli oluyor.

Profesyoneller için bu dinamik biraz daha farklı işliyor olabilir. Benim çevremde hemen herkesin kendi hakkında ilk söylediği, ne kadar meşgul olduğu: Yakınma ve övünme karışık. Kendi meşguliyetinden dem vurmanın kesinlikle sınıfsal bir tarafı var, bu yazıda üstünde çok durmuyorum. Ancak çok çalışanlar karşıdakinde suçluluk hissi yaratabiliyor, üretkenliğe yönelik normatif sistemi yeniden tesis ediyor.

Bu noktada, alıştığımız kalıpların aksi yönünde bir soru gündeme getirilebilir o hâlde: Toplumdaki bazı sorunların sebebi az çalışmak değil, çok çalışmak olabilir mi? Bu mevzuya, daha doğrusu az çalışmanın ne anlama gelebileceğine geri döneceğim.

Graeber’e göre çalışma temposundan kaynaklı bir ikinci mesele, hayatî mesleklere kıyasla aslında pek de anlamlı olmayan, gereksiz, saçma sapan işlerin türemesidir. Bu, kısmen spekülatif bir iddia. Gerekli ve gereksiz işler nasıl ayrılır, kim ayırır? Yine de üstüne düşünmeye değer. Örneğin, bir bankada kağıt alıp kağıt satan yahut insanlara kredi kartı pazarlamaya çalışan bir insan (çok para kazansa da) aslında elzem ihtiyaçları gidermemektedir. Daha ziyade finans kapitalin şişmesine, eşitsizliğin artmasına hizmet eder. Reklâmcılar, pazarlamacılar, çocuklara çikolata satmak adına dünyanın en önemli işini yapıyor gözüken profesyoneller aslında olmasa da olur. Yokluklarında insanlık akamete uğramaz.

Bir diğer grup politikacılar ve de askerler olarak düşünülebilir. Bernard Shaw’ın dediği gibi, bunlar toplumun üretken olmayan ama fazla şişmiş gruplarıdır. Aslında bir tür asalaktırlar: Kendileri üretmez, üretilenlere el koyarlar.

Politikacıların ve askerlerin olmadığı bir dünyada kaosun hâkim olacağına dair bir inanç vardır. Oysa bu iki grubun temel amacı iktidarı ve zenginliği belli ellerde toplamak ve muhafaza etmektir. Varlıkları zarardır.

Peki başka hangi meslekler bu gruba dahil edilebilir? Sayısı gün be gün şişen avukatlar, idareciler, halkla ilişki uzmanları, eğlence simsarları, yaşam koçları, şirket danışmanları, insan kaynağı guruları… Akademisyenler! Tekrar ediyorum: Bu gruplara dahil insanlar çok çalışıyor olabilir. Çok paralar kazanıyor ve şirketlerin kârlılığını arttırıyor da olabilir. Ancak bütün bu koşuşturma, ucu ucuna yetişen işler, dolu ajandalar, uykusuz haftalar aslında ekonominin mecburen şişirdiği balon işler, beyhude telaşlardır. Kendi mesleğimi de kısmen böyle görüyorum, anlatacağım. Tahmin ediyorum ki bu sektörlerdeki pek çok çalışan benzer bir hissiyat içinde.

Daha az çalışmaktan kasıt, oturup daha fazla dizi seyretmek değil. Daha az çalışarak bazı işleri kolektif hâle getirecek imkânlar yaratabiliriz. Örneğin sabahlara kadar proje yetiştirmeye çalışan ve artık yalnızca tek bir faaliyetle kendini tarif eder hâle gelmiş birinin daha az çalışması; bunun yerine günün belli zamanlarında masal anlatması, şarkı söylemesi, insanları eğlendirmesi, muhabbet etmesi, kendi yemeğini yapabilmesi, tuvaleti temizlemesi, çocuğuna vakit ayırması veya ufak çapta kendi yiyeceğini yetiştirmesi mümkün olamaz mı? Olabilir. Fakat günümüzde bütün bunlar, genellikle çok az paralarla çalıştırılan bazı insanlara devrediliyor; bir emek hiyerarşisi ortaya çıkıyor. O hâlde bu şekilde çalışmanın bir üçüncü arızası da bu. Sınıfa, etnik gruba, cinsiyete dayalı ayrımlar bu hatlar üzerinden bir daha üretiliyor. Evi başkası temizliyor, çocuğa başkası bakıyor. Buna mukabil, güya önemli işler yapan (ama kendine bakmaktan aciz insanlar) ortaya çıkıyor.

Özetle: A) Çok çalışmak rekabeti ve güvencesizliği arttırıyor, kapitalizmi kolaylaştırıyor. B) Biriken çalışma saatleri anlamsız faaliyetlere yönelmek durumunda kalıyor. C) Angarya iş, prestijli iş ayrımı keskinleşiyor; farklı faaliyet türleri adaletsiz bir şekilde ücretlendiriliyor.

Bir şerh düşeyim: İş bölümünü tümüyle kaldırmak iyi bir fikir olmayabilir. Bazı konularda elbette ki daha ehil insanlar var. Hepimiz bir cerrah, bir madenci, bir usta olamayabiliriz. Ancak yaptığımız işleri çeşitlendirmek, hayatta tek bir faaliyet üzerine yoğunlaşmamak, kıymet görmeyen işleri toplumsallaştırmak/paylaşmak hiç de önemsiz olmayan çıkış noktaları. Üniversite hocaları daha az sayıda ders verip, zamanlarının bir kısmını okulun tuvaletlerini temizlemeye ayıramazlar mı? Üstelik, burada sınıfsal-cinsiyetçi ayrımları bertaraf edecek önemli bir yeniden bölüşüm vaadi var. Asıl hedef piyasanın daraltılması. Ücretli emek olarak daha az çalışabiliriz. (Ücretli emeği tümüyle kaldırmak nihaî amaç; ama bunu geçiyorum). Bunun yerine daha fazla insan, daha fazla sayıda iş yapabilir. Böylelikle işten arta kalan zamanlar da tüketimin boyunduruğundan çıkacaktır. Angarya addedilen işler, herkesin bölüştüğü o yüzden hakir de görülemeyecek bir faaliyete dönüşebilir. Neyin kıymetli olduğunu yeniden tarif etmek, dünyanın değer görmeyen ama aslında kıymetli işlerine (mesela annelik-babalık) sahip çıkmak, önemli bir başlangıç noktası.

Peki, bunlar bir kenarda dursun. Bir akademisyen olarak şu an yapmak zorunda olduğum işleri, bu tarif ettiğim çerçevede nasıl değerlendirebilirim? Yazının ikinci kısmı bunun hakkında.

ÜNİVERSİTELERİN SERTİFİKALANDIRILMASI: BİR ÖRNEK

Bu yukarda anlattığım “saçma sapan işler” üniversitedeki işleyişe de sirayet ediyor. ABD’den bir ufak istatistik ânında bir fikir verecektir. 1975-2005 arasında üniversitelerin idarî kadroları %240 artarken, akademik kadro yalnızca %51 oranında büyümüş (Rossi 2014). Diğer bir ifadeyle, ABD üniversiteleri birsürü yeni iş kolu icat etmiş. (Türkiye’de yeni açılan pek çok üniversite olduğu için buradaki sayılar tam olarak durumu yansıtmayabilir.) Ancak işletme kadrolarının kendilerine icat ettikleri işlerin etkilerini kendi mesleğimde de (akademisyenlik) net olarak görebiliyorum.

Şu an çalıştığım kurum WASC diye adlandırılan bir süreçle iştigâl ediyor. Sadece bizim kurumda yüzlerce insan binlerce saatini bu iş için toplantılara, belgelere harcayacak; harcamaya başladı bile. WASC’ın açılımı Western Association of Schools and Colleges. Okulları sertifikalandıran ABD menşeili bir kurum. Amerika’nın Batısındaki okullara sertifika vererek işe başlamış, sonra bütün dünyaya açılmış. Amerikan Eğitim Bakanlığı tarafından lisanslandırılmış. (Bu lisans işleri ayrı bir rant kapısı elbette). Yaptıkları iş, okulların kalitesine bir tür standart getirmek.

Kulağa hoş geliyor olabilir. Tamamen kendi iç evrenlerinde yaşayan üniversiteleri birbiriyle kıyaslanabilir kılmanın cazip bir tarafı var. Ancak bunun yolu geçerliliği olan akademik yayındır, bilimsel araştırmadır, mezun olan öğrencilerin başarısıdır. Bu sertifikalandırma işi ise oldukça pahalı, emek isteyen, daha ziyade makyaja yönelik bir süreç. Bir pazarlama faaliyeti. Süreci yaşarken, böyle bir vakit kaybını kimin niye icat etmek zorunda kaldığını düşünüp durdum. Sürecin maruz kaldığım kısmını kısaca anlatayım: Her hoca, bir dersin öğrencilere ne kazandıracağını beyan eden beş-altı madde yazıyor. Bunlar çoğunlukla genel-geçer ifadeler: “Modern sosyolojik düşünce içerisindeki çeşitli yönelimleri öğretmek,” gibi. Ardından bize verilen bir tablonun içinde, bu hedeflerle bölümün yirmiye yakın hedefinin birbirine ne derece tekabül ettiğini beş puan üzerinden değerlendiriyoruz. Tablonun ufak bir kısmı aşağıda:Screen shot 2015-05-29 at 14.54.26

Bu şekilde 70 kutu dolduruyorum. Küreselleşme dersimle eleştirel düşünme yeteneği arasında acaba dört mü yoksa beş puanlık bir rabıta mı var? Bence beş, diyorum; oluyor. Zaten ders çıktısını yazan da değerlendirmeyi yapan da benim. Soyut bir meseleyi çok ucuz bir şekilde sayısallaştıran, her öğrencinin farklı kazanımları olabileceğini bile hesaba katamayan bir tür oyun oynuyoruz. Bu sayılar sonra büyük grafiklere, bilmediğim ofislerde yapılacak ciddî sunumlara, hattâ belki önemli sonuçlara dönüşecek.

İkinci bir cetvel, benim ders çıktılarımla not verme usûllerimin ne derece örtüştüğünü sayısallaştırıyor. Buna da 1 ya da 0 demem bekleniyor. Acaba sosyal hareketler konusunu, yaptığım vize sınavıyla ölçebiliyor muyum? Ölçebiliyorum, evet, bir! Yaptırdığım sunum acaba sosyolojik kavramları öğretmeye yarar mı? Bir! (Koyduğum hedefleri ölçmeyi becerememem mümkün mü hakikaten? İstatistik öğreteceğim deyip derste yemek pişirme becerisinden not veriyorsam, belki. Bu dev cüsseli anket, işte güya bunları açığa çıkaracak.)

Bu işlere sadece bizim bölümün harcadığı toplam emek (on kişi), şimdiden onlarca saat ediyor. Bütün bir okulu, bütün bölümleri düşündüğümüzde verilen emeği hesap etmekte güçlük çekiyorum. Okumuyoruz, yazmıyoruz, düşünmüyoruz; ata tuta kutu dolduruyoruz.

Sahi, bu iş neden yapılıyor? Zira belli ki okulun kalitesine dair kapsamlı bir değişiklik hedefi yok. Temel birtakım sorunlar, mesela kalabalık sınıflar, öğrenci devamsızlığına sebep olan yapısal sebepler veya aşırı ders yükü bu sertifikanın kapsamında değil. Çalıştığım üniversite, her sene bu sertifika kuruluşuna 35 bin dolar civarında para verecek; bu şekilde üniversitenin pazarlanabilir bir belgesi olacak. Sonradan üniversite satışa çıkarıldığında (ki olabilir) değeri artmış olacak.Screen shot 2015-05-29 at 15.34.15

Gerçi bundan bile emin olamıyorum. Bu kurumdan sertifika alan diğer üniversiteler arasında bir tane dahi bilindik isim yok: Hope International University, Harvey Mudd College, Holy Names University… Herhalde şirketin Amerikalı sahiplerinin başka bir hesapları var diyor insan. Bir tür kâr transferi yapılıyor olabilir. (Sözde vakıf üniversitelerinin kârı dışarıya nasıl aktardığına dair bkz. Alemdaroğlu 2011; Odman ve Arslan 2012)

Sertifikalandırılmış yüzün üstünde üniversiteden bir kısmı aşağıda:Screen shot 2015-05-29 at 15.38.44

Bu kadar emek ve bu kadar para niye harcanıyor, insan gerçekten şaşırıyor. Birsürü saçma sapan iş icat etmiş tuhaf bir kapitalizm var karşımızda. Bu sistemin nihaî amacı belli ki (daha fazla tüketim eşyası imâl etmenin yanında) daha fazla sunum, daha fazla ofis, daha fazla koşuşturma üretmek. Hepimizin hayatı işte bu tarz işlerle gün gün eksiliyor.

Başa dönersek, şişen bu meslek grupları, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde olduğu gibi kendine iş icat etmek durumunda. Bu işler için çok ama çok çalışılıyor, binlerce uluslararası yazışma yapılıyor, birtakım uzmanlar uçaklarla ülke ülke geziyor, otellerde kalıyor, karşılama komiteleri tertip ediliyor, yemeklere çıkılıyor, dosyalar elden ele dolaşıyor, akademisyenler işi gücü bırakıp kutu dolduruyor, akıl almaz bir enerji harcanıyor. Kısaca, ziyanlık bir çaba sarf ediliyor. İşin en acıklı tarafı, bütün bunlara külliyatta “ekonomik büyüme” deniyor. Bunu yapanlar itibar kazanıyor, örnek oluyor.

Yazıyı, Bernard Shaw’ın Londra Borsası hakkında yazdıklarıyla bitireyim: “Bu işe heba edilen enerji, beceri ve cesaret eğer doğru bir şekilde yönlendirilebilseydi, kapitalizmin birkaç günde ortaya çıkardığı varoşlar, salgın hastalıklar ve hapishanelerimizin çoğu, birkaç saat içinde azalabilirdi”(Shaw 1928 s. 243). Ama galiba kapitalist sistem kafası kopmuş tavuk gibi amaçsız, akılsız.

Sezai Ozan Zeybek

http://ozanoyunbozan.blogspot.com.tr/

Kaynaklar:

Ayça Alemdaroğlu (2011) Selling Futures Across Borders: The Global Trade of Higher Education and “For-Profitization” in Turkey. Brown Bag Series Stanford University.

Hakan Arslan ve Aslı Odman (2012) Metafordan Gerçeğe Üniversite A.Ş.: Dünyada ve Türkiye’de Kâr Amaçlı Üniversite Şirketleri Veya İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Bir KAÜŞ: Laureate Education, Inc. Üniversite, Üniversitelerimiz, Üniversite Nereye? Foça.

Andrew Rossi (2014) Ivory Tower. Belgesel.

Yıldırım Şentürk (2013) İstanbul’da Şirketler Dünyasının Profesyonelleri. Toplum ve Bilim (126).

Bernard Shaw (1928)  The Intelligent Woman’s Guide to Socialism and Capitalism. Londra: Constable and Company Ltd.

Rastgele Haber

Okulsuz Eğitim Veren Bir Öğretmen Annenin Notları

Okulsuz eğitim dendiği vakit herkes bu konuya ilgi ve sempati ile yaklaşıyor ama öte yandan …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir