Home / Kültür-Sanat / Anti-Christ

Anti-Christ

““Bu filmde anlatılanlar, paganizm-Hiristiyanlık çatışmasıdır velhasıl Batı kültürü öğeleridir. Bizde ‘doğa şeytanın evi’ değildir. Hiçbir zaman cadı avı da yaşanmadı zaten” diyenlere de bir şeyler söylemek isterim bitirmeden. Kadın sünneti hala Müslüman coğrafyalarda uygulanıyor. Yaşadığımız ülkede kadın cinayetlerinin kadın katliamı boyutunda olduğunu hepimiz biliyoruz. Doğu’da milyonlarca kadın bir nevi hapis hayatı yaşıyor, ruhları cenderede… Velhasıl cadı avına da kadının insanın vahşi doğası ile kurduğu ilişkiye de Doğu’dan bakıldığında da tablo çok aydınlık görünmüyor.”

Anti-Christ gibi sembollerin yoğun kullanıldığı eserlerin handikapı, izleyici, okuyucu tarafından anlaşılabilmesi için genellikle aşırı basitleştirilmesi, semboldeki çoğulluğun yorumcu tarafından yok edilmesidir. Örneğin “ilk sahnede çocuk camdan düşerken yağan kar spermi sembolize eder” demek (o kadar çok rastladım ki bu yoruma), anlamı böylece indirgemek, rüyada görülen nesnelerin ne anlama geldiğini anlatan rüya sözlüğü kitaplarının yaptığını yapmaya benzer. Kar ve beyazlık ölüm soğuğunu, ölmekte olan kanı çekilmiş bir bedeni ya da saflığı, temizliği, yeniyi çağrıştırabilir. Yahut karla işaret edilen kış, yeniden doğmak için ölen doğayı temsil edebilir. Binlerce başka söz de üretilebilir buradan. Sembol okumak için ruhsallığınızdaki kadını, doğurganlığı harekete geçirmeniz tıpkı hamur mayalar gibi sembolü mayalamanız ve ruhsallığınızın bereketinden faydalanmanız gerekir. Sunulan sembol görende bir karşılık oluşturup, duyguları harekete geçirirken, bir yorumda anlamın sabitlenmesi anlatının sonlandırılması ve bu anlamda öldürülmesi anlamına gelir.

Masalın, mitin, rüyanın çağrışımları ile uğraşmak, günümüz erkek dünyasında, kadınca ve gereksiz bir iş olarak görülür. Filmde kadın meşe palamutlarının düşüşünü ölen tüm şeylerin ağlamasına benzettiğini söylediğinde adam “doğru ama bu anlattığın bir çocuk masalı olsaydı” diye küçümser onu… Kadının ruhsallığına geçit vermeyen bir erkekliğin kadını da kendini de getirdiği halin öyküsüdür Anti-Christ.

Filmdeki terapist, bilişsel davranışçı metodu tek yöntem kılar. Psikiyatriyi ve psikanalizi dışlar. Ve çuvallar. Felsefi olarak kaba materyalizmin sembol okuyamaması, sembol kodlarıyla çalışan bilinçışını anlayamaması beklendik olandır. Aynı görüşün kutsalı akıl olduğu için de anlayamadığını yok sayar. Kendi soyutlama becerisini geliştirmekten de “dişi” olanı anlamaktan da uzaklaşır. İşte bu gaflettir. Bir tarihsel, kültürel anı dondurarak evrensel gerçekmiş gibi kavramak, bedeli ağır bir gaflettir.

Anti-Psikiyatri Dosyasına Neden Anti-Christ Filmini Seçtim?

Trier yıkıcı bir yönetmen. Annelik, aşk, erkeklik, kadınlık, yeni çağın dini olarak da nitelenen psikoterapi Anti-Christ filminin hedef tahtasında yer alanlardan… Ama psikiyatri ile bir karşıtlık ilişkisi kurmaz aslında bu filmde. Hatta anti-psikiyatri değillemesi yaratır bir anlamda. Psikiyatrinin yöntemlerini reddeden terapistin yanılgılarını bize göstererek “kadın psikiyatri kliniğinde kalsa daha iyiydi” dememize yol açar.  Böylelikle anti-psikiyatriye yakın bir bakışın uygulamasını gözümüzün önünde çürütür.

Ama Trier’in anti-psikiyatri ile bu biçimde mesafelenmesi onun bu görüşle düşünsel akrabalığını ortadan kaldırmıyor. Anti-psikiyatri akımı psikiyatriye karşı güçlü bir karşı çıkış gerçekleştirerek onu yıkmayı hedefledi. Ancak psikiyatri karşıtının eleştirilerinden de güç alarak, kendini geliştirdi ve varlığını korudu. Zamanla anti-psikiyatri akımı psikiyatri içinde eridi. İşte Trier’in akrabalığı da burada gizli. Trier anti’lerin yönetmeni. Yıkıcılığın sinemasını yapıyor. Kutsala ve kutsamaya karşı… Ama onun yıkımı kutsalla sınırlı değil. Tutarsızlıkları, ikiyüzlülükleri, riyayı çarpıcı biçimde anlatıyor. Adeta zihinsel bir balyoz üretiyor film karelerinden. Ama tüm bu derdi anlatırken yeniden yapmaktan ve umuttan o kadar uzağa düşüyor ki, karşıtlık yaparken karşıtına yakınlaşan, hatta ona sığınan bir sona ulaşıyor genellikle.

Daha yönetmenlik hayatına başlarken “ben kaybedenleri anlatmak istiyorum” diyen Trier, zamanla aslında sadece yıkımı ve yok oluşu anlatmaya doğru ilerliyor. İnsanlığın sıkışmışlığını ve varoluşsal sorunlarını kurcalarken işi öyle boyutlara vardırıyor ki Anti-Christ’in ardından çektiği Melancholia’da insanlığı yok ediyor.

Tüm bunlara rağmen ya da tüm bunlarla birlikte Trier önemli bir yönetmendir. İnsana dair dimağimizi, merakımızı diri tutan düşünceler, düşler içerir onun filmleri ve soruları… Trier filmlerini bir esrime ile çekiyor bundan kuşkumuz yok. Bu esrimeye seyirciyi de dâhil ediyor başarıyla… Anti-Christ seyri esnasında içimizdeki ormanda dolaştığımızı hissediyoruz örneğin. Sakince duran bitkileri izlerken ansızın kıpırdayan eğrelti otlarını görüp ürperiyoruz, tedirginlikle harekete yaklaşıp hemen otların dibinden bize doğrulan tilkinin gözlerine bakıyoruz, vahşice kendi etini yedikten sonra Trier’in sesiyle “Kaos hüküm sürecek” dediğini duyuyoruz. Tüm bunlar adeta gerçekten ve o anda oluyor. Sembol yüklü bir anlatının içine izleyiciyi de dâhil etmeyi öykünün dehşetini yaşatmayı başarıyor. Ancak uyanmaya tahammül edebilmekle, rüya dışına da bakabilmekle ve burada sorumluluk almakla ilgili sorunları olduğu da açık…

Peki ya umut? Onun demediğini ben diyeyim. Neden kaybettiğimizi anladığımızda, kötülüğe bu kadar yakından hatta içeriden baktığımızda güçlenecektir belki de. Trier’in filmlerine bakmak biraz içimizdeki kötülüğe, umutsuzluğa ve yıkıma bakmak çünkü… Varsa buna gücümüz filme dönebiliriz.

Çocuğun, Çocukluğun, Umudun Ölümü

Film Handel’in Lascia ch’io pianga adlı harika aryasının tınıları eşliğinde biraz yavaşlatılmış siyah-beyaz sevişme görüntüleri ile başlıyor. Daha ilk sahneden bir adam ve kadının cinsel birleşme anını, diğer odada yatan 4 yaşlarındaki çocuğun uyanmasını, yatağından kalkmasını, anne ve babasına sevişirken bakmasını sonra camı açıp aşağı atlamasını izliyoruz. Seyirci için tamamı şaşırtıcı, rahatsız edici sahneler eşliğinde sert bir giriş yapıyoruz filme…

Çocuğun ölümü, kaybın çok boyutlu, yasın derin olduğu bir yaşantıdır kuşkusuz. Evladın kaybı, anne-baba rolünün kaybı, bir diğerini koruyabileceğine olan inancın kaybı, geleceğe ilişkin duygusal yatırımın kaybı, hayallerin kaybı… Çocuğunu kaybetmek her zaman yoğun suçluluk duyguları ile boğuşmayı beraberinde getirirken ölümün filmdeki gibi gerçekleşmesi baş etmeyi çok daha zorlu kılar.

Filmde çocuk camdan düştüğünde seyircinin kaygıları ayaklanır ve film boyunca da bir türlü sakinleşmesine izin vermez yönetmen. İzleyici yoğun endişelerle olayın sorumlusunu aramaya başlar. Yönetmen ihmalden kimin sorumlu olduğunun yanıtını arayan seyirciye gösterdikleriyle filmin girişindeki kışkırtıcılığını sürdürür.

Çocuk camdan düştüğü anda kadın ve adam sevişiyorken adamın yüzü kadına, sırtı cama dönüktür. Yani adam tüm ikircimli hallere sırtını, hazza yüzünü dönerken kadın gözlerini açsa, sevişmeye konsantre olmasa çocuğu görebilecektir. Kadın hazzının cezalandırılması, tüm kadınlara dayatılan ya anne ya kadın olmak ikileminin bir görüntüsü gibidir yaşananlar… Daha öykünün başında haz ile görev, kadınlık ile annelik arasında sıkışır kadın. Ve film ilerledikçe ilk sahnede yaşananların nedenlerini sadece bir kaç karede değil binlerce yıl öncesinde ararken buluruz kendimizi…

Filmin giriş sahnesinde kadının çocuğun uyandığını anlamadığı ve anlayamayacağı görüntüsü varken, son sahnelerden birinde, sevişirken gözünü açtığı çocuğun uyandığını ve cama doğru ilerlediğini gördüğünü anımsar kadın. Acaba hangisi doğrudur? Bize ilk sahnede gösterilen mi? Kadının anımsadığı mı? İki seçeneğin de doğru olduğu düşünülebilir. Belki kadın, çocuğun uyandığını duymadı görmedi ama sonradan olayın anısı hasar gördü. Suçluluk duyguları nedeniyle gerçekte olanı çarpıtır ve farklı anımsar oldu. Böylesi çok mümkün olurdu çünkü çocuğunu kaybeden bir annenin bilinci ve olaya ilişkin belleği zaman içinde bulanıklaşabilir, anı bozulabilir. Ya da sevişirken çocuğun uyandığını gördü ama ölebileceğini öngöremedi ve hazzına ara vermek istemedi. Film bu noktada bize şunu söylüyor; Gerçek, sözünü ettiğimiz olasılıklardan ikisi de olabilir ve bazen gerçekleri bilemeyiz. Bazen kişilerin içsel gerçekliğinin baskın hale gelişi dış gerçekliği kavramamızı da olanaksız kılar. Yönetmen bizi bu rahatsızlıkla ve yarattığı huzursuzlukla başbaşa bırakır.

Filmin devamında anne ve babanın yas süreçlerine tanıklık ediyoruz. Kadın ve erkeğin ölümle baş etme biçimlerine… Adamın cenazede döktüğü gözyaşlarını tabutun arkasındaki halini görmesek onun da çocuğunu kaybettiğini ve yas içinde olduğunu düşünmemize neden olacak bir gösterge bulamayacağız. Kadınsa cenaze sonrasında küntleşmiş, taşlaşmış bir ifadeyle görülür, zamanla acısı derinleşir. Yası çocuğunun ölümünden önce yaşadığı ruhsal sorunlarla birleşerek içinden çıkılmaz bir hal alır.

Psikiyatriye Karşı Psikoterapi “Kibir en sevdiğim günahtır” der Şeytan…

Cenazeden sonra bir ay boyunca psikiyatri kliniğinde yatar kadın. Kocası terapisttir ve karısı için en iyisini bildiğine karar vererek tedavisini üstlenmek üzere onu evlerine götürür. Kadının “ölmek istiyorum” diye ağladığını, çok acı çektiğini, kendisine zarar verdiğini görürüz. Adam ilaç kullanmasını engeller, bildiği terapi tekniklerini kadına uygulamaya başlar.

Adam, psikoterapinin de psikiyatrinin de ürettiği bir bilgiye bu bilgiden gelişen bir etik ilkeye (yakınlarını tedavi etmeye kalkışmamalısın) karşı çıkarak terapi sürecini başlatır. Kadın, “psikiyatrist beni tedavi etmenin doğru olmadığını söylüyor” dediğinde adam “teorik olarak doğru” yanıtını verir. İşte kibir bu yanıtta gizlidir. “Teorik olarak doğru, başkaları yapamaz ama ben yaparım çünkü çok akıllıyım ve mesleğimde harikayım” demektedir. Böylece başlayan ihlaller devam eder gider. Seanslar hiç önerilmeyecek biçimde genellikle yatakta gerçekleşir örneğin. Adam karısıyla sevişmemeye çalışır bunu başaramadığında cinsel birleşmeden kaçınır ama genellikle koyduğu kurallara uyamaz.

Adamın karısını tedavi etme girişimindeki aşırı iddiacılığın ve kibirin ne denli içi boş olduğunu, “Seni benden iyi kimse tanıyamaz” dediği kadını aslında hiç tanımadığını zamanla anlarız. Bu kadar az tanıma ve çabayla bu kadar büyük cüret tam olarak erkekliğin olumsuzluğudur ve film aynı zamanda bu halin de eleştirisi gibidir. Bu erkek kibrini, terapist kibri olarak da görebiliriz kuşkusuz.

Adam, karısının hissettiklerini, yaşadıklarını dinlemeden onun öznelliğini yok sayarak duruma müdahale ediyor. Peki bunu nasıl yapıyor? Eşinin davranışlarını kafasındaki yas şablonuna yerleştirmeye çalışıyor örneğin. Ya da onun kendisine bir sevgiliden çok bir terapist olarak ihtiyaç duyabileceğine kendi kendine karar veriyor bir çırpıda… Kontrolü eline alıveriyor, kadının kontrol ihtiyacını ise görmezden geliyor.

Ortaçağda Kadın Kıyımları Üzerine ve Anti-Christ Filminde Kadın Cinayeti…

Adamın kadının yaşadıklarından bihaber olduğunu anlamamızı sağlayan diyaloglardan birinde kadın, tezini bitirmediğini, çalışmasıyla ilgili zorlandığını bu konuyla ilgili tedirginliği olduğunu söyler. Adam şaşırır çünkü bu durumla ilgili bilgisi yoktur. Çünkü erkek, kendiyle ve çalışma hayatıyla meşgulken kadın hem teziyle hem de çocuğunun bakımı ile ilgilenir. Kadının “bizi yalnız bıraktın” dediğini duyarız. Kırgın ve öfkeli biçimde ifade ettiği düşüncesine adamın verdiği yanıt, ölçülü bir terapist ilgisiyle “bu duruma örnek verebilir misin?” olur.

Kadının çalışma konusu Ortaçağ’daki kadın katliamları… Adam karısıyla ilişkisinde bile kendi ruhsallığını dışarıda tutup duygularını alabildiğine yalıtırken kadının çalıştığı konuyla duygusal olarak mesafelenememesi, tersine ruhsal olarak dağılması, çalışması sırasında dışarıdakinin içeriye nüfuzuna izin verişleri ve sınırlarının geçirgenliği ile ilgili bilgi veriyor bize… Kadının sınırları dışarıdan gelen duygu ve düşünceyi alabildiğine sızdırırken, adam gereğinden fazla katı duvarlara sahip. Adamın yaptığı işle ilgili olarak fazlasıyla yabancılaştığını, o çok sözünü ettiği duyguları tanımaktan yani insandan uzaklaştığı görülürken kadın da iç-dış ayrımının dahi bozulduğunu görüyoruz.

Adamın kullandığı teknikte hastanın en büyük korkuları ile karşılaşmasının iyi olacağı belirtildiği için kadının korktuğunu söylediği yere yani Eden adını verdikleri ormana ve onun içindeki ahşap kulübeye giderler. Orman, insanlığın ortak bilinçdışına dairdir kuşkusuz. Kadın ormandan korkarken, kendinden, bilinçdışından bilince doğru gelenden korkar aynı zamanda… Ama adam apaçık hale gelene kadar kadının korkularının kaynağındaki tehdidi göremez. Ormanda da bilinçdışında olduğu gibi sezdiğimiz ama göremediğimiz pek çok olay gelişir.

Kadın korkularını yendikçe yüzüne canlılık gelir, bedensel hareketliliği artar. Ormanda rahat dolaşabilir olduğunda kendini de daha rahat ifade etmeye başlar. Adam, kadının psikotik süreçleri ifade eden cümlelerini duyduğunda, eşlik eden davranışlarını gördüğünde karısı hakkında düşünmeye ve araştırmaya başlar. Fotoğraflara tekrar bakınca çocuğunun ayakkabılarının ters giydirildiğini görür. Kadının defterindeki el yazısının değiştiğini ve bozulduğunu da… Gördüğü her şeye rağmen eve dönmeyi, hastaneye gitmeyi akıl edemez. Orada kalmaya, yaptıklarını yapmaya hatta kadınla sevişmeye devam eder. Kadınının terapisti, kocası, aklı her şeyi olmak konusundaki iddiasını sürdürür. Yani kadını istismar etmeyi sürdürür. Hem kocası olarak hem de terapisti olarak…

Kadın kocası ve de terapisti tarafından daha fazla görüldükçe terk edilme endişesi artar. Bu kaygıyla atak geçirdiği bir anda kocasına saldırır. Yine sevişme anıdır. Önce penisine sertçe vurarak sakatlar ama hemen ardından hala boşalıp boşalamadığını işlevini yerine getirip getiremediğini kontrol eder. Adamdan kan gelir. Tıpkı ayakkabılarını ters giydirerek çocuğunun ayaklarını sakatladığı gibi kocasının bacağını da taş tekerlekten bir alete bağlar. Böylelikle terk edilmeyecektir. Derdi, fazla güçlü görünen adamı güçten düşürmektir, öldürmek değil. Belki de yaşadıklarını ona anlatmanın yoludur bu saldırı.

Burada adamın temsil ettikleri filmde bir yandan bahsi geçen Ortaçağ kadın katliamlarına da bir gönderme gibidir. Sanki kadın, Ortaçağ’da cadılıkla suçlananlardan biridir de işkencecisini, bir rahibi ele geçirmiştir. Filmdeki örnekte kadının erkeğe uyguladığı işkenceden söz edebileceğimiz gibi hastanın terapistine saldırısını da görebiliriz. İnsanı anladığı üstelik değiştirebileceği iddiasındaki psikoloji kadının karşısında çökmüştür.

Adam yaralı yatarken, kadın, masturbasyon yapmaya başlar ve filmin bakılması en zor sahnelerinden biri gerçekleşir. Kadın masturbasyonun sonunda makasla klitorisini keserek suçluluğunun kaynağı olan hazzı yok eder. Ama önce suçluluğun içindeki hazzı yaşayarak…

Adam önce kaçar, kadının deliliğinden… Tilki yuvasına saklanır. Yuvadaki karga ile mücadelesi sırasında kadın adamı bulur. Bir yuvada güvende olmak, sığınmak erkek için mümkün olmaz. Doğa onu saklamaz. Tilki yuvasında yarı gömülü yaralı karga… Tilki öldü sandığı kargayı sonra yemek için saklamıştı belki de… Adam yuvada ölü gibi duran kargayı fark edince rahat duramaz, kurcalar ve kargayla savaşı başlar. Karga can havliyle saldırır adama… Tıpkı vahşi kadın arketipinin kadınların içinde durduğu gibi durur karga o inde… Yaralanmış, saklanmış, gömülmüş ama ölmemiş. İçimizdeki cadı… Burada hem vahşi kadını hem cadı kadını olumlu anlamda kullanıyorum. Trier gibi korkutucu bulmuyorum onları.

Adam kadına saldırmaya başlıyor o yuvadan çıkarıldıktan sonra… Filmin bundan sonrası tarihsel olarak erkeğin gerçeğinin anlatılmasıdır. Kendi canına kast edene kadar kadının yaşamasına izin verir. Sahte bir şefkat ve bakımla eşitmiş gibi görünen ama aslında kesinlikle yukarıdan (daha akıllıyım, daha bilgiliyim, en iyiyi hak edenim, belirleyenim saikleriyle) bir ilişki kurarak “yaşatırken” kadını… Çocuğunun başına gelenleri bilmesine rağmen, kadının ne kadar hasta olduğunu anlamasına rağmen onunla ormanda kalmayı, gündelik hayatını sürdürmeye çalışırken kendi canına kast ettiği anda tüm alarm sistemlerini çalıştırır adam. Etrafına başka bir gözle bakmaya başlar, hayatta kalmak için iyice canlanır. Kendi uzantısı olduğu sürece acımayla yaşaması için çabaladığı kadın, birdenbire ölümcül bir düşmana dönüşür onun için…

Filmin daha başlarında “Ben de ölmek istiyorum” diyen kadına “Bunun olmasına asla izin vermeyeceğim” diyecek kadar kendisini güçlü hisseden adam, filmin sonunda kadını kendisi öldürür. Tedavi sırasında sürekli gevşeme egzersizleri yaptıran, nefes çalışmaları yürüten,  kadının boğulma hissini gidermeye çalışan adam, kadını boğarak öldürür. Bunu yaparken gözlerini onun yüzünden ayırmaz. Bu da yetmez nefretinin soğumasına. Soğuk, mesafeli erkek ve terapist hali arkasında gizli öfke, nefret ayaklanmıştır bir kez ateşini harlamadan duramaz. Kadının cenazesini yakar.

Ortaçağ’daki kadın katliamlarına ilişkin zihni bulandığı bir anda kadınları suçlayıcı konuşmalar yapan karısına verdiği yanıtı anımsarız adamın; “Bunu nasıl söylersin sadece kadın olduğu için öldürülen binlerce kişi varken. Senin tersini savunman gerekiyor.” Adam, tam olarak ikiyüzlü olduğunun net biçimde görünür olduğu olaylar yaşar bir Trier karakterine yakışır şekilde. Kadın ölür evet ama adam canını kurtarmış olsa da tüm iddialarını tüketmiştir, yaralıdır.

Peki kadın neden delirdi? Filmde doğasından koparılmış, kadınlığına yabancılaşmış bir kadınlık hali anlatılıyor. Vahşi kadın arketipini harekete geçirecek biçimde doğada olmak, Ortaçağda kadın katliamlarını çalışmak ve bir çocukla koca ormanda yapayalnız olmak karşısında yeterince donanıma sahip değil. Tüm bunlar için yeterince olgunlaşmamış ve yalnız başına olgunlaşamaz.

Kadının ya da adamın durumunu tanılarla tartışmak yeterli de değil gerekli de… Kadına borderline demek psikotik atağının biçiminden söz etmek başka bir zeminin konusu… Adamın narsistik varoluşundan da… Filmi bunlarla tartışmak sanatın sinemanın estetiğinden kaçmak, olanı psikolojize etmek anlamına gelir. Tam da film de eleştirildiği gibi. Tam da filmdeki adamın yaptığı gibi…

Kadınla adamın seviştiği ağacın kökleri dibinde yatan kadınlar, filmin sonunda dağın tepesine doğru yürüyen kadınlar yalnız değiller. Ortaçağ’da kadınlar, erkek otoritesine örgütlü biçimde karşı çıktıkları yani yalnız olmadıkları için öldürüldüler. Ama çağımızın kadını genellikle yalnız. Kadın kadından uzak kalsın istiyor erkek iktidarlar. Kadın erkeğin sözüyle, bilimiyle, bakışıyla anlaşılmaya çalışılıyor. Adamın kadına söylediği ”Beni anlamak zorunda değilsin. Güvenmen yeterli.” sözü onun manipülasyonlarının ana gövdesini oluşturuyor örneğin. “Beni takip et” diyor kadına. “Söylediğimi yap, anlamasan da ikna olmasan da”… Dolayısıyla burada söz üreten, bilim yapan öznenin biyolojik cinsiyetinden söz edilmiyor yalnızca. Zihninde egemen olan düşüncenin hangi sınıfın, hangi cinsiyetin tarihsel çıkarlarına hizmet ettiğini düşünmekten bahsediyor. Kapitalizm insanlığın sosyal doğasına ve tüm tarihsel birikimine aykırı biçimde tek ebeveynlerin çocuk yetiştirmesini olağanlaştırdığında kadını daha da yalnızlaştırmış oldu. Kaç bin yıldır tüm olanaklarından mahrum ettiği kadını fiilen sosyal yaşamdan da çekip bir de çocuğun sorumluluğunu verdi.  İşte bu durum sınıflı toplumların en büyük iki yüzlülüklerinden biridir. Kadını delirten erkeği sahteleştiren haldir. Trier bu gerçeği kurcalar filmlerinde Anti-Christ’ten sonra çektiği Melancholia’da bir kadın ve bir çocuk öylece izlerler dünyanın yok oluşunu… Yani Anti-christ’te kadını ve çocuğu öldüren yönetmen, tam da anlattığı meseleler yüzünden dünyanın ve insanlığın da sonunun gelmekte olduğu kehanetinde bulunur bir sonraki adımında…

Ortaçağ’da kadın konusunda filmin söyledikleri de önemli bir yandan… “Tilki, karga ve ceylan belirince gökyüzünde biri ölmeli” diyor kadın… Eski yazıtlarda kadınların gökyüzü olaylarını incelediğini bu bilginin kadından kadına kuşaklarca aktarıldığını görüyoruz. Hatta Almanya’da bir engizisyon mahkemesinde cadılıkla suçlanan kadınların dolu yağdırarak ekinlere zarar verdiğinden söz ediliyor. Yani anlıyoruz ki Ortaçağ’da Hıristiyanlık gelişirken kadındaki bilgiden çok korkuyor. Kadının boyun eğmesi dinin ve feodalitenin gelişmesi ve yayılması için elzem. Binlerce kadın işkenceyle öldürülüyor. Biat etmeyi reddettikleri için… Tarihin gördüğü en büyük kıyımlardan biri bu yaşanan… Bir cinsi bunca büyük katliamlara uğratan erkek, kadına verdiği hasar ölçüsünde hasar alıyor. Ruhsallığındaki kadın, içindeki anne, sevgilisi, aşk yara alıyor. Belki bir daha iyileşmesini çok zorlayacak denli sakatlanıyor insanlık…

Kadının ve aşkın özgür olduğu Dyonisos şölenlerine atıflar yapılıyor filmde, pagan ayinlerine de… Ama yeni dinlerin gelişmesi için hem bu inanışların hem de onlara sahip çıkan kadının yok edilmesi kendi ihtiyaçlarına uygun, kadının hem doğasına hem çıkarına aykırı yeni bir kadının yaratılması lazım. İşte yok edilemeyen cadılar, itaat etmiş gibi görünen ama içindeki vahşi kadın arketipini koruyan kadınlar bugün hala direniyorlar. Trier’e karşı bile… Tıpkı tilki yuvasındaki karga gibi… Öldüğünü düşündüğünüz anda dahi ikiyüzlülüğün, riyanın yerini işaret ediyor bir karga çığlığıyla, belleğiyle, gücü ve aklıyla…

Filmde kadın orgazmı gösteriliyor defalarca. Tüm sınıflı toplumlar boyunca bunca nesneleştirilen kadının özneleştiği bu anları görmek, doğasına döndüğüne tanıklık etmek erkekler için şaşırtıcı olmalı… Kendinde olma, kendisi için olma halini içten içe tehdit algılaması olağan. Film bu açıdan da izleyenleri kışkırtırken erkek ve kadın arasında süren gerilimli hava sevişme sahnelerinin erotik ya da pornografik görünmesini de olanaksız kılıyor. Belki de başka hiç bir filmde rastlayamayacağınız kadar anlamlandırılması zor bir görsellik sunuyor.

“Bu filmde anlatılanlar, paganizm-Hiristiyanlık çatışmasıdır velhasıl Batı kültürü öğeleridir. Biz de ‘doğa şeytanın evi’ değildir. Hiçbir zaman cadı avı da yaşanmadı zaten” diyenlere de bir şeyler söylemek isterim bitirmeden. Kadın sünneti hala Müslüman coğrafyalarda uygulanıyor. Yaşadığımız ülkede kadın cinayetlerinin kadın katliamı boyutunda olduğunu hepimiz biliyoruz. Doğu’da milyonlarca kadın bir nevi hapis hayatı yaşıyor, ruhları cenderede… Velhasıl cadı avına da kadının insanın vahşi doğası ile kurduğu ilişkiye de Doğu’dan bakıldığında da tablo çok aydınlık görünmüyor.

Trier’in bu filmde benim okuduğum sözü şöyle; “Kadını bu kadar yok etmiş bir insanlık ancak algısı çarpık, bastonla yürüyen, geçmişi cinayetlerle dolu bir modernizm yaratabilir. Geldiğimiz noktada başka bir çıkış bulamazsak birbirimizi öldüreceğiz.” Oysa başka bir yol açıldı çoktan ve genişletiliyor bir yandan… Kadınlar, Anti-christ de anlatılanlardan başka, daha umut dolu öyküler yaratıyor her gün… Erkek tarafından ruhen ya da bedenen öldürülmenin kaderleri olmadığını haykırıyor milyonlarcası. Bir araya gelen kadınlar, ormanda yollarını erkeklerin rehberliği olmaksızın arıyor, buluyor. Yanyana gelen kadınlar içlerindeki vahşi kadını, “cadı”yı yeniden güçlendirmek için birbirilerine rehberlik ediyor. İnsanlığın geleceği için açılan umut yolu da bu yürüyüşten besleniyor.

 

Banu Bülbül

banuladros@gmail.com

Bu yazı ilk olarak ‘Psikesinema’nın Temmuz-Ağustos 2017 tarihli 12. sayısında yayımlanmıştır.

 

Dünyalılar (www.dunyalilar.org)

Rastgele Haber

Dostoyevski Üzerine Notlar (5): Rus Edebiyatı Dersleri

Yine romanlarındaki birçok karakter kararsızlıklar, gelgitler içindedir. İnsanlar içinde bulundukları durumda sıkışırlar ve ne yapacaklarını …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir