Home / Güncel / Arap Halkları Ne İstiyor: Demokrasi mi Şeriat mı?

Arap Halkları Ne İstiyor: Demokrasi mi Şeriat mı?

130630091824-01-egypt-protests-0630-horizontal-gallery

Irak ve Suriye’deki mezhepler savaşına dönüşmüş iç savaş, Lübnan’da yine kanlı kıpırdanmalar ve son  olarak da Mısır’da tehlikeli gerilim, Huntington’un İslamı hedef alan “Medeniyetler Savaşı” tezini Batı’da yeniden yüzeye çıkarıyor. Bölgede olup bitenler, kültürel olarak toleransa ve uzlaşmaya yer vermeyen demokrasi karşıtı bir görüntüyle İslamın ve Arap ülkelerinin gündeme getirilmesine yol açıyor. İslam dinine inanan Müslümanlarla, İslami hükümlere dayalı bir devlet düzeni kurmak isteyen politik İslamcılar arasındaki fark gözden kaçırılarak dünyadaki 1.6 milyar Müslümana da haksızlık yapılıyor. Ayrıca Batı’da ırkçı formlara bürünebilen İslamofobinin güçlenmesine, yüzeysel Huntingtoncu analizlerin yeniden ısıtılmasına, sadece Müslüman inançları yüzünden milyonlarca Müslümanın bir tür “göz hapsinde” olmasına sebep oluyor. Oysa Arap toplumlarına yakında baktığımızda klişelerin gerçeği açıklamaktan uzak, çatışmacı bir atmosferi beslediğini görüyoruz.

Modernleşme büyük güç
Modernleşme Arap ülkelerinde de toplumsal yapının en önemli belirleyicisi. Hayat tüm geleneksel formlarına karşın hızla modernleşiyor. Modernleşmenin getirdiği cinsiyet eşitliği, tolerans gibi kültürel değerlerin yanı sıra daha iyi eğitim, gelir düzeyinin artması ve kentleşme gibi maddi koşullar da demokrasi fikrini güçlendiriyor, şeriattan uzaklaştırıyor.

Özellikle yeni kuşakların dijital teknolojiyi kullanma becerileri, global dünyanın popüler medyalarla evlerin içine girmesi modernleşme eğilimlerini körüklüyor. Arap Baharı ile laik diktatörlüklerin devrilmesi ve yerini İslamcı rejimlere bırakması, demokrasi fikrinin sorgulanmasına yol açsa da, İslamcı düşüncelerle demokrasi sanıldığı gibi çelişmiyor. Kansas Üniversitesi’nden siyaset bilimci Sabri Çifçi’nin yaptığı bir araştırmaya göre tüm önyargılara karşın, Müslüman ülkelerde demokrasiye şaşırtıcı ölçüde popüler destek var.

Devlet modernleşmesi
Diğer yandan Mısır, Tunus, Cezayir gibi uzun yıllar diktatörlükler altında yaşamış ülkelerdeki temel sorun modernleşmenin devlet eliyle yürümesiydi. Orta ve işçi sınıfı hala devlet mülkiyetindeki işletmelerde çalışıyor ve ekonomik ya da politik sivil organizasyonlar oluşturma deneyimi hiç yok. Aile şirketleri temelinde bir ekonomik organizasyon modeli pek gelişmediği için bu sınıfları bir tür sübvanse eden himayeci sistem, demokrasinin kökleşmesini önlüyor. Çiftçi’nin araştırması orta ve işçi sınıflarının, eğer devlete bağımlıysa, otoriterliğe de karşı çıkmadıklarını gösteriyor.

Ancak diktatörlükler devrilince, devlet ekonomisi, iktidara gelen İslamcı partilerinin taraftarları arasında paylaşılmaya başlanıyor. Bugüne kadar ekonomik rantlardan dışlanan kesimler, kendi paylarını almaya başlayınca, sınırlı pastada çatlaklar oluşmaya başlıyor. Modernleşmenin çözemediği diğer bir sorun da, hızlı nüfus artışı. Örneğin Mısır’daki nüfus artışı yüzde 2.9; daha 90’larda 56 milyon olan nüfus 84 milyona erişti. Tabii ekonomi bu hızla artan nüfusu besleyecek iş alanları yaratamadığından işsizlik roket gibi artıyor.

Otoriterlik  ikilik yarattı
Arap otoriter rejimlerin devlet eliyle toplumu modernleştirmeye çalışması, aynen Türkiye’de olduğu gibi, bugünkü “İslamcı”,“laiklik” ikilemini yaratan toplumsal bir yarılmaya neden oldu. Modernliğin laiklik, kadın hakları, cinsel özgürlük anlayışı, Batı’yı aşırı İslami grupların  hedefi haline getiriyordu. Özellikle Orta Doğu ülkelerinde, modernleşme sürecinin kendi bünyelerinde meydana getirdiği sorunların kaynağı olarak kolonyalist Batı görülüyor ve eski soyut dinsel söylemlere yönelim başlıyordu.

Hem demokrasi hem İslam
Ancak Gallup’un yaptığı kamuoyu araştırmalarında Arap halklarının hem demokratik hem İslamik formda bir hükümeti desteklemesi, İslamla demokrasiyi yanyana koyamayan Batı için hiç anlaşılamıyor. Arapların hem demokrasiyi hem İslamcılığı desteklemesinin altında ne yatıyor?

İslama evet, şeriata hayır
Çiftçi’nin araştırmasında bireysel bazda bulgular, günlük hayatlarında dindar olan Araplar arasında şeriatçı bir düzene geçilmesi talebinin çok düşük olduğunu gösteriyor. Özellikle orta sınıfları ve gençler arasında demokrasiye ilgi büyük, ama katı laiklik yerine  İslamdan uzaklaşmadan demokrasiyi istedikleri anlaşılıyor. Bugün zaten, Filistin, Yemen, Kuveyt, Cezayir anayasaları, mevcut kurumların İslam ahlakı ile çelişmeyeceği üzerine kurulu.  Yemen, Fas ve özellikle Tunus’taki Ennahda hareketi başarılı bir şekilde İslam ve demokrasiyi, uzlaşmacı bir tutumla bir arada götürüyorlar.

Siyasette İslamın rolü
Başka bir açıdan ise, eğitim seviyesi yükseldikçe şeriata ilgi azalıyor. Bu da bir kez daha ezilen eğitimsiz yoksulların İslamcı otoriterliğe neden yeşil ışık yaktığını anlatıyor. Yeni kuşaklarla ve eğitimli dindarlarla geleneksel İslamcı düşünce aşılıyor ve post-islamcı bir dönüş başlıyor. Post İslamcılıkta, insan hakları, demokrasiyi destekleme, İslami değerlere saygıyla bir arada ele alınıyor.

Arap hakları İslama saygı duyan bir demokrasi istiyor, ama iş İslamın siyasetteki rolüne gelince  hem AB’nin hem Arap siyasi liderlerin kafası karışıyor. Profesör Mark Tessler’in Michigan Üniversitesi adına, Arap Barometer ve Gallup araştırma kuruluşlarının verilerini baz alarak Ürdün, Filistin, Cezayir, Fas, Kuveyt, Irak, Lübnan, Yemen, Bahreyn, Suudi Arabistan, Mısır, Sudan, Tunus, ve Katar’dan oluşan14 Arap ülkesinde yaptığı araştırmaya göre, “Din adamlarının hükümet meselelerine karışmamasını söyleyenlerin oranı yüzde 56.” “İbadetin özel bir konu olduğunu ve bunun sosyo-politik yaşamdan ayrı tutulması gerektiğini söyleyenler ise yüzde 61.”

Arapların 4’lü siyasi tablosu
Demokrasiyi destekleyen ve desteklemeyen bireyler açından İslamın politik rolüne baktığımızda ise karşımıza Arap ülkelerinde hakim dört ana akım ortaya çıkıyor: Tessler’in yer verdiği 21010-1011 arasında 11 Arap ülkesinde yapılan araştırmaya göre, bu dört siyasi kanat, “sekuler demokratlar”, “”seküler otoriterler, “İslamla demokrasi” diyenler ve “otoriter İslamı (şeriat)” savunanlardan oluşuyor  İşte Orta Doğu’yu radikal İslamist akımlarla sekülerler arasındaki ikili eksende değerlendiren Batı’nın ezberini bozan tablo tam da bu dört ana kanatın analizinde yatıyor.

Demokrasinin, tüm sorunlarına karşın en iyi sistem olduğuna inananlar, din adamlarının hükümet işlerine karışmamasını düşünen seküler demokrasicilere göre yüzde 60. Bu oran seküler otoriterlerde yüzde 57’e iniyor. İslam demokrasisine inananların yüzde 39’ı bu fikre karşı çıkarken, İslamcı otoriterler yani şeriatçıların 43’ü demokrasi fikrine karşı çıkıyor. Buna göre aslında hem seküler, hem İslamcı, hem de şeriatçı kanat önyargıları yıkacak bir çoğunlukta demokrasi fikrini destekliyor.

Demokrasi istiyorlar
2010-2011 yılları arasında kamoyu araştırmalarında Arap kamuoyuna demokrasi mi, yoksa İslam demokrasini mi tercih edersiniz diye sorulmuş. Beklenenin aksine hemen tüm ülkelerin ağırlıklı çoğunluğu demokrasiyi işaret ediyor. İslamla demokrasiyi uzlaştıran sistemi destekleyenler ise Mısır’da yüzde 34,  Tunus’ta yüzde 25,  Cezayir’de yüzde 23, Lübnan’da yüzde 18, Suudi Arabistan’da yüzde 30. Her ne kadar çoğunluğu demokrasi fikrini desteklese de, İslamcı demokrasiye en yakın ülkeler, Ürdün, yüzde 45,  Katar yüzde 49, Yemen yüzde 63. Mısır’da ve Tunus’ta  İslamcı demokrasi isteyenlerin oranı ile iki ülkede iktidara gelen İslami hareketlerin oy oranlarının yüzde 25-40 arasında olması araştırma sonuçlarını doğruluyor. Burada tek dikkate alınacak nokta, gündelik hayatlarında dindar olan Arapların, katı, modernist bir laiklik anlayışından da hoşlanmamaları.

Muhalefet artıyor
Orta Doğu’da iktidara kim gelirse başı belaya giriyor! Sokaklara dükülen tepkileri anlamak için temel anahtar, iktidarda kimin olduğu. Tessler’in araştırmasına göre, tek tek bireyler göz önüne alındığında, eğer seküler bir rejim işbaşındaysa mevcut politik kurumlardan memnuniyetsizlik artıyor ve İslam’a siyasette geniş bir alan açılıyor. Ama eğer bu ülke İslamcı bir yönetimle yönetiliyorsa tersi oluyor, bu kez bireylerin mevcut politik kuruluşlara tepkisi yükseliyor ve de İslam’ın siyasetteki rolüne muhalefet artıyor. Bu da temel meselenin, kim iktidara gelirse gelsin, yapısal sorunların aşılmasında düğümlendiğini gösteriyor. Petrol zengini olan ülkelerdeki İslami rejimlerin zenginliği tabana indirememesinin yanı sıra Mısır, Tunus, Cezayir gibi Arap ülkelerindeki yaygın yoksulluk, düşük eğitim düzeyi, sağlık hizmetlerindeki yetersizlik, yüksek işsizlik, özel sektörün gelişmemesi, hızlı nüfus artışı iktidarların en temel sorunu.

Batı’nın stratejik hatası
Batı ve ABD için Arap toplumları, bakıldığında sadece İslamofobi’nin gözleri kör eden aksinin yansıdığı bir ayna, tedirgin edici bir saatli bomba. Oysa, kolonyalizmle bu toplumların ekonomik ve ve sosyal kaynaklarını sömüren, İslamı İslamcılıkla aynı kefeye koyarak temel sorunu İslami kültüre bağlayan Batı, sekuler diktatörlüklerin ezdiği toplumlarda radikal İslamcı hareketlerin yeşermesinin önünü açtı.. Öyle olunca da, pro-diktatör Arap toplumları, herhangi bir siyasi orgaüizasyon deneyimleri olmadığı için yeraltında örgütlenen Müslüman Kardeşler gibi politik İslamcılara  iktidarı yüzde 25-40’lık azınlık oyları ile teslim etmeye mahkum oluyorlar. Ama hem yapısal sorunların ağırlığı, hem İslamcı partilerin yönetim deneyiminin olmaması, muhalefeti sokağa dökmekte geciktirmiyor. Tahrir’de iktidar değiştirmenin tadını alan dağınık kitleler ise, orduya yönelmekten başka çare bulamıyorlar. Oysa herhangi bir sivil siyasi oluşumlar yaratabilseler, hızla yıpranan iktidardaki İslamcıları ilk seçimde rahatlıkla yenebilecekler. İşte o zaman İslamcı partilerin gerçek dünyanın gerçek sorunları karşısında sadece İslamı baz almalarının çözüm olmadığını görecekler. Ama ABD tam tersini yaparak Arap ordularına milyarlarca dolarlık askeri yardım yapıyor. Örneğin Mısır ordusuna yıllık 1.2 milyar dolar, ekonomiye de 250 milyon dolarlık yardım aktarılıyor. Bu paraların önemli bir kısmının karanlık bir yolsuzluk batağına gömüldüğü ise hiç sır değil. Oysa, aynı yardımlar sivil toplum, ekonomik kuruluşların canlandırılmasını teşvik edecek şekilde harcansa, demokrasi gelişecek, radikal hareketlerin kredibilitesi bitecek, ekonomik canlanmayla işsizlik düşecek, eğitim düzeyi artacaktı. Tüm bu faktörlerin de demokrasiyle ne denli pozitif ilişkisi olduğu yine ABD kaynaklı araştırmalardan bellli oluyor. İsrail’in askeri üstünlüğünü zımmen kabul eden bu ülkeler için bir dış tehdit de kalmadığına göre, yapılması gereken en akıllıca iş orduyu ekonomiden yavaş yavaş çıkararak kışlaya dönmesini sağlamakta. Ordunun elinde tuttuğu muazzam ekonomik kaynaklar, bu kadim kültürün geri kalmışlık kısır döngüsünü aşabilmesinin sihirli anahtarı aslında. Kısacası ABD’nin, arkasında Cheney’lerin Bush’ların gölgesinin gezdiği Huntington’ın İslamofobik “Medeniyetler Çatışması” tezini aşacak yeni bir paradigmaya ihtiyacı var. Arapların da diğer dünyalılar gibi insanca yaşayacakları demokrasiye…

Ahmet Buğdaycı (ahmetbug@gmail.com)

New York’ta yayınlanan Posta212 adlı gazetede köşe yazarı olan Ahmet Buğdaycı, sosyal, ekonomik araştırmalar ve trend analizleri üzerinde uzmanlaşmıştır.

Yazarın diğer yazıları

http://dunyalilar.org/ey-gezici-arkadas-iktidara-nasil-gelirsin-2.html

http://dunyalilar.org/gezi-partilesirse-ne-kadar-oy-alir.html

http://dunyalilar.org/islam-demokrasi-misir-turkiye-abd.html

http://dunyalilar.org/gezi-kamuoyu-aktorlerini-nasil-teshir-ediyor.html

http://dunyalilar.org/gezi-direnisini-laik-chp-analiziyle-aciklamanin-tarihsel-yanlisligi.html

http://dunyalilar.org/amerikan-dusunce-kuruluslari-gelismeler-icin-ne-diyor.html

http://dunyalilar.org/dunyadan-turkiye-nasil-gorunuyor.html

http://dunyalilar.org/big-brother-degil-big-data-internet-kayit-altinda.html

Rastgele Haber

Yönetemiyorlar, yönetemeyecekler… – Fikret Başkaya

Kapitalist toplumda mülk sahibi sınıfların (sermaye sahiplerinin) beş yönetim biçimi vardır: Klasik parlamenter demokrasi, sosyal …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir