Home / Arka Bahçemiz / Babalar Sessizce Çekilmesini Bilmelidir Abiler

Babalar Sessizce Çekilmesini Bilmelidir Abiler

Babalar Babalıktan Sessizce Çekilmesini Bilmelidir Abiler

Sonra birileri, bizim babalarımızın bize yaptığını yapmaya kalktı çocuklarımıza. Oysa çocuklarımızı bizim gibi yetiştirmemiştik: Büyüklerin her dediğine boyun eğmemek, önce bir düşünmek gerekiyordu. 

Biz ve bizden önceki nesiller bilir. Bizler baba erkil/baba öncelikli evlerde yetiştik. Baba evdeyken kardeşler kavga etmez, baba gelmeden sofraya oturulmaz, baba eve gelmeden çok önce sokaktan gelinir, el yüz yıkanarak sessizce beklenilir ve çok muhtemel yorgunluğu nedeniyle de gürültü yapılmaz.

Hayat çocuklara değil, anne-babalara, en çok da babalara göre düzenlenirdi. Biz çocukların değil, onların daha çok da babanın “daire”den arkadaşlarının aileleri ile görüşülür, tesadüf çocukları da varsa ballı börek olurdu; hele de akransalar. Çocukları yoksa zaten biz de ortalarda yoktuk.

Aslında çocuklar her alanda evin tali unsuruydular. Eğer yemeğe misafir gelecekse yemekler önce misafirlere ikram edilir, kalanlar çocuklara verilirdi. Çay kalırsa çocuklara da verilirdi, hem de paşa çayı. Büyükler konuşurken konuşulmazdı. Su küçüğün söz büyüğündü kısacası.

Temel ihtiyaçların dışında ekstra alış-verişler olmazdı. Parasal güçler yetmediği gibi, alım için çok seçenek de yoktu zaten. O nedenle bayrama denk getirilip alınan bir çift ayakkabı şimdi inanılması güç olsa da gece yatak başlarımızı süslerdi gerçekten. Sabaha kadar uyu uyuyabilirsen. Bütün gece; sabah olsa da o ayakkabıları giysem hayaliyle geçerdi.

Biz vita tenekelerinden çiçek saksısı, eski kumaşlardan bebek, ağaç dallarını çakı ile yontarak arabalar yapan bir nesildik. Hem de biz yapardık, bizzat kendimiz. Kimse bizi eylemeye, oyalamaya, oynatmaya çalışmazdı. Ne yaparsak biz kendimiz yapardık. Anne- babalarımız bizim sokakta ne yaşadığımızı, ne yaptığımızı bilmezdi. Gelip öyle şikayet etmek olmazdı. Sorunlarımızı biz hallederdik. Biz sokakta yetiştik, birbirimizi eğiterek; bazen kavga edip küserek, sonra hemen unutup barışarak. Eti senin kemiği benim diyerek gönderildik okullara. Hep okumamız, çalışmamız, “adam” olmamız gerektiği öğretildi.

Okuduk/okuyamadık, büyüdük, otuzbeş yaşından sonra bilgisayarla tanıştık. Hem de ne bilgisayar; havalandırması özel olarak sağlanmış bir odanın münhasıran kendisine tahsis edildiği, açıp kapaması bile hiyerarşi yaratan, bilenin ayrıcalıklı olduğu, eyvah yanlış tuşa bastım şimdi ne olacak paniği yaşadığımız bilgisayar. Şimdi de aramızın çok iyi olduğunu söylemek zor, en azından benim için.

Sonra çocuklarımız oldu. Bütün hayat onların etrafında dönmeye başladı. Yokluğunu çektiğimiz hiçbir şeyi onlara yaşatmayacaktık. Anne-babalarımızın bize davrandıkları gibi davranmayacaktık. Bizim en kıymetlimizdi onlar. Geri kalan herkes onlardan sonra geliyordu. Yemeğin en iyisini onlara verdik, önce onların sözünü dinledik, sıkılmasın diye onun arkadaşlarının ailelerini dost belledik. Dünyanın paralarını dökerek en iyi okullarda okutmaya çalıştık. Hele ki öğretmen yan baksındı, anında oradaydık. Ne demekti eti senin kemiği benim?

Otuzlu yaşlarımızda adım attığımız sınır dışına, onlar bebekliklerinde gittiler. Biz telefondaki bu seslerin nasıl gidip- geldiğini henüz tam çözememiş, televizyondaki insanların nasıl olup da göründüğünü tam anlayamamışken, bebelerimizin elinde oyuncak niyetine laptoplar, cep telefonları, ipadler oldu.

Bu çocuklar büyüdüler. Kararlarını çoğunlukla kendileri veriyorlar. Çok becerdik mi meçhul, ama demokrat olmaya çalıştık. Becerebildiğimizce müdahale etmedik. Özgür iradesiyle yapsın ne yaparsa dedik.

Sonra birileri, bizim babalarımızın bize yaptığını yapmaya kalktı çocuklarımıza. Oysa o köprülerin altından o kadar çok su akmıştı ki!  Çocuklarımızı bizim gibi yetiştirmemiştik: Büyüklerin her dediği doğru değildi, her söylenene boyun eğmemek, önce bir düşünmek gerekiyordu. Yanlışı kim söylerse söylesin yanlıştı.

Öyle de yaptılar. Yanlışı haykırdılar, hem de gülerek. Doğruyu kimin söylediğine bakmadan alkışladılar. Kimseyi küçümsemediler, kimseye boyun eğmediler. Haksızlığa, otoriteye ve adaletsizliğe karşı kenetlendiler, aklımıza geldikçe hala kendi kendimize güldüğümüz müthiş sloganlar, deyişler ürettiler. Gezi parkını ve dünyayı bayram yerine çevirdiler. Ütopyaları gerçek yaptılar. İnanması güç günler yaşattılar hepimize. Hayatı bayram ettiler. Dünyayı da daha güzel, daha yaşanılası yapacaklar, yapacağız eminim. Yıllar sonra var ettikleri umut için, hepinize, hepimize teşekkür ediyorum, iyi ki varsınız.

  * Sevda Köksoy Küey, Avukat Not: Başlık Ece Ayhan “mor külhani” şiirinin bir dizesinin değiştirilmiş halidir.

www.dunyalilar.org

Rastgele Haber

Dindar Ama Ahlaksız Olmanın Kodları

Dindar bir insan nasıl ahlaksız olabilir? Allah’a ve ahiret gününe inanmaya devam ettiği halde nasıl …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir