Home / Kültür-Sanat / Barış Kültürü ve Barış Eğitimi

Barış Kültürü ve Barış Eğitimi

“Barış Kültürü” kitabı, geçici barış eğitimi çabalarına odaklanmak yerine, barışın kurumsallaşarak kalıcılaştırılmasına yaptığı vurguyla da önemli bir yapıt.

Türkçe’de barış eğitimi için kullanılabilecek az sayıdaki kitaptan biri, Şefik Asan’ın kaleme aldığı ‘Barış Kültürü’ kitabı (İstanbul: Heyamola Yayınları, 2007). Barış eğitimi izlencesine rahatlıkla eklemlenebilecek olan kitap, şu bölümlerden ve altbölümlerden oluşuyor:


Önsöz

            Savaşların Kökeni

            Savaşların Temel Nedeni

            Tanrı Savaş mı İstiyor?

            Dünya Paylaşım Savaşları

            Birinci Paylaşım Savaşı


            İkinci Paylaşım Savaşı

            Yalta Konferansı

            Potsdam Konferansı

            Truman Doktrini

            Marshal Planı

            Amerikan Hayranlığının Yeşerdiği Döneme Tanığım

            Savaş Kültürü

            Savaş Çocuklarının Çilesi

            Solduyu İle Bakmak

            Kovuk Savaşları

İnsan Şiddet Genleri mi Taşıyor?

            Metin Özek Ne Diyor?

            Erich Fromm Ne Diyor?

            Sevilla Bildirgesi

           Dünya Barış Mücadeleleri

            Eski Yunanda Barış Arayışları

            Silahları Bırakın! Ve Barış Havarisi Bertha

            Örgütlü Barış Hareketleri

            Milletler Cemiyeti’nin Kurulması

            Birleşmiş Milletler Örgütü

            Dünya Barış Konseyi

            Stockholm Barış Çağrısı

            Pugwash Barış Hareketi

           Soğuk Savaş Yılları

            Küba Krizi

            Bandung Konferansı ve Bağlantısızlar Hareketi

            Detant (Yumuşama) Dönemi ve Sonrası

            Helsinki’den Sonraki Gelişmeler

            Cruise ve Pershing-2 Füzelerine Karşı Direniş

            Atatürk Dönemi ve Sonrası

            Balkan Paktı

            Sadabad Paktı

            Venizelos’un Atatürk’ü Nobel Barış Ödülüne Aday Gösterdiği Tarih

            Barışseverler Cemiyeti

            Türkiye Barış Derneği

            Tutuklu Barış Mücadelesi

            Barış Yolunda Bugünkü Durum

           ABD’nin Saldırganlık Sicili

            Bush Yönetiminin 11 Eylül’deki Rolü

            Küresel İmparatorluğun Yüz Yıllık Askeri Müdahaleler Sicili

            James Risen Ne Diyor?

            Yeni-liberalizm ve Küresel Saldırganlık

            ABD Karşıtı Gelişmeler

            Rusya Tavır Almaya Başladı

            Çin’e Nasıl Bakmalı?

            Latin Amerika’da Neler Oluyor?

            Bağlantısızlar Hareketi

            Dünya Sosyal Forumu ve Barış

            Porto Alegre Toplantıları

            DSF ve Dünya Barışı

            Yeni Dönemin Yeni Koşulları

            Dünya Kadın Hareketi ve Barış

            Anaerkil Toplumdan Ataerkil Topluma Geçiş

            Kadınların Özgürlük Mücadelesi

            Simone de Beauvoir’ın Çıkışı

            20. Yüzyılda Kadın Hareketleri Hızlandı

            Ekim Devrimi ve Kadınlar

            Türkiye’de Kadın Hakları ve Hareketleri

            Mahalli Bir Eğitim Devrimi Örneği

            Üretimde Bir Kadın Örgütlenmesi Örneği

            Sivil İtaatsizlik Hareketi ve Barış

            İnsan İtaatsizlikle İnsan Oldu

            Dünyada Sivil İtaatsizlik Örnekleri

            Türkiye’de Sivil İtaatsizlik Örnekleri

            Barış için Entellektüellerin Sorumluluğu

            Niye Entellektüeller?

            Büyük Barış Kültürü Projesi

            UNESCO’nun Barış Kültürü Projesi

            Barış Kültürü ve Şiddet Karşıtlığı için Manifesto

            Nasıl Bir Barış?

            Barış için Onbeş Görev

            Kimler Barış İstemiyor

            Barış Kışkırtıcılığına Çağrı

Kitabın başlarında, Einstein’ın şu sözleri anılıyor:

İyi bir savaş ve kötü bir barış hiçbir zaman olmamıştır. Ben yalnızca barışçı değil, bir barış savunucusuyum. İnsanlar savaşa karşı direnmedikleri sürece, hiçbir şey savaşları ortadan kaldıramaz. Barış gibi inandığımız bir dava uğruna ölmek, savaş gibi inanmadığımız bir şey için acı çekmekten daha iyi değil midir? Her savaş insanlığın ilerlemesini engelleyen o kötülük zincirine bir halka daha ekler. Ama savaşa başkaldıran bir avuç insan, savaşa yönelik genel protestonun sözcüsü olabilir. Kitleler asla savaş düşkünü değiller, yeter ki propaganda ile zehirlenmiş olmasınlar. Yapmamız gereken, propagandaya karşı kitlelere bağışıklık kazandırmaktır.” (s.46)

Oysa, Einstein’ın sözlerinin tersine, barış, her zaman iyi değil. Sri Lanka’da Tamil Kaplanları örneğini biliyoruz. Amerikan Barışı’nın (Pax Americana) dayatıldığı coğrafyalardaki acıları biliyoruz. ‘Amerikan Barış Gönüllüleri’, buna bir başka örnek. Şefik Asan, kitabında, ‘Amerikan Barış Gönüllüleri’nden kısaca bahsediyor ve kitap boyunca, ‘Amerikan Barışı’yla arasına keskin bir çizgi çekiyor. Amerikan emperyalizmini ve diğer emperyalizmleri teşhir etmeyen bir barış girişiminin, Arap baharı/kışı örneğinde de olduğu gibi, Amerikan akbabasının kanatları altına alınma riski var.

Yazar, ‘İnsan Şiddet Genleri mi Taşıyor?’ başlıklı bölümde, çeşitli bilim insanlarının saldırganlığın doğallığı ve toplumsallığı üstüne yorumlarını paylaşıyor. Bu bölüm, “şiddet, zaten insanın doğasında var; demek ki, barış, ütopyadır” diyen kötümserlere bir yanıt niteliğinde. Özellikle şu görüşlere dikkat çekelim: Kimi araştırmacılar, insanın doğasında saldırganlığın olduğu savını, insan-hayvan benzetmesine dayandırıyorlar. “Nasıl ki, hayvanlar aleminde şiddet sözkonusudur; nasıl ki, insanların kökeni hayvanlara gider; öyleyse şiddet, insanın doğasında vardır” biçimindeki görüş, hayvanların kendi türünden hayvanları öldürmediğini, şiddetin hiyerarşiyi belirlemek için düşük düzeyde sözkonusu olduğunu ve bunun insanların uyguladığı şiddetin büyüklüğünde olmadığını gözden kaçırıyor. Hayvanlarda, insan ölçeğinde bir saldırganlık olsaydı; günümüze ulaşamayan hayvan türü sayısı, şuankinden de fazla olacaktı. Hayvanların davranışlarının çok çok azının küresel etkileri var; oysa insanların sergilediği şiddet, tüm dünyaya mal oluyor. Kaldı ki, bu insan doğası ve şiddet tartışmaları, şiddetle saldırganlığı eşanlamlı olarak kullanmakta yanılıyor; çünkü savunma amaçlı şiddetle saldırı amaçlı şiddet de farklıdır. Savunma amaçlı şiddet ile saldırganlık ilişkisinin daha kapsamlı bir biçimde incelenmesi gerekiyor. Üstelik, şiddet uygulamayan çok sayıda hayvan türü var.

Bölüm, bilim insanlarının kaleme aldıkları ‘Şiddete Karşı Sevilla Bildirgesi’yle son buluyor. Biz de, yeri gelmişken, bu bildirgeyi alıntılayalım:

– Savaş eğilimi bize atalarımızdan kalıtım yoluyla geçmemiştir.

– Savaş ya da herhangi bir şiddet davranışı genetik olarak bizim doğamızda yoktur.

– İnsanlığın evrimi içinde saldırgan davranışların, öteki tür davranışlara üstün geldiğini söylemek yanlıştır.

– İnsan beyinlerinin şiddeti taşıdığı doğru değildir. Bizi toplum koşullandırıp zorluyor. Nörofizyolojimizde bizi şiddete zorlayan bir şey yoktur.

– Savaş içgüdü ve herhangi bir motivasyondan kaynaklanmaz” (s.61).

‘Dünyada Barış Mücadeleleri’ bölümü, ‘Eski Yunan’da Barış Arayışları’ altbaşlığıyla, barışçıl Yunan klasiklerini anıyor. Bunlar, Aristofanes’in ‘Aharnialılar’ (İÖ 425) ve ‘Kadınların Savaşı’ (İÖ 411) oyunları (s.62-63). Bu yapıtlar ve benzerleri, barış eğitimi izlencesinde yer almak için de, varolan müfredatı barışçıllaştırmak için de kullanılabilir. Kitapta belirtildiği gibi, bu yapıtların çeşitli adlarda tiyatro uyarlamaları bulunuyor. Öğrenciler de bu oyunları oynayabilir. Yazar, ayrıca, bir barış yanlısı film örneği olarak ‘Ateşkes’ filminden (‘Joyeux Noël’, yönetmen: Christian Carion, 2005) söz ediyor (s.186). (Bu filmden bir sahne, şuradan izlenebilir: Bu sahnede, 3 ülkede çocukların nasıl militarist olarak yetiştirildiğini görüyoruz.) Kitabın alıntıladığı ‘Silahları Bırakın’ romanı (Bertha Suttner) da, yazın derslerinde okuma olarak kullanılabilir (s.65). İngilizcesi bulunabilen bu kitabı Türkçe’ye çevirtip yayınlayacak barış ve kadın hakları yanlısı bir yayınevi aranıyor.

Kitap, daha sonra, 1950’de, dönemin saygın aydınları tarafından kurulan Dünya Barış Konseyi’nin temel ilkelerini sıralıyor. Biz de burada alıntılayalım:

– Kitle kırım araçlarının yasaklanması,

– Yabancı üslerin kaldırılması,

– Genel ve denetimli bir silahsızlanmaya gidilmesi,

– Sömürgeciliğin ve ırk ayrımının her çeşidinin tasfiyesi,

– Ulusların egemenlik, bağımsızlık haklarına saygının barış için vazgeçilmez olduğu,

– Devletlerin toprak bütünlüğüne saygı ve ulusların içişlerine karışmama,

– Farklı politik sistemlerle yönetilen devletlerin barış içinde bir arada yaşamaları,

– Uluslararası anlaşmazlıkların kuvvet kullanma yerine, görüşmeler yoluyla çözülmesi” (s.72-73).

Yazar, barış tarihini anlatırken, Atatürk’ün barışçıl yönüne örnekler veriyor ve Yunanistan başbakanı olan Venizelos’un, 1934’te, Atatürk’ü, Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterdiği mektubu paylaşıyor (s.90-91). İlerleyen sayfalarda, yazarın 1976’da kurulup 12 Eylül’de kapatılan Türkiye Barış Derneği’ni anlattığı aynı adlı bölüm, hem barış mücadelesi için hem de hak arama kültürü için dikkate değer bilgi ve deneyimleri aktarıyor. Yazarın da yönetiminde olduğu derneğin çıkış bildirisi şöyle:

Bu toplantıya katılan bizler, kadın erkek tüm halkımızı, politik görüşleri ve inançları ne olursa olsun, bir ayırım gözetmeksizin, yeryüzünde adil bir barışın kurulması ve kalıcı kılınması için dayanışmaya, eylem birliğine çağırıyoruz.

İnanıyoruz ki, insanların ölümü, acı çekmesi, tarih boyunca yarattıkları değerlerin yıkımı demek olan savaş, yeryüzünden sökülüp atılabilir. Âdil bir barış kurulabilir ve yaşatılabilir. İlerici insanlığın asırlar boyunca vermiş olduğu savaşımlar sonucu, bunun önkoşulları bugün vardır: Bugün barış pek çok ülkenin dış politikasının belirleyici ilkesidir, barış sloganı kitlelerin malı olmakta, uluslararası güçlü yığınsal hareketler ile dile getirilmektedir; sömürgecilik yeryüzünden silinmektedir; bunlara bağlı olarak Avrupa kıtası ile altı çizilen, soğuk savaş döneminden çıkış süreci uluslararası ilişkilere barıştan yana yeni bir içerik kazandırmaktadır. Bunlar önemli kazanımlardır… Helsinki Sonuç Belgesi ile sağlanan uluslararası politik yumuşama, askersel yumuşama ile tamamlanmalıdır…

Kurtuluş Savaşı’nın sonuna kadar sürüp gelen peş peşe savaşlarda, sayısız evladını kaybeden, yıkım gören halkımız, barışın değerini bilir. Ne var ki ülkemiz bugün, askeri bir bloğun üyesidir, topraklarında 101 askeri üssü barındırmaktadır. Kore, Küba, Ortadoğu, Kıbrıs savaş ve bunalımlarında halkımız, dünya barışının kurulması için verilen uluslararası mücadelede kendine düşen ağır sorumluluk ve görevleri çok iyi anlamıştır. Barış Derneği’nin kuruluş kararı bu bilincinin bir sonucudur. Bu çağrı onun özlemlerini dünya kamuoyuna yükselten bir sestir

(s.95-96).

Türkiye Barış Derneği’nin ilkeleri ise şöyle sıralanıyor:

– Nükleer silahların yasaklanması, silahlanmaya son verilmesi, tüm askeri ittifakların kaldırılması, yabancı üslerin kaldırılması, yabancı askeri birliklerin geri çekilmesi;

– Uluslararası ilişkilerde zor kullanım politikasına son verilmesi, sorunların karşılıklı görüşmeler yoluyla çözülmesi;

– Değişik politik sistemleri olan ülkelerin barış içinde bir arada yaşaması, başka ülkelerin içişlerine karışılmaması, ülkelerin toprak bütünlüğüne, bağımsızlığına saygı gösterilmesi, ülkelerin eşitliği;

– Dostluk ve karşılıklı yarar ilkesi gözetilerek uluslararası ticaretin ve kültürel ilişkilerin geliştirilmesi,

– Irkçılığa, sömürgeciliğe ve yeni sömürgeciliğe son verilmesi,

– Silahlanma için kullanılan kaynakların, sefalet ve hastalıkla savaşmak ve insanlara daha iyi bir eğitim sağlamak için kullanılması,

– İnsan haklarının korunması,

– Halkların kendi ülkelerinin kaynaklarına sahip olması ve denetleyebilmesi, toplumsal ve ekonomik reformları uygun gördükleri biçimlerde özgürce gerçekleştirmesi;

– Birleşmiş Milletlerin barış ve güvenlik için aldığı kararların uygulanması” (s.96-97).

Dernek yönetiminin 12 Eylül nedeniyle katılamadığı uluslararası toplantının adı, ‘Barış için Halkların Dünya Parlamentosu’ toplantısı. Bu örnek de gösteriyor ki, ‘halkların barışı’ kavramı, son barış sürecine özgü yeni bir kavram değil. Bu kavram, daha önce de vardı ve bu yazı, bu açıdan, dünle bugünün sürekliliğini sağlayıp geleceğin barışına bilinçli bir biçimde ulaşma çabasına küçük de olsa bir katkı sağlamaya çalışıyor.

Yazar, aynı bölümün sonunda, ‘üçüncü kuşak aydınların kurduğu’ barış girişimleri/kuruluşları olarak şunları sayıyor: Barış Derneği, Barış Girişimi, Küresel Adalet ve Barış Koalisyonu, Helsinki Yurttaşlar Derneği, Barış İnisiyatifi ve Barış Kültürü Derneği (s.104). Bu oluşumların, barış eğitiminin uygulamaya dokunan bir biçimde verilmesi için kilit rolde olduğu çok açık. Bu oluşumlar, ayrıca, Irak ve Afganistan savaşları gibi dışsal barış konuları ile ayrımcılık gibi içsel barış konularını bütüncül olarak inceleyebilmek için de gerekli. Yazar, bunlara ek olarak, www.savasadur.de sitesini ve Barışa Rock Festivali’ni anıyor.

Kitap, 11 Eylül’le ilgili eleştirel görüşlere yer veriyor: Yumuşak yoruma göre, ABD, 11 Eylül’ü biliyordu; sonuçlarının yararları açısından buna göz yumdu. Sert yoruma göre ise, 11 Eylül’ü bizzat ABD planladı (s.108-109). İlerleyen sayfalarda, yazar, ‘Yeni Dönemin Yeni Koşulları’ başlığı altında, bugün 20 yıl öncesine göre farklı olan 10 koşul sıralıyor:

1. Etnik çatışmalar

2. Din ve mezhep savaşları

3. Uluslararası terör

4. Dışlanan göçmenler

5. Zayıflayan ulus devletler

6. Sivil toplum kuruluşları

7. Bilginin gücü

8. İnternet olanakları

9. Küresel ısınma

10. Medeniyetler çatışması” (s.134-139).

Kitabın ‘Sivil İtaatsizlik Hareketi ve Barış’ başlıklı bölümü, dikkate değer. Burada, Adem-Havva ve Promete anlatısı üzerinden, Erich Fromm’un “insan, itaatsizlikle insan oldu” biçimindeki görüşü dile getirildikten sonra, Martin Luther King başta olmak üzere, dünyada sivil itaatsizlik hareketi tarihinden önderlere yer veriliyor. King’in anlatıldığı bölüm, barış eğitimi için oldukça yararlı. Ayrıca, Filistin intifadası da anılıyor. Bir diğer örnek, Fransız çiftçi José Bové. Türkiye’den sivil itaatsizlik örneği olarak ise, 15-16 Haziran 1970 işçi direnişi ele alınıyor. Türkiye’den Türkiye Öğretmenler Sendikası ve açlık grevleri de örnek olarak veriliyor.

‘Barış için Entellektüellerin Sorumluluğu’ adlı bölüm ise, barış yanlısı sanatçıların, akademisyenlerin ve yazarların görüşlerini sıralaması açısından dikkate değer. ‘Nasıl Bir Barış’ bölümünde (s.171-172) tartışmalı noktalar sıralansa da, metin, tartışma açıcı olması açısından başarılı. Kitapta, ilerleyen sayfalarda (s.173-190), ‘Barış İçin On Beş Görev’ adı altında, şu noktalar sıralanıyor:

1) Barışçı güçbirliği oluşturmalı.

2) Barış içinde bir arada yaşama ilkesi savunulmalı.

3) Din adamları barış hareketine kazanılmalı.

4) Bilinçli barış kışkırtıcılığı yapılmalı.

5) İnternet ortamından olabildiğince yararlanılmalı.

6) Emperyalizmin yenilgi haberleri yaygınlaştırılmalı.

7) Ünlüler barış hareketine kazandırılmalı.

8) Sivil toplum kuruluşları birlikte hareket etmeli.

9) Gelişmekte olan milliyetçilik ve faşizmin barış karşıtı olduğu anlatılmalı.

10) Okullara ‘Barış Kültürü’ dersi konulmalı.

11) Askeri bütçeler denetlenmeli.

12) Oyuncak silahlar yasaklanmalı.

13) UNESCO ve Türkiye Milli Komitesi’yle iletişim içinde çalışılmalı.

14) Sanat etkinliklerini öne çıkarmalı.

15) Barışın neden başarılamadığı bilinmeli ve anlatılmalı” (s.173-190).

Bu son noktada, yazar, barış hareketlerinin başarıya ulaşamamasının nedenlerinin bir muhasebesini çıkarıyor. Bu nokta, bilgi ve deneyim aktarımı açısından anlamlı.

‘Barış Kültürü’ kitabı, barış eğitimi alıştırmaları içermemekle birlikte, barış eğitiminin üç ayağından biri olan bilgi/deneyim boyutunda (diğerleri tutum/değer ve davranış/beceri) ders kitabı olarak kullanılabilecek derli toplu bir kitap. Yapıt, geçici barış eğitimi çabalarına odaklanmak yerine, barışın kurumsallaşarak kalıcılaştırılmasına yaptığı vurguyla da önemli bir yapıt. Öte yandan, ‘Barış Kültürü’, uluslararası barışa ağırlık veren bir kitap. Kitap, kişilerarası ve gruplararası barışa odaklanan diğer kitaplarla bütünlenerek, barış eğitimine önemli bir katkı sağlayacak.

‘Barış Kültürü’, Bertolt Brecht’in barış yanlısı bir şiiri ve Barış Derneği Davası’ndan anı-fotoğraflarla bitiyor. ‘Kimler Barış İstemiyor?’ başlıklı son bölümden kısa bir alıntıyla bitirelim:

Kapitalizm gerçekten de adaletsiz bir sistemdir. Bunu o sistemin ağababaları kadar, onun savunucuları da biliyor. Adaletsiz sistem, emeği ile geçinen insanların hak ettikleri yaşamı özgürce talep edebilecekleri, tam demokratik barış ortamını neden istesin? Tek amacı, emekçilerin zararına, daha çok büyümek ve zenginleşmek olan adaletsiz sistemin egemenleri, üretilen mallardan ve dünya nimetlerinden hak ettikleri payı almak isteyen insanları yıldırmadan, korkutmadan, sindirmeden, ezmeden, yani şiddete başvurmadan varlığını sürdürebilir mi? Biri yer biri bakar düzeni, şiddet uygulamadan ayakta duramaz, dolayısıyla da çıkarı barışta değil, savaştadır. O nedenledir ki, kapitalizm ve onun ileri bir aşaması olan emperyalizm, bizim baştan beri ısrarla savunduğumuz dünyada adil ve kalıcı barışı istemez. O sistemden nasiplenen okumuş yazmış insanlar da barış hareketlerine soğuk bakar, hatta her fırsatta kötüler. Ama halk, ister sağa oy versin, ister sola, bu kategoriye dahil değil. Halkların çıkarı daima barıştadır. Yeter ki, yanlış eğitim ve milliyetçi, hamasi nutuklar sonucu savaş kültürüyle zehirlenmesin. Barış savunucularının işi de tam da buradan başlıyor zaten” (s.191-192).

www.dunyalilar.org

Rastgele Haber

Demiryolu Çocukları

Demiryolu bize özgürlük duygusu veriyordu, çünkü raylar hep uzaklara akıyor, düşlerimizi birlikte götürüyor ve uzaklara …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir