Home / Güncel / Bir Devrin Sonu Ya da İslamcı Dindarlığın İflası

Bir Devrin Sonu Ya da İslamcı Dindarlığın İflası

 

Öyle karmaşık bir dönemden geçiyoruz ki, söylediğiniz her şey bir anda mevcut kavgada bir taraf olmanıza, hatta farkına varmadan bir tarafın piyonu olmanıza yol açabiliyor. Bir an bu ülkede komploların da yabana atılmaması gerektiğini düşünüyor, “acaba” diyorsunuz.

Hükümeti ehven-i şer olarak kabul eden pek çok kişi şu görüşü paylaşıyor: “Yargıda, poliste yerleşik Cemaat kadrolarının yaptığı bir tür darbedir son operasyon. Çünkü, operasyonun niyeti Erdoğan’ı indirmeye yöneliktir.  Özünde yolsuzluk iddiaları doğru bile olsa, bu da bir yolsuzluktur. Hükümet yolsuzluğa bulaşmış olsa bile, bu kadroları temizlemek için yaptığı karşı operasyon bu yüzden doğrudur. Neticede hükümet meşrutiyetini seçimlerle  alıyor, karşı taraf ise belirsiz bir güç. Görünürde olup biteni tek boyuta indirgemek rahatlatıcı. Oysa karşımızda çok katmanlı, çok boyutlu bir “gerçek” var.

Her şey askeri vesayetçi, azınlığın çoğunluğu yönettiği sistemin 2001’de iflasıyla ve İslamcı AKP’nin sivil cemaatlerle ortaklığa giderek iktidara gelişiyle başladı. Amaç İslamla demokrasinin buluştuğu, Batı’nın onay verdiği “yeni bir devlet modeli” inşa etmekti. Süreç içinde ABD ve Batı karşıtı Avrasyacı generaller Cemaat kadroları tarafından birçoğu sahte delillerle tasfiye edildi. Yeni devletin önündeki tüm engeller temizlenmişti artık.

Ancak bu arada bütün bu askeri vesayet, demokrasi tartışmalarının perde arkasında, dindarlık jargonuyla müthiş bir rant düzeni kurgulanıyor, elde edilen rant da devlet üzerindeki denetimi kuvvetlendirmeye harcanıyordu.  İşte 17 Aralık operasyonu bu düzeni ayrıntılarıyla deşifre etti.

Rüşvet ve yolsuzluk AVM’ler, tarım kredileri, kamu bankaları, inşaat, enerji, kamu ihaleleri, özelleştirmeler, dış ticaret, gümrük gibi devletin her kademesine yayılmıştı bu düzende. bakanlar, belediye başkanları bile devreden çıkartılıyor, her şey tek lidere bağlanıyor, ihale kanunları amaca göre durmadan değiştiriliyordu. Bakanlıkların harcamalarını denetleyen Sayıştay’ın hesaplarının Meclis’e gelmesi engellenince TBMM artık formalite haline geliyordu.

Enerji ve inşaat baronlarının medya sahibi olmasıyla da medyada mutlak kontrol sağlanıyordu.

Bu arada yolsuzluklardan elde edilen gelirin küçük bir kısmı yoksullara dağıtılıyor, ya da dindar toplum eksenindeki hayır işlerine harcanarak, birtakım din alimlerinin de “caizdir fetvalarıyla”, seçmenlerin gönülleri alınıyordu.

Olup bitenler, 1960’da, 1980’de, 1997’de iç ve dış güçler bahane edilerek devleti kendi amacına göre şekillendirmenin bir kez daha tekerrür etmesinden başka bir şey değildi.

SİYASAL İSLAMCILIK BİR DAVA HALİNE GETİRİLDİ

Ama dersini iyi çalışan Erdoğan, iktidarını kalıcı kılmanın, yüzünü Batı’dan Doğu’ya çeviren baskıcı bir rejimle ve bunu da ancak dindarlık adına bir “dava” haline getirerek başarabileceğinin farkındaydı. Erdoğan koalisyonuna başta verdiği tüm sözlerden çark ederek girişimcileriyle, medyasıyla, bürokrasisiyle “kendi cemaatini” yaratmaya koyuldu.

Koalisyon içinde İslamın sivil yorumuyla devletçi dindarlık arasındaki çelişki artık kaçınılmazdı. Üstelik Ergenekon’da yaptığı hatalarla çok düşman toplayan bu grubun ezilmesi, iktidarın önündeki son sivil direnişin de kaldırılması anlamına geliyordu.

Peki bu iktidarın dindarlık anlayışı neydi? Dindarlığın çekirdeğindeki iyi, ahlaklı insan olma hali neredeydi? Mütevazılığın yerini şatafat, servet, ihale tutkusu, hoşgörünün yerini nefret almış, kendi hakkı olanla yetinme dindarlık kılıfı ile yapılan yolsuzluklara dönüşüvermişti. Başlangıçtaki koalisyon amaçlarından çok uzaklaşan şeri dindarlık devletle bütünleşirken ahlak arka plana itildi.

“Allah şirk, devlet şerik kabul etmez “sözü, devlete kutsallık atfeden en manidar sözdü. Devlet kutsalsa, önce onu ele geçirmek gerekiyordu, onu ele geçirmek için ise her türlü yolsuzluk yapılabilirdi, bu da şeri olarak rahatsız edici değildi, çünkü amaç kutsaldı. O zamanda bu amaç için çalışan kişiyi de “Allah’ın tüm vasıflarını üzerinde toplayan” lider olarak görmek mümkündü.

Oysa Sufi ahlakta, kişi nefsini eğitir, yalan söylemez, elindekiyle yetinir, mütevazı olmanın erdemine kavuşur, bencil egosunu yenmeye çalışır ve nihayet kendi, benliğinden çıkıp,  insan-ı kamil olmayı hedefler.

Ancak İslamcı iktidar artık  dini iyice dünyevileştirerek bir iktidar aracı haline getirdi. Din içsel bir huzur, paylaşım olmaktan çıkıp ekonomik bir sistem, bir dava haline geldi. İman sahibi olmak da 21. yüzyılda Neo Osmanlı görünümlü post modern bir temaşaya dönüşüyordu.

Şimdi, iktidar bu dindar devlet tasavvuruyla, aks değiştiriyor, AB yolundan uzaklaşıyor, Şangay Beşlisi’ne göz kırpıyor. Bir yandan da komplo teorileriyle özgürlükleri kısıyor, sosyal medyaya yasaklar getirmeye çalışıyor, bunu eleştirenlere de bolca biber gazı sıkıyor.

Ama en önemlisi, derin devlet, Hırant’ın katillerinin bulunmasını engelleyenleri ödüllendiren yeni ortağı AKP ile kendini bir kez daha inşa ediyor. 2002’de başlayan sivil İslam ve İslamcı koalisyonunun yürüyüşü şimdilik tam bir fiyaskoyla sonuçlanıyor, yeni devlet inşası rüyası, eski rejimin dindar görünümlü, daha da otoriter, daha da çürümüş bir versiyonuna kendini bırakıyor.

 Dünyalılar

 

 

 

 

 

Rastgele Haber

Yönetemiyorlar, yönetemeyecekler… – Fikret Başkaya

Kapitalist toplumda mülk sahibi sınıfların (sermaye sahiplerinin) beş yönetim biçimi vardır: Klasik parlamenter demokrasi, sosyal …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir