Home / Tarih / Birbirimizle Konuşmak Mümkün mü?

Birbirimizle Konuşmak Mümkün mü?

Çevremize baktığımızda, yaşamın ancak başka bir canlıyı öldürerek ve onu kendine mal ederek sürdürülebildiğine tanık oluyoruz. Doğu Afrika’da bulunan en eski insansı kalıntılara göre, doğada bulduğunu yiyen, bitkiler ve meyvelerle beslenen toplayıcı tür ile hemen hemen eş zamanlı var olan çiğ et yiyen avcı tür bulunuyordu. Yüz bin yıllar boyunca süren gelişmeden arta kalan yerleşim kalıntılarında milattan önce 8.000’lere kadar yerleşim birimlerinin çevresinde koruyucu duvarlar olmadığını görüyoruz. M.Ö. 6000’lerden itibaren kuzeyden gelen savaşçılara karşı kentlerin etrafı duvarlarla çevrilmeye başlanmış. Buna koşut olarak bir arada yaşamanın getirdiği çeşitli gerilimleri çözmek ve sorunlara bilinçlenmek için mitler yaratılmış.

Ancak avcılık döneminde, bir yanda korkunun ve şiddetin yaşanması, öte yanda kurnazlık ve beceriyle bunun üstesinden gelinmesinin verdiği coşkularla at başı giden bu hayvan öldürme sırasında, ölüm ya da yok olma diye bir kavram yoktur. Her şey başka bir şeye dönüşür. Öldürülen hayvanın kanı toprağa akarak, yani anaya geri dönerek yeni bir hayata kaynaklık eder. Bu olgu da çeşitli ritüellerle topluluğa anlatılır ve öldürme sırasında yaşanan dehşet yatıştırılır. Avdan dönenlerin de yeniden yerleşik gruba uyum sağlaması bir takım arınma ritüelleriyle sağlanır. Burada o dönem insanının evreni ve her şeyi canlı olarak ve üstelik her birinin kendi koruyucu ruhları olan canlılar olarak algıladığını unutmamak gerek. Öldürme bir kötülük olarak algılanmaz, yaşamak için zorunlu bir işlevi vardır. Öldürülen canlıyı koruyan bu ruhların rızasını almak için de bir takım ritüellere uyulur. Ayrıca bu öldürme dikey bir düzlemde gerçekleşir. İnsanoğlu, mineraller, bitkiler ve hayvanlardan sonra konuşma, düşünme ve kendi kendinin bilincine varma aşamalarıyla doğanın en ileri gelişim basamağına çıkmıştır ve yaşamak için hem kendinden önceki basamaktakileri fizik olarak kendine mal eder, hem de karşılaştığı her şeyi düşünsel olarak da içselleştirip kendisi için bilgi olarak dönüştürerek kendisinin yaparken ortak genetik bilgi havuzuna atar. Bu nedenle de Hegel, “unutmak yoktur” diyor.

Zaman zaman farklı boylar aynı hayvan sürüsü için ya da genellikle kız kaçırma, yani başka boylardan eş edinme amacıyla birbirleriyle savaşmıştır. Burada yatay düzlemde öldürme, kendisi gibi olanı öldürme vardır. Bu olguların daha çok yerleşik yaşama düzenine geçişte çeşitli mitlerle yansıtıldığını görüyoruz. Bir yanda hayvan sürülerini güden ve et yiyen, doğada dolaşarak yaşayan, yaşamı görece daha kolay ve doğaya bağlı insanlar, öte yanda toprağı işleyerek, tahıl üreterek yaşayan, aya ve güneşe göre bir takım bilgileri zihninde tutması ve çaba göstermesi gereken, yaşamı daha zahmetli olan insanlar vardır. Bu insanların karşılaşmasıyla ilk kendisi gibi olanı öldürme (karındaş), yatay düzlemde öldürme olayı Habil ile Kabil mitiyle günümüze kadar gelmiştir. Bu aynı zamanda tarihsel olarak yerleşik düzende yaşamaya başlamış Perslerle, steplerde hayvancılıkla yaşayan gezgin Turan ırkının karşılaşmasından ya da başka bir düzlemde Ari ırkla Sami ırkın karşılaşmasından doğan gerilimlerin yansıtılmasıdır. Anadolu’nun kuzeyinden Kafkasların doğusundaki yöreden kaynaklanır.

İlginç olan, Tanrılardan ateşi çalan Prometheus mitinin de Kafkasya’dan kaynaklanmasıdır. Prometheus (aklı evvel, önceden gören) kurban etmek için getirdiği öküzün iyi yerlerini insanlara ayırır ve yağı ile kemiklerini Tanrıya sunar. Zeus bu paylaşımdan hoşnut olmadığı için insanlardan ateşi esirger. Prometheus sunakta yanmakta olan ateşten gizlice bir bitki yaprağında sakladığı koru çalar. Böylece insan ışık sayesinde, yani bilinci uyanarak iyi ile kötüyü ayırt etmeyi öğrenir. Aynı zamanda çiğ et yemekten kurtulur. Prometheus’a kızan Zeus insanlara, başlarına belalar açacak olan kadını, Pandora’yı gönderir. Prometheus kardeşi Epimetheus’a (aklı sonradan gelen) çok dikkatli olmasını, Zeus’a kanmamasını öğütlemiş olsa da, o Pandora’nın güzelliğine dayanamayarak onu alır. Pandora’nın kutusundan, insanların başına bela olan hastalık, savaş gibi çeşitli kötülükler çıkar ve yeryüzüne dağılır, kutuda yalnızca umut kalır.

habil_kabil

Eski dinsel kitaplarda “ilk günah” olarak adlandırılan ve insanoğlunun cennet benzeri yerde yaşadığı durumdan, kendinin farkına varması ve düşünmeye başlamasıyla “ben” bilincinin uyanmasını simgeleyen Adem ile Havva miti de buraya eklemlenir. Havva önce Kabil’i (kargı, mızrak) doğurur. Güçlü kuvvetlidir ve tarımla uğraşır. Sonra Habil (nefes, soluk) doğar. Sürüleriyle dere tepe dolaşır. Mevsimler geçip yine Tanrıya adaklar sunmak gerektiğinde, her ikisi de ellerinde olanın en iyilerini seçip getirirler. Ancak Tanrı Kabil’in tarımsal ürünlerini değil, Habil’in getirdiği hayvana bakar ve beğenir. Belki de bu seçimin ard alanında, bitkinin ruhu ‘olmadığı’ için ve hayvanda ve insanda ruh olduğu için yukarıda sözünü ettiğimiz türden bir değerlendirme de sezilebilir. Yine de bilinçlenme aşamasının eşiğindeki insanın, kendisinin de hayvan gibi ruhu olsa da, hayvandan farklı olarak önce bir an durup düşünmesi ve duygularının esiri olmaması, “ben”iyle bu değer basamaklanmasındaki yerine yaraşır davranması istenmektedir. Kabil öfkelenir, gözlerini yere indirir. Bu durumu fark eden Tanrı, Kabil’i uyarır. Öfkenin, her an insanların başında bekleşen kötülüğün eline düşmek için uygun ortam yarattığı konusundaki sözleriyle, nefsini yenmesini öğütler. Kabil kendine hakim olamaz, ancak artık Tanrı ya da baba öldürmek gibi dikey bir öldürme dönemi çoktan geçmiştir. Kabil kardeşini tarlasına çağırır ve onu orada öldürür. Kanı toprağa akar. Tanrı Kabil’e, Habil’in nerede olduğunu sorar. Kabil, ben kardeşimin bekçisi miyim, der. Bunun üzerine durumun farkına varan Tanrı Kabil’i lanetler, tarlasından kovar. Kabil gezgin bir dönem sonunda Lilith ile karşılaşır ve onunla teselli bulur. Sonra gittiği yerde ilk kenti kurar ve yerleşir. Oğulları çeşitli mesleklerin öncüleri olur.

Anlatılarda bu kardeş katli “ikinci günah” olarak adlandırılır. Cinayet, toplumsal ilişkileri çeşitli yönlerden yaralar: Kabil Tanrıya karşı, kendisi gibi olana, kardeşine karşı ve topluluğun törelerine karşı gelmiş, üstelik yeni bir bilinç aşamasının eşiğindeki insanın simgesi olarak, duygularının esiri olduğu için kendine de karşı gelmiştir. İnsanoğlu ruhunda karmaşık süreçler sonucu duygular ruhu, akıl ruhu ve bilinç ruhunu geliştirmek durumundadır ve Habil ile Kabil miti aynı zamanda duyguların esiri olmaktan kurtulma aşamasını simgeler. İlk doğanla ikinci doğan arasındaki çekişme, gezgin yaşayanla yerleşik yaşayan arasındaki gerilimler simgelenir. Anlatının ilginç olan bir yanı da Tanrının Kabil’i uyarması ve nefsine hakim olmasını öğütlemesi, kötülüğe içinde yer vermemeye çalışmasını salık vermesidir. Ama onu engellemez! İnsanoğlu iyilikle kötülük arasında kendisi seçim yapmalıdır. Kötülüğün şehvetine kapılmamayı öğrenmelidir. Üstelik Tanrı Kabil’in alnına koyduğu işaretle onu damgalar. Kabil korkar, artık herkes beni öldürebilir der. Ama Tanrı, tam tersine bu işaretin onu öldürülmekten koruyacağını söyler. Bu olayı unutamadan yaşayacaktır ve herkese uyarı olacaktır. Onu gören herkes bu tür yatay bir öldürmeden kaçınmak gerektiğini düşünecek ve bilinçlenecektir. Utanç ve korku insanı kötülük yapmaktan alıkoyacak, onu akıl ve bilinç ruhunun gelişimine götürecektir.

Birbirimizle Konuşmak Mümkün mü

Tüm anlatılandan genel bir çıkarsama yapacak olursak, nasıl Prometheus Zeus’a karşı geliyorsa, Kabil de Tanrıya karşı gelir. Her ikisinde de bir özgürleşme motifi vardır. İnsanın kendi başına buyruk olma isteği, benliğinin gelişmesi, itici güç olarak egoizmin baş göstermesi. Egosuyla kendini topluluktan ayırma itisi, yine de bedensel gücüyle yapabileceğini, topluluk yararına zihinsel gücüyle kendini yapmaktan alıkoyma becerisiyle, yeniden diğer insanlarla ortaklaşa yaşama uyum sağlama biçimine dönüştürülebilmelidir. Bu da benin gücüdür. İrade iki yönlü de kullanılabilir. Her şey insanın seçimine bağlıdır. Burada aynı zamanda kentleşme sürecinde artık kan bağının öneminin azalması gereğine, kent düzeninde yasaya uyulması gereğinin herkesin çıkarına olduğuna işaret edilmektedir.

Öte yandan, Tanrı sürekli Kabil ile konuşur. Aktarıla gelen anlatıda Habil ile Tanrı konuşması yoktur. Habil hayvancılıkla uğraştığı için henüz doğal verili cennet benzeri ortamda yaşamaktadır ve Tanrıya inancı tamdır. O yüzden daha sonra Habil Hıristiyanlık döneminde daima inanan, masum insanların kovalanması olgusu için de bir simge olmuştur. Habil, Kabil ile de konuşmaz, konuşmak en azından zeka ve düşünme gerektirir. Habil burada insanın daha ilkel olduğu dönemi simgelemektedir. Keşke konuşsaydı ve kardeşini ikna etmeye kalkışsaydı. Keşke Kabil onunla konuşsaydı ve anlaşabilseydi. Keşke kardeşinin bekçisi olmayı kabul edebilseydi. Hepimiz bir birimizi kollamak ve gözetmek durumundayız. Bu tek yanlı iletişim de, bir bakıma olayın simgesel karakterinin altını çizer. Kötülüklerden korunmak için, hissedilenlerin ve düşünülenlerin dillenilmesi en iyi ve insana yaraşır çıkar yoldur.

İnsanın kendini tanıması, bilmesi için kendine ayna tutacak, davranış ve sözlerle iletişime geçecek, karşılıklı etki ve tepkiyle birbirini ve kendisini anlamasına yardımcı olacak bir başka insana ihtiyacı vardır. Bireyselleşme ancak böyle olanaklıdır. Gılgamış ile Enkidu mitolojik çifti de Habil ile Kabil gibi aynı kişinin iki ayrı yanını, beni ve gölgesini simgeler. Biri diğerinin gölgede kalan yanıdır. Gölgeyle ya dışarıda, gündelik yaşamda karşılaşırız, ya da içerde örneğin rüyalarda oluşturduğumuz simgesel figürlerde. Her durumda insan gölge yanının farkına varmak ve onu kabullenmek zorundadır. Bu bağlamda da sürekli hem kendisiyle konuşmak bir iç hesaplaşma yapmak, hem de bir “sen” ile konuşmak onunla hesaplaşmak zorundadır. Aksi takdirde bir arada yaşamak olanaksızlaşır. O nedenle hala süregiden bilinçlenme aşamalarımızda karşılıklı iletişim ve konuşarak anlaşmaya varma alışkanlığı edinmekten yılmamalıyız. Her ne kadar Heraklit’in de dediği gibi öldürmeyi içeren savaş her şeyin anasıysa da, içimizde sevgi üreterek uyumlu yaşama katkıda bulunma seçeneği önümüzde durmaktadır.

Kabbala’ya göre insanın gelişmesi 22 aşamada gerçekleşir. Sözünü ettiğimiz Habil ile Kabil miti 13. aşamaya denk düşer. Egonun yalnızca kendi duygu ve amaçlarına hizmet eder biçimde kullanılması yanlışından dönmek ve topluluğun amaçlarını göz ardı etmemek için nefsine hakim olup, duyguları bir yana bırakıp durup düşünmek ve cezayla sonuçlanacak işleri yapmaktan kaçınarak düzeni bozmamak bu aşamada öğrenilecektir. Belki de 13 sayısının yaygın uğursuzluğu, bu kardeş öldürme, kendi gibi olanı öldürme kötü davranışını anımsattığı içindir.

İnsanlığın genetik belleği sürekli canlıdır ve gittikçe gelişmekte, bilinçlenmemize yaramaktadır.

Geldiğimiz bilinç ruhunu geliştirme aşamasında çocuk yetiştirirken, konuşma ve anlaşmanın önemini, oyunlarda yaşayarak vurgulamaya çalışmak bir çözüm yolu olabilir. Yerleşik düzende yaşayan ileri bir uygarlık geliştirmiş ve demokrasiyi toplumsal yaşama biçimi olarak insanlığa sunmuş olan eski Yunanlılar, Anadolu’da Perslerle karşılaşıncaya kadar savaşı daima kent devlet içinde yarışma ruhuyla gençlerin hazırlandığı bir olgu olarak sürdürmüşler. Çocuklar da okul çağında, özellikle kendisine toplumsal modeller edinme döneminde kahramanlık öyküleri okuyarak ya da cesaret, düşünerek karar verme ve zayıfları koruma konularını işleyen, hatta Gılgamış ile Enkidu, Prometheus ile Zeus ve Habil ile Kabil mitlerinin oyunlaştırıldığı küçük piyeslerde bu kişilikleri canlandırarak, hak hukuk, duygu ve ego ya da nefsine hakim olma, savaş ve barış gibi konularda bilinçlenebilirler.

Tarhan Onur

 http://www.alternatifegitimdernegi.org

Dünyalılar

Okuma Önerileri:

Azra Erhat, İşte İnsan

Joseph Campbell, Myths to Live By.

Jean-Pierre Vernant, Eski Yunan’da Söylen ve Toplum

G. W. Hegel, Tarih Felsefesi

G. W. Hegel, Tinin Görüngübilimi

Jolanda Jacobi, C.G. Jung Pskilolojisi

Herbert Kretschmer, Angst und Macht im Verkehr von Mensch zu Mensch

Erich Fromm, Die Seele des Menschen, Ihre Faehigkeit zum Guten und zum Bösen

***

Referans: Onur, Tarhan. “Birbirimizle Konuşmak Mümkün mü?”, Ataşehir Eğitim ve Kültür Dergisi, Sayı: 2, Eylül 2008, s.38-40.

Rastgele Haber

Atalarımız savaşmıyor, sevişiyordu

Yeni DNA bulguları, 10 000 yıl önce karşılaşan çiftçilerle avcı ve toplayıcıların, nefretten ziyade bir …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir