Home / Arka Bahçemiz / Bizler Zenginlere Hizmet Eden Robotlarız

Bizler Zenginlere Hizmet Eden Robotlarız

“Bilimi suçluyorum! Teknolojiyi suçluyorum! Kendimi suçluyorum! Hepimiz! Evet hepimiz suçluyuz! Büyüklük kompleksimiz uğruna, başkalarının kar etmesi uğruna, gelişme uğruna, bilmiyorum, büyük bir şeyler uğruna insanlığı öldürdük. Artık kendi büyüklüğünüz altında ezilebilirsiniz.” – Karel Capek 

455460775

Patch Adams’ı tanır mısınız? Para ve güce tapan bir toplumdan, şefkat ve cömertliğe tapan bir topluma dönüşmeyi beceremememiz halinde, “bu yüzyılda hayatta kalma şansımız yok” demişti bizlere.

Bir avuç zengin insanın parasına odaklanan ve televizyon programlarının da cesaretlendiği “sistemden” veya kapitalizm’den bahsediyordu kısaca.

“Kapitalizm dünyanın başına gelmiş, tarihin en berbat şeyi.”

Adams’a göre, her şey yedi bin yıl önce başlıyor. Yani erkeğin para ve güce tapmaya karar vermesiyle. O yüzden bugün gerçekten de hiçbir siyasi çözüm işe yaramıyor. Değer sistemi megalomoni üzerine kurulmuş. Kısaca “para ve güç” yedi bin yıldır bizim tanrımız olmuş.

Doktorun hastaları gezerken, yanındaki tıp öğrencilerini herkesin önünde aşağılaması; patronun tüm çalışanlar önünde sekreterine veya başka bir çalışana kaba ve kötü davranması; sokakta gözümüzün önünde mağdur edilen bir kişi… Veya hemen yanıbaşımızda olan bir vahşet… Veya kadınlara yapılan kötü davranışlar, sarhoş eve gelip karısını döven adamlar, caddelerde uyuşturucu satan çocuklar, tinerciler, elinde silahla zevk için sağa sola ateş edenler…

Veya insanlar açlıktan ölürken…

Biz nasıl bir tuzak düşünceyle gösterişli evlerde yaşayabiliyor, son model arabalara binebiliyor, ihtiyacımızın çok ötesi parayı bankaya veya mücevherata yatırabiliyoruz?

Düzgün gitmeyen bir şeyleri gördüğümüzde, ne oluyor da susabiliyoruz gerçekten?

Ağzımızı kapamak, görmezden gelip sineye çekmek ve unutmak, yapılabilecekler arasında en kolayı da ondan. Hem en çok işimize de gelen!

Sahip olduklarımızı kaybetme korkumuz var çünkü. Konum ve gücümüzü… Bizi biz yapan değerlere kendimiz değil, sistem karar verir olmuş. Hem zaten atalar da dememiş mi: “Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın!”

Peki bu mevcut durum kime fayda sağlıyor?

“Tabii ki büyük ticari işletmelere” diyor Patch. “Dünyada artık farklı ülkeler yok. Var sanıyorsanız da aldanıyorsunuz. 20. yüzyıl ülkelerin var olduğu son yüzyıldı. Artık sadece globalleşme var. Dünyanın sahibi de artık farklı ülkeler değil, uluslarüstü şirketler.

İyi bir gazetecinin ise bunları araştırıp, yazabileceğine inanıyor:

“Konuşan gazeteciler olabilirdi ama ne mümkün! Amerika’da örneğin… Gazeteciler zenginlerin kuklası. Gazetecilik eskiden varmış. Tüm dünyadaki medyanın %70′i bugün beş şirketin elinde. Hepsi propaganda makinası. Bush’ın bir Nazi olduğunu söylememe izin veren tek bir Amerikan medya kuruluşu var mı? Amerikan halkının %90′ı hayatları boyunca hiç düşünmüyor. 365 günün tamamında düşünme denen şeyi yapmıyorlar.”

Çünkü sistem, insanların “düşünmemeleri” üzerine kurulmuş da ondan. Çünkü sistem (politikacılar, büyük ticari kuruluşlar, medya, eğitim sistemi…) herkesin koyun olmasını istiyor da ondan. İşlerine gelen o!

Ayrıca düşünmek de zor iştir. Bana düşünmeme alternatifi verirseniz, neden düşüneyim ki!

Sistem adeta insan beyninin bug’ları üzerine, bilinçli kurulmuş gibi. Zeki insanlar bu kapitalistler!

“İnsanlar için yaşam kalitesinin tanımını televizyonlar belirliyor.”

“Güzelin tanımı şu: 20 yaşında pürüzsüz cilt ve belli bir vücut şekli. Örneğin 65 yaşında birisi, onlara göre güzel değil. Cildi kırışmış, kilo almış… Programlar ve reklamlarda yapılan propagandalarla güzel bize dikte ediliyor. Orada gördüğümüz imajları da sonra düşünmeden güzel diye gidip satın alıyoruz. Başka türlü kozmetik firmaları nasıl satış yapsın?

Düşünmek; o gösterilen şekle “güzel değil” diyebilmektir. Güzellik ne yaptığındır. İyi bir insansan güzelsin. Sen ‘güzellik nedir’ diye düşünmezsen, o zaman da o ilaç ve kozmetik firmaları milyar dolarlar kazanmaya devam eder.”

45+ yaşındakiler de işte belki o zaman güzelliği botox veya liposuction’da aramaz. Yeter ki düşünsün, bilinçli bir propaganda ile ona sunulanları sorgulasın.

Peki ya çocuklar?

“Şu an çocukların televizyonda izledikleri programların ana teması hep “para ve güç” üzerine dönmüyor mu? Bu hep bir numaralı mesaj. Ve tüm dünyadaki çocuklar bu hedefle büyüyor. O yüzden de; fakir olanlar çalıp çırpıyor, vücutlarını veya kendi çocuklarını satıyor. Zengin olan da daha zengin oluyor” diyor.

“Dünyanın en zengin 3 kişisinin serveti, en fakir 48 ülkenin toplam servetine eşit bir dünyada yaşıyoruz. Ve televizyonlar, bu zenginlere imrenmemiz gerektiğini öğretiyor. Paris Hilton’lar, Donald Trump’lar… Herkes bu iki çöp ismi biliyor. Oysa onlar yan komşumuz kadar bile ilginç kişilik değiller. Paris Hilton’un 800 milyon dolarlık serveti var. ‘Bana bakın, bana bakın’ dediği de bir kitabı!

Televizyonlardan önce spor, insanların yapmaktan keyif aldığı bir şeydi. Şimdi ise sporcular multi milyoner. Televizyonu, büyük şirketlerin reklam oyuncağı olmasından kurtarıp, insanlara geri vermek gerek. Televizyon kadınlara karşı şiddeti önlemek için kullanılabilir. Aşkı, sevgiyi öğretebilir televizyon.”

Oysa biz…

Sistemin tuzak planlarını bizim zihnimize sokan ve değer yargılarımızın içine eden sıradan televizyon programlarını izliyor, oradaki aktörler gibi olmak istiyor, hatta çocuklarımızın da onlara özenmesinde mahsur görmüyoruz.

“Yaşam kalitesini önemseseydik, bugün dünyada kimse aç olmazdı.”

Herkes, herkesin yaşaması için gerekli olan gıdaya sahip olduğunu görene kadar ara vermeden çalışsa diyor kısaca. Ve hepimizin günlük hayatından çok basit bir örnek veriyor:

“Yemeğe evinizde birilerini ağırladığınızda, ev sahibi olarak, herkesin tabağında yemek olduğunu görene kadar yemeğe başlamazsınız. Ne kadar kalabalık olursa olsun gelenler, yemeğe son başlayan hep siz olursunuz. Bu neden ülkeler için de geçerli değil. Herkesin yemeği olana kadar, kimse yemek yemese. O zaman açlıktan kimse ölür mi? İşte ‘yaşam kalitesi’ bu olmalı.”

“Paran var ve bir şey yapmıyorsan sen bir hiçsin.”

“Üzgünüm. Sen sadece problemin bir parçasısın ve bu yüzyılda insanoğlunun yok olmasında payın var.” dese de, arkadan hemen iyi haberi de veriyor: “Ancak bu, doğa ve hayvanlar için çok iyi bir şey!”

“Zengin kişilerin vergilendirilip, globalleşme saçmalığının çöpe atılması gerekli. İhtiyacımız olan iki şey, sadece iki şey var: Gıda ve arkadaşlık. Bu ikisi varsa her şey temin edilmiş demektir.

Şimdi artık ‘insanlarıma nasıl yardım edebilirim?’ veya daha büyük plazalar yapmak yerine, ‘tüm güzellikleri içinde barındıran doğayı ve tarihi dokuyu nasıl koruyabilirim?’ diye kendinize sorabilirsiniz. Ailenizle birlikte mütevazi bir evde yaşamak için gerekli olanın ötesinde, artan parayı bu işler için harcamayı geçtim; ihtiyacı olanı düşünmüyoruz bile.”

Değişim için çözümü; bir annenin çocuğuna olan yaklaşımını örnek almakta buluyor Patch. Çünkü dünyadaki problemlerin erkeklerden kaynaklandığına inanıyor:

“Ben sadece annem gibi olmaya çalışıyorum.”

“Çünkü anneler sadece tutkuyla sever, tek kötü şey yapmak istemezler. Zarar vermek, yıkmak, dökmek istemezler. Annemim, beni ve kardeşimi, yürekten sevmek ve o yönde davranmaktan başka bir şey yaptığını görmedim.

Benim ‘sevgi için çalışmam’ da annem yüzünden. Çünkü bana hayat tarzı olarak, iyi ve cömert olabilme mucizesini o gösterdi. Ancak büyüdükçe, onun dünyasının gerçek dünya olmadığını fark ettim.

Erkekler ne kadar ihtiraslı olsa da, ne kadar kötü davransa da, ne kadar savaşa gitse de, eve sarhoş gelip eşini dövse de, çocuklara ilgisiz davransa da; dünyadaki annelerin çoğu o evin halen güzel bir ev, halen güzel bir aile ortamı olması için inanılmaz bir çaba içerisinde olurlar. Her şeye rağmen çocuklarını yetiştirmek için kendilerini paralarlar.

O yüzden yapmamız gereken şey son derece basit: annelerin çocuklarına davrandığı gibi davranmak. Herkese. Her yerde. Her zaman. Değişim için gerekli olan tek şey; anne şefkatına sahip olmak.”

En basit hareketlerden birini de, en güçlü konumlara kadınları getirmekte buluyor.

“Bırakın her şeyi kadınlar yönetsin. Gittiğim bütün yetimhanelerde çocuklarla gerçekten ilgilenenler, gittiğim tüm mülteci kamplarında gerçekten çalışanlar hep kadındı. Çay içenler ise hep erkek!”

Kaynak : Fikir Atölyesi

Dünyalılar

Rastgele Haber

Dindar Ama Ahlaksız Olmanın Kodları

Dindar bir insan nasıl ahlaksız olabilir? Allah’a ve ahiret gününe inanmaya devam ettiği halde nasıl …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir