Home / Arka Bahçemiz / Can Kırıkları…

Can Kırıkları…

Sadece bir aylık zaman dilimini, onlarca yıla sığdıramayacağımız kadar çok anıyla yaşadığımız, tuhaf, rutinden uzak, evlerimiz yerine sokaklarda ve parklarda geçen günler ve gecelerden sonra, içimi hafifleten ve bir o kadar da canımı acıtanların listesi var sadece hafızamda.

Geçirdiğimiz değişim öylesine büyük ki, her gün ‘artık şaşırmam’ dediğim bir sürü şeye şaşırarak, keyifli küçük bir çocuk saflığı ile bakıyorum olup bitene. Beni derin mutluluklarla şaşırtmaya devam eden en büyük farklılık, Gezi’den çıktığımızdan beri devasa yürüyüşlere katılmanın veya gecenin karanlığında parklarda forumlara gitmenin alışkanlık haline gelmesi. Gündelik hayatımızın bir parçasıymış gibi, sanki çok eskiden beri gidermişiz gibi, keyifle, tarih yazılırken güncele geç kalma telaşıyla parklara ve sokaklara koşuyoruz. Konuşmaya ve paylaşmaya, birlikte üretmeye o kadar hasretmişiz ki… Bizi Gezi’den zorla, acıyla, şiddetle çıkaranlar da eminim bütün parklara yayılmamızı beklemiyorlardı!  Sokaklarda istemediğimiz her hangi bir kötülük yok olsun diye slogan atmak kadar bizi birleştiren bir şey yok! Sokaklar ve parklar zaten hep bizimdi ama yaşarken bir noktada sanki unutmuşuz bu gerçeği.

 Kalbimde ve ruhumda biriktirdiğim can kırıklarımın yaralarını bu bilinçle yıkıyorum artık, eskisinden daha çok seviyorum yaralarımı, kabuk bağladıklarında daha çok ben değil, biz olacağımızı biliyorum.

Sesim eski haline döndü. Acaba?

31 Mayıs’tan beri neredeyse her gün, sonra da haftalık gaz seanslarından sonra beni ilk terk eden sesimin çatlak, kısık, boğuk ve hafif bas bariton haline epey alışmışım ki, bu hafta bir gün Nazım Özgün ona seslendiğimde “sesin kendi sesin olmuş, eskisi gibi…” dedi de öyle fark ettim. Çok iyi biliyorum ki sesim geri gelmiş olsa da, artık kelimelerimin aynı eski tondan çınlaması, türküleri eski halimle söylemem de mümkün değil. Garip, ince bir mutluluk hissediyorum, can kırıkları listemde keyifle altını çiziyorum, kırk bir yıllık sesimin değişmesinin…

 

Yürüyüş nedeni farklı, ama insanlar artık aynı.

Lice’de 18 yaşında bir canı kaybetmemizle sonuçlanan faciayı protesto etmek için geçen Cumartesi akşamı birlikte yürüdüğüm binlerce yüze bakıyorum. Direnişten önce sadece Hrant Dink yürüyüşlerimizde veya Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu yürüyüşlerinde görmeye alıştığım bazı aşina yüzlerin artık ne kadar çoğaldığını düşünüyorum. Bir de herkesin, eskiye nazaran birbirinin yüzüne daha rahat, daha samimi ve sıcak dimdik gözünün içine bakabildiğini. Adımını bir kez Gezi’ye atan herkesin hafızasında yer eden biriktirdiğimiz onca acı ve neşe anının, bizi bir biçimde birleştirdiğini ve birbirimizin yüzüne bakacak hale getirdiğine eminim artık. Hala Gezi Direnişi kolaj videolarını seyrederken içim ürperse de, milyonlarca insanla aynı hafızayı paylaşmanın acımı yavaş yavaş dindirdiğini hissediyorum. Dinlediğim her hikaye, gördüğüm her fotoğraf ve duyduğum her slogan, ortak bir hafızaya dahil olmak demek. Can kırıkları listemdeki tüm anı-görüntüler, bireysel gelişen ama tek bir ses çıkarmayı öğrendiğimiz, ortak bir bilincin hafızası artık.

 

Sen ben olabilirdin, ben de sen. En iyisi, farklılıklarımızla biz olmak.

2010 Nisan ayında otizm semineri için ilk kez Diyarbakır’a gidip döndüğümüz zaman yaşadığım bireysel aydınlanma sürecimde ne kadar çok utandığımı, 90’lı yıllardan bugüne kadar gelen gerçek yaşam hikayelerini yaşayanlardan dinledikçe ve okudukça, bilmediklerim ve yıllar boyunca öğrenmek için çaba harcamadıklarım için de kendime ne kadar çok kızdığımı anımsıyorum. Evrendeki hayatımıza benim ülkenin batısında, Berivan’ın ise doğusunda başlamış olmamızın da sadece basit bir kısmet farkı olduğunu düşünüyorum.

O zaman oğlumla gülümsediğimiz renkli puşili fotograflarımızın altına sosyal mecrada yazılan nefret cümleleri de dün gibi aklımda. Aynı bilgisizlikten kaynaklanan nefret ve ırkçılık cümlelerini, yıllar önce ilk kurduğumuz otizm derneğimize Diyarbakır’dan şube olma teklifi geldiğinde de duymuştum, “PKK şubesi mi kuracaksın?” diyenler sayesinde benim için o dernekte sonun başlangıcı gelmişti.

İnsan olmanın ırkla, dille, dinle ilgisi olmadığını, kalple, vicdanla ve bağımsız bir akılla şekillenmesi gerektiğini hep biliyordum ama, otizmle yaşadığımız yıllar boyunca her an gördüğümüz şiddetli ayrımcılık sayesinde, ancak istisnasız herkesi kucaklayabilecek kadar geniş bir yüreğe sahip olan insanların birlikte yaşam kültürünü geliştirebileceğini de öğrendim.

Gelecekteki yıllardan bugünümüze dönüp baktığımızda, “Gezi’den önce ve sonra” diye hayatımızın akışını ikiye ayıracağımızı düşünüyorum. Ülkemizin tarihine kazınmış bütün acı ve can alan olayları, yaşadığımız ortak bilinçle tekrar sorgulayabilecek, kendi vicdanımızda yargılayabilecek tecrübeye sahibiz artık. Yaftaların, kötü sıfatların ve hakaretlerin de ne kadar ucuz, basit ve kolayca savrulabileceğini gördük. Medyanın “işte o terörist eylemciler” diye gösterdiği insanlar, artık biziz çünkü. 12 yaşında bir çocuğa polisin eziyetini de gördük, yanımızda yürüyen delikanlının aniden kör kalışını da, “konuşabilir miyiz biraz?” dediğimiz polisin 15 cm’den gaz bombası atışını da, bize atılan plastik mermilerin Lice’de nasıl gerçek mermiye döndüğünü de. Bu yüzden 90’lı yıllarda Doğu’da yaşanan acılara da, Dersim’e de, Sivas’a da, Roboski’ye ve Reyhanlı’ya da aynı vicdani gözlükle yeniden bakabiliyoruz. Daha çok sorguladığımız için, eskimiş ve yıpranmış turnusol kağıtları vicdan bilincimizi kapatamıyor artık.

Bir savaşın kazananı olmaz, canların yitip gitmesinin çetelesini tutmak, savaşın değil, insanların kalp hafızasını acıtır.

Gezi’nin benim içimde yer eden en büyük farkı bu, acıya karşı özgürlükte bir olmak hissi. Gezi’de herkes aynı, herkes birdi. Bir açıdan bakıldığında herkes başkaydı belki ama konu özgürlük olunca, konuşmayı bilmediği başka bir dilde bir türküye bile eşlik edebiliyordu insan. O zaman düşünüyorsun işte, neden türkülerin dili farklı olsa da duygusu ortak bu topraklarda? Bizi biz yapanın farklılıklarımız olduğunu kim, ne zaman unutturmuş bize?

Bu yüzden, 2010’da aldığım Diyarbakır yorumlarına çok benzeyen, bizi ayırmaya ve kardeşliği değil, düşmanlığı körüklemeye çalışan yorumlara hiç aldırmıyorum artık. Hatta hepimize bulaşan orantısız Gezi zekası sayesinde komik cevaplar bile bulabiliyorum!

Siz hiç İstiklal Caddesi boyunca yürürken tek ses söylenen çift dilde sloganların binalara çarpıp dev bir koro olarak yankılandığını duydunuz mu? Ben duydum. Binlerce kişi de duydu. İşte en korkunç ırkçı ve faşist yorumlar, o yankı duvarına çarpıp kayboluyor vicdanımda. 

 

Gezi’den önceki aylarda çok yoğun hissettiğim, beni çekip gitme düşüncesine kilitleyen “artık hepimiz azınlık olduk” düşüncesi, yavaş yavaş değil, birden terk edip gidiyor beni, yokluğundan da çok hoşnutum! Bütün azınlıkların birleştiği tek bir kocaman çoğunluğun içinde dururken, can kırıklarıma rağmen ben olduğumu hissetmek daha kolay şimdi.

 Anne olmanın bitmek tükenmek bilmeyen yaftası ve acısı.

Ethem’in, Mehmet’in ve Medeni’nin annelerinin yüzünde hep aynı canımı parçalayan acı var. Şimdilerde oğluma her sarıldığımda içimi yakan bir acı bu. Her ne sebeple olursa olsun, canından can gitmesinin acısını ancak yaşayan bilir belki ama, annelerin en azından o acıyla empati kurmasının mümkün olacağını düşünürdüm. Yanılmışım!

Gezi Direnişimiz başladığından beri bana ve direnişçi anne-dostlarıma yapılan her karşıt yorum, her hakaret, her küfür yaşadıklarımıza hep aynı ortak pencereden bakıyor. Biat kültürünün cahillikle birleştiği noktadaki insan sevgisizliği başka hiçbir şeye benzemiyor. “Benden olmayan yaşamasın” kuralı pis pis sırıtıyor o yorumlarda.

Öyle ağır yorumlar, öyle anlamsız yaftalar çıkıyor ki satır aralarından, hangi birine canım sıkılsın ki? “Anne halinle ne işin var sokaklarda, sana bir şey olursa çocuğuna ne olacak?” diyenler en hafifleri kaldı, “sadece kendi çocuğum için değil, tüm çocuklar için sokaktayım” demenin bile hiç anlaşılmadığı günleri geride bıraktık. Günlerdir bizi anarşiyle, terörist olup devleti yıkmaya çalışmakla, darbe isteriz çığlıkları atmakla suçlayanlardan tutun da, sapıklıkla, ahlaksızlıkla, kimin genel ahlakı olduğunu bilmediğim ahlak kurallarını çiğneyip geçmekle suçlayan, sadece bizi değil küçücük çocuklarımızı da aynı iğrençlikte yaftalarının içine çekmeye çalışan, koyu karanlık dipsiz bir kuyu gibi gelen yorumlar…

Tanımadığım yumurta kafalı piyonlardan gelen hakaretler gerçekten hiç umrumda değil. Hatta cesaretimi ve direnme gücümü artıran büyük yararları bile var. Ama o gelen yorumların içinde öyle bir grup var ki, gerçekten soluğumu kesiyor. Direnişe ve neden direndiğimize başka bir kıyıdan bakan, vicdanını bilmediğim bir evrende yitirmiş, başka annelerin ve babaların yorumları onlar. İşin en kötüsü, bazılarını tanıyorum, otizm ortak paydamızda bir ay öncesine kadar yaşamımı paylaştığım insanlar var aralarında.

Beni şimdilerde “vatan haini” olmakla suçlayan bir anne “biz seni hiç böyle tanımamıştık” diye yazıyor. Ama ben kendimi hiç saklamadım ki, sen 1 Mayıs’da gördüğüm şiddete de aynı alakasız açıdan bakmıştın zaten! Bir diğer baba, “çocuğumu önerdiğiniz doktora da götürmem artık, onun da beynini yıkarsınız bu soysuz halinizle…” diyor gizli saklı yazdığı, muhtemelen açığa yazmaktan kendisinin de utandığı yorumunda. Beni “dış mihrakların elinde oyuncak olmuş hayat kadını” olarak nitelendiren bir başka yorumun sahibi annenin fotoğraftaki tanıdık yüzüne bakıyorum, tanıyamıyorum. O başka şekilde diyor tabii de malum küfürleri buraya yazmıyorum, ayrıca cinsiyet ayrımcılığı içeren sloganları reddeden bir bilincimiz var artık! Benzeri bir başka “anne”, LGBT yürüyüşüne katıldığımızı belgeleyen çiftler fotoğrafımızın altında, “çocuklarınızı da sapık olarak yetiştirin bari” diye çemkiriyor. Yorumu ben görmeden okuyan Nazım Özgün, safça o anneye bir “sözlük” almamız gerektiğini, çünkü sapığın kelime anlamını bilmediğini söylüyor. 11 yaşındaki oğlum bile birisine “sapık” demenin bu kadar kolay bir şey olmadığını, sapkınlığın cinsiyet seçiminde değil, beynin işleyiş seçiminde olduğunun farkında, bu durumda o anne için yapacak bir şeyim kalmıyor tabii…

“Başına ne geliyorsa hep çok sevmekten…” diyor bir arkadaşım can kırıklarımı çoğaltan yorumlardan bahsedince. Sevgiden yana hiçbir zarar görmediğimi, ama insan sevgisinin kesinlikle ayrımcılıkla birlikte büyümediğini bilecek kadar sevgisizlik ve ayrımcılığa şahit oldum. Cehalet ve bağnazlık, vicdanın sesini kesiyor. Ne kendisini, ne başkasını sevemiyor aslında o kalp. Sevgisiz kalplerde ortak yaşam kültürü gelişmiyor, sevmedikçe birlikte yaşam gücümüz azalıyor, sevmedikçe anlamsız düşmanlık körükleniyor ve biz hep aynı dipsiz kuyuya düşüyoruz. Neden görmüyorlar ki artık bir kuyuda debelenmek istemediğimizi?

 Can kırıkları listem yüzünden bu yılki bahar temizliğim bir başka. İnce ince sürdürdüğüm temizlik operasyonu, yaz günleri ilerken de devam ediyor. Ben artık hayatımı temize çekiyorum, hayat paydaşlarımı ortak bir vicdanı paylaştığım insanlardan seçiyorum, hayatımdan çıkardığım insanlara üzülmüyorum ve attığım her sloganda, parkta duyduğum her sevgi yorumunda aynı şeyi hissediyorum: Can kırıklarımıza rağmen, birlikte yaşamak her şeyden daha güzel!

M.İrem Afşin

www.dunyalilar.org

Rastgele Haber

Nazi kampında bir çadır: Stuthofluların Çadırı

İnsanın insana yapabildikleri bazen zulmün ötesine geçer. Soğukkanlı bir katilin duygusal katılığının ve tepkisizliğinin çok …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir