Home / Kültür-Sanat / Dandiden Metroseksüele Bakımlı Erkek

Dandiden Metroseksüele Bakımlı Erkek

İngilizce kökü dandy olan, giyiminden davranışlarına kısacası tüm yaşantısına aşırı özen gösteren erkek demek dandi. Her ne kadar çağdaş dandiler olarak değerlendirilseler de, metroseksüellikle 19. yüzyılın dandileri arasında önemli farklar var ama…dandi

İlk modern dandi olan İngiliz George Bryan “Beau” Brummell (1778-1840) aristokratik bir kökene sahip değildi. Ancak özenli giyimi, etkileyici hal ve tavrı, elit sınıflara özgü yaşam tarzı ve sosyal manevra kabiliyeti sayesinde soylu kesimle yakın ilişkiler kurmuş, kral naibiyle yakın arkadaş olmuştu. Çok pahalı ve gösterişli elbiseler yerine son derece sade, koyu renkli elbiseler giyiyordu. Ancak giysilerinin kumaşı, kesimi mükemmeldi, elbisesi vücuduna tam olarak oturuyordu. Brummell hem vücudunun hem de elbisesinin temizliği konusunda son derece titizdi, her zaman tıraşlıydı. Stile ilişkin bir tür züppelik yaratan Brummell saf bir erkek şıklığı idealini temsil etmekteydi.

BrummellEngrvFrmMiniatureCiddi, soğuk, mesafeli, resmi tavırlı idi, sosyal ortamlarda hep ölçülü davranır, asla soğukkanlılığını kaybedip sinirlenmezdi. Yerleşik âdetlerden sıkılıp bunlarla inceden inceye alay eden Brummell tasarlanmış bir ironiye sahipti. Belirgin bir biçimde “efemine” bir tavır sergilememesine karşın, cinsel kimliğine ilişkin bir muğlaklık hissi uyandırıyordu!

Çalışmayan ve masraflı bir yaşamı olan Brummell’in parası bir süre sonra bitti ve Brummell 1816’da alacaklılarından kaçarak Fransa’ya gitti. Etrafında bir hayran çevresi oluşan Brummell onlarca yıl boyunca Fransa’da modayı etkiledi. Ekonomik durumunu düzeltemeyen Brummell 1840’ta beş parasız bir halde frengiden öldü.

Brummell’in İngiltere’deki etkisi ise 1830’lardan sonra azalmaya başladı. Viktoryen dönemde Brummell efemine olduğu, erkeksi olmadığı, gerekçelerle eleştirildi. Kadın-erkek arasındaki sınırların net bir şekilde çizilerek bir karşıtlık ilişkisi kurulduğu, çalışmanın öne çıkarıldığı bir dönemde “efemine,” teatral tavırlar sergileyen aylak dandiye iyi gözle bakılmıyordu. Erkeğin bedeninin cinsel boyutunun gözden uzaklaştırılmaya çalışıldığı bu dönemde bedene sıkı sıkıya oturan elbiseler, yerini vücut hatlarını saklayan bol elbiselere bıraktı.

19. yüzyılın başında Londra’da görülen dandilik  daha çok Fransa’da gözlemlenen Philip_Dawe,_The_Macaroni._A_Real_Character_at_the_Late_Masquerade_(1773)felsefi dandilikten farklı olarak- sosyal dandilikti. Dandiler kulüplere, salonlara gidiyor, etraflarında bir hayran kitlesi oluşturuyorlardı. Dandi bazı açılardan kadına benzemekteydi. Eril söylemin kadın bedenini bakışın yegâne nesnesi haline getirmek istediği bir dönemde dandinin beğenilmek amacıyla bedenini -ciddi, mesafeli, kültürle donanmış bir biçimde de olsa- güzel bir sanat objesi olarak ortaya sürmesi toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin bir muğlaklık yaratıyor ve bu durum Viktoryen ahlakın savunucularını rahatsız ediyordu. Aslında dandi toplumsal normları ihlal eden biri değildi; sıkıcı kurallara karşı ironik bir tavır sergilese de, bu kurallara saygılıydı. Dandi, kendi sınırlarını dışa karşı iyi bir şekilde koruyan, dışarıdan gelene karşı “geçirgen olmayan” eril burjuva bireyinin birçok özelliğini taşıyordu.

Balzac 1830’da yazdığı “Trake de la vie elegante” başlıklı yazıda kendini bir dandi haline getiren insanın bir yatak odası mobilyası, bir manken haline geldiğini söyleyecekti. Dandi mekanik bir soğukluğu, robotvari bir bedeni simgeliyordu. Öte yandan kendini bir meta olarak kuran dandi, etrafını güzel şeylerle ve dekoratif insanlarla doldurmakta, sosyal adalete sırtını dönmekteydi. Ellen Moers’a göre dandi bir meta fetişti, tüketilebilir bîr gösteriydi.

Hem gerçek kişiler hem de roman kahramanları olarak dandilerin hemen hemen hepsi erkekti. Michel Onfray dandiliğin sürekli bir isyan hali, sürüye uyum göstermeye karşı çıkma ve bireye övgü anlamına geldiğini söyleyecekti. Dandi sıradan olana karşı kendi orijinalliğini yaratmak, giyimiyle, davranışlarıyla, konuşmasıyla, kültürüyle, hobileriyle kendini bir sanat eseri olarak kurmak istiyordu. Ellen Moers’a göre, dandilerin tavırları ve pozları gitgide materyalistleşen toplumun bir örnekliğine, vulgarlığına, vasatlığına karşı duydukları tiksintinin dışavurumuydu. Dandi yapmacık bir kibarlığa, soğukkanlılığa, “serbest zaman zarafetine” sahip biriydi. Dandiler kan bağlarına ve aristokratik unvana dayalı olmayan bir tür kültürel seçkinciliğe yönelmişlerdi. Burjuvazinin eşitlik sloganı karşısında dandi bireysel farkını öne çıkarıyordu.

1830’lara kadarki dönemde, her şeyi düzleyen sanayi kapitalizmi ve kitle kültürü henüz dandiyi boğacak ölçüde gelişmemiş, eğlence endüstrisi “dandiye rakip olarak” kadın performansçıyı henüz kitleler önünde sahneye çıkarmamıştı! “Farkları eşitlemek,” kitle kültürü yaratmak yönünde ilerleyen kapitalist sosyallik “sosyal hayat dandiliğinin” sonunu getirecek, dandi bu sefer gerçekten “a-sosyalliğe” itilecekti. Fransa’da 1848 devrimi sırasında barikatlarda savaşan Baudelaire daha sonraki dönemde kalabalıkları gözlemlemekle yetinecekti. Baudelaire dandiliğe daha çok estetik/felsefi bir yaklaşım getiriyordu. Baudelaire’in “asıl kahramanı” dandi değil aylaktı! Dandi estetik, kültürel yeteneklerini bakılmak, seyredilmek için kullanırken, aylak bakmaya, gözlemlemeye yönelikti.

Birincisi “sosyal teşhirciyken,” ikincisi “sosyal gözlemciydi”! Jessica R. Feldman’ın söylediği gibi, dandi hem yüceliğini sergileyeceği hem de karşısında mesafe oluşturacağı bir izleyici kitleye muhtaçtı. Aylak ise neredeyse fark edilmeden içinde dolaşacağı, gözlemleyeceği bir kalabalığa ihtiyaç duymaktaydı. Öte yandan dandi ile aylağın ortak yanları da vardı. Her ikisi de kendisini rafineleştirip eğitmiş, sıradan olana karşı “soylu bir üstünlük” edinmişti. Her ikisi de çalışmaya, faydalı olmaya, doğal olana karşıydı. Baudelaire -erkek- dandiyi yapay, saf güzellikle; kadını ise doğal, kontrolsüz cinsellikle ilişkilendiriyordu. Ona göre kadın acıkıyor, susuyor ve düzülmek istiyordu. Kadın iğrençti, her zaman vulgardı. Kadın dandinin zıddıydı. Baudelaire kadınların aktif bir estetik özne olamayacağını düşünüyor, Paris kafelerinde oturan kadın dandileri aptal olarak görüyordu.

Öte yandan Baudelaire’in 1863’te yayınlanan “Dandi” başlıklı yazısı ilginç saptamalar içermekteydi. Baudelaire’e göre dandilik yasaların dışında bir kurumdu, ama kişiliklerinin bağımsızlığı ne olursa olsun bütün dandilerin uydukları katı yasalar vardı. Dandilik bir tür dindi, en katı manastır kuralları bile dandilik öğretisinden daha zorba değildi. Başkalarını şaşırtmaktan zevk alan dandi hiçbir zaman şaşırmamış olmaktan gelen kibirli bir doyuma sahipti. Dandinin karakterinin güzelliği hiçbir şeyden heyecanlanmamaya kesin kararlı olmaktan kaynaklanan soğuk görünüşte yatmaktaydı. Maalesef her yeri kaplayıp her şeyi eş düzeye getiren demokrasinin yükselen suları, insan onurunun bu son temsilcilerini boğmaktaydı. Baudelaire yazısında dandiliğin aşırı bir üst baş bakımı, giyim kuşam düşkünlüğü olmadığını, başkalarına benzememe gereksinimine dayandığını, çöküş dönemlerindeki son yiğitlik parıltısı, batan bir güneş olduğunu, dandinin başkaldırmaya yöneldiğini söyleyecekti.

Oscar Wilde

Wilde kitle kültürünün, medyanın geliştiği bir dönemde, yaşamını bir sanat eseri olarak kurmak isteyen bir dandiydi. Elisa Glick‘in “The Dialectics of Dandyism” başlıklı yazısında dile getirdiği gibi, Wilde kitleleri hor görüyor, kitle kültüründen kaçmayı arzuluyordu. Ancak yazılarıyla hayatını kazandığı için, basına ve izleyici kitleye muhtaçtı. Bilimsel rasyonaliteye, çalışmaya, faydalı olmaya karşı çıkan dandi, faydasızlığım kamuoyuna satmak zorundaydı! Bazen -edebi kariyerinin ilk döneminde olduğu gibi- reklamını yapmak için “abartılı” elbiseler giyiyor, bazen de alaycı pozları, nükteleri, zekâsı ve parlak konuşma yeteneğiyle kamuoyunun ilgisini çekiyordu.

Wilde, 1881’deki ABD turunda yaptığı konuşmalarda materyalist vulgarlığı eleştirecekti. Wilde “ıvır zıvırı” önemsiz bulmuyor, değersiz görünen küçük şeyleri ciddi olarak ele almak gerektiğini, yaşamın tüm ciddi şeylerine de iyi tasarlanmış bir sıradanlıkla yaklaşmak gerektiğini söylüyordu.  Wilde insanın hayattaki ilk görevinin mümkün olduğunca yapay olmak olduğunu söylüyordu. Sistemin doğal olgular olarak sunduğu ahlakı, duyguları ve dürüstlüğü güvenilmez buluyor, doğal olanı yadırgatmak için yüzeyin, biçimin önemli olduğunu düşünüyordu. Ciddi konularda önemli olan şeyin dürüstlük değil stil olduğunu söyleyecekti.

Özcülüğe karşıydı Wilde, her kimliği yapay bir kurgu, maske olarak görüyor, kalıcı, tutarlı bir kimliğe sıcak bakmıyordu. Ona göre katı, sahici bir kendilik fikri naifti. Zeki insanların kendileriyle çeliştiklerini düşünüyor, doğal olmayan, çok katmanlı bir anlam, bir kamp gerçekliği yaratmak istiyordu. Wilde erkek ile kadını net sınırlarla birbirinden ayıran egemen toplumsal cinsiyet kategorilerini sorguluyor, pozuyla doğal kabul edilen cinsel kimliklerin aslında birer toplumsal kurgu olduğunu gözler önüne seriyordu. Wilde’a ateş püsküren İngiliz muhafazakâr orta sınıf, yaratıcılığın “efemine doğasını” bir türlü kabul edemiyordu. Ancak Alan Sinfield’ın da belirttiği gibi Wilde ve diğer dandiler aylaklıkla, efeminelikle, ahlaksızlıkla, sefih ve aşağılık olmakla eleştiriliyorlardı, ama suçlamalar arasında eşcinsellik yoktu, ilk kez 1895’te Wilde’ın duruşmalarıyla birlikte kamuoyu nezdinde eşcinselliğin adı konuldu. Daha önce psikiyatri literatüründe kullanılan eşcinsel kavramı İngiliz dilinde yaygın olarak kullanılmaya başladı. Wilde iki yıl hapis cezasına çarptırıldı ve 1900’de, kırk altı yaşında beş parasız olarak ucuz bir otel odasında öldü.

Dandiliğin düşüşü

Dandilik XX. yüzyıl başlarından itibaren düşüşe geçti. Bunda yaratıcılığın eşcinsellikle olan ilişkisinden endişe duyan muhafazakâr orta sınıfın, erkeksi değerleri toplumda egemen kılmak istemesinin payı vardı. ABD’de yüzyıl başlarındaki egemen söylem erkekliğin, ahlakın, erkeksi bir cesaret ve görev duygusunun güçlendirilmesini hedefliyor, güçlü, kaslı erkek imajı yaygınlaştırılmaya çalışılıyordu. Rafine aydınların halktan koptukları, yozlaştıkları öne sürülmekteydi. Öte yandan yüzyıl başlarında gelişmesi hızlanan eğlence endüstrisi kadın oyuncuyu, müzikhol şarkıcısını, kadın dansçıyı sayıları gitgide artan izleyicilerin önünde sahneye çıkarmaktaydı. Egemen kültürün temsilcileri dandinin verili erkeklik modelini aşındıran teatral gösterisinin kamuoyunu olumsuz bir şekilde etkileyeceğini düşünüyor, kadın starı yegâne seyirlik nesne olarak kurmak istiyordu, Dandi bu gelişmeye karşı koyabilecek durumda değildi, kitle kültürüne karşı şu ya da bu ölçüde elitist, mesafeli, muğlak bir duruşa sahipti, kendini vererek bu kültüre katılamıyordu.

Sonuç olarak kültür endüstrisi, orijinallik iddiasındaki dandinin kamuya yönelik gösterisinin gerçekleşme koşullarını büyük ölçüde ortadan kaldırdı. XX. yüzyıl boyunca dandilik çeşitli yerlerde ortaya çıktıysa da, etkin bir varoluşa sahip olamadı, kadın dandilerin sayısı sınırlı kaldı. 1930’lar sonrasında Hollywood filmlerinin çoğunda dandi zayıf düşmüş erkekliğin göstergesi olarak, daha sonraki dönemlerde ise seri katil ya da cinsel sapık olarak sunuldu. Modern toplumun erkeksiliği öne çıkaran söylemi erkek bedeninin giysi ve bakımla estetikleştirilmesini sınırlıyor, eşcinsellikle ilişkilendiriyordu. 1970’ler sonrasının her şeyin estetize edilmeye başlandığı postmodern toplumunda doğal olan güç kaybederken yapay olan öne çıktı, yüzey, dış görünüş, stil önem kazandı. 1970’lerin gey kültürü bedene ilişkin kendi tarzını yarattı. 1980’lerde maço erkek tipinin gerilemesi ve artan ticarileşmeyle birlikte ana akım kültür erkek bedeninin estetikleştirilmesi lehine esnekleşti. “Postmodern dandinin”, metroseksüelin ortaya çıkması 1990’larda gerçekleşti.

Metroseksüel

1994’te ilk kez metroseksüel kavramını ortaya atan İngiliz gazeteci Mark Simpson‘a göre eskinin heyecansız, kayıtsız, kendini yadsıyan, mütevazı, gösterişsiz heteroseksüel erkeği kendisi için yeterince alışveriş yapmıyor, kazandığı parayı harcaması için karısına veriyordu. Metroseksüel erkek ise imajıyla yakından ilgilenmekte, zamanının ve parasının önemli bir kısmını görünüşü ve yaşam tarzı için harcamaktaydı. Tüketimcilik ideolojisinin büyüsüne kapılmış metroseksüel, kişisel imajını yüksek klasik kültüre değil, reklamlarda ve dergilerde gördüklerine dayanarak kurmaktaydı. Metroseksüellik ana akımın ve kitlesel tüketimin dışına çıkmayan vulgar bir olguydu ve erkek bedeninin tümüyle ticarileştirilmesini temsil etmekteydi. Metroseksüellik kimlikle ilgili bir tür endişeyle, erkeğin “güçten düşmesiyle”, “erkeksi olmayan” arzularla ilişkiliydi.

David Beckham’ın en ünlülerinden biri olduğu metroseksüeller genellikle heteroseksüel, genç erkeklerdi ve bazılarının fotoğrafları gey dergilerinin kapaklarında yer alıyordu. Metroseksüel için söylenenler, onun erkek kimliği içinde rahat edemediği, kadınsı bir yanının bulunduğu yönündeydi. Metroseksüel -bacaklarındakiler hariç- vücudundaki kılları aldırıyor, parfüm, yüz ve cilt kremleri, kozmetik ürünleri kullanıyor, solaryuma, güzellik enstitülerine, jimnastik salonlarına gidiyor, saatlerce alışveriş yapıyor, vücuduna oturan elbiseler giyiyor, giydiklerine ve taktıklarına aşırı özen gösteriyordu. Metroseksüellik büyük kente ait bir olguydu ve daha çok beyaz yakalılara, genç profesyonellere hitap ediyordu. Genellikle narsisist özellikler gösteren metroseksüeller, eskiden kadınlarla ve eşcinsellerle ilişkilendirilen bir estetiği sahiplenmiş görünüyorlardı.

Her ne kadar çağdaş dandiler olarak değerlendirilseler de, metroseksüelle XIX. yüzyılın dandisi arasında önemli farklar vardı. Dandi bireysel olanın, orijinal olanın peşindeydi ve her şeyi düzleyen kitle kültürüne, seri olarak üretilen metaların dünyasına karşı mesafeliydi. Marka giyen metroseksüel ise bireyler için “imaj paketleri” yaratan tüketim kültürünün bir parçasıydı. Metroseksüelin imajı ürünün imajı, kimliği markanın kimliğiydi. Cinsel kimliğine ilişkin “muğlak” görünüşe gelince, bu heteroseksizmin, kendini yenileyerek güçlendirmek amacıyla -geçmişte baskı altında tuttuğu-gey kültürüne ilişkin bazı öğeleri çarpıtıp eklektik bir şekilde bir araya getirerek kendine mal etme çabasının bir ürünüydü.

Yaşar ÇABUKLU

Dünyalılar

 

Rastgele Haber

Demiryolu Çocukları

Demiryolu bize özgürlük duygusu veriyordu, çünkü raylar hep uzaklara akıyor, düşlerimizi birlikte götürüyor ve uzaklara …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir