Home / Çevre / Devedikeni olmadan ‘milli irade’ olur mu?

Devedikeni olmadan ‘milli irade’ olur mu?

Türkiye’nin toplumsal hafızasına son 30 yıldır en çok terör ve şehit haberleri kaydedildi. Bugün ‘açılım’ ve ‘süreç’lerle iktidar ve yandaşları 30 yıldır sürdürülen toplumsal yıkımdan siyasi ve ekonomik rant elde etmenin peşinde. Dün kan ve baruttan rant elde edenler, bugün çimento ve betondan beslenecekler. Süreç’le birlikte silahların sustuğunu söyleyenler, ülkenin barut kokan bölgesine çoktan yeni ‘yıkım’ ekiplerini göndermeye başladılar.

Yıkılan devasa bir kültürün üzerine, iktidar eliyle son on yılda dikilen ucube anıtı beton anıtlarıyla ‘TOKİ cumhuriyeti’ne dönüştürülen ülke coğrafyası Moğol istilalarından bu yana gördüğü en büyük saldırıyı yaşıyor.

Hititler’den Selçuklu’ya, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e aktarılan kültür mirası, uluslararası kirli sermayenin hacminin büyütülmesi için kurban ediliyor. “Büyüme” ve “kalkınma” yalanıyla, tarihten silinecek olan 10 bin yıllık Hasankeyf, TOKİ’nin ‘keyfine’ göre, üstelik de kendilerine ‘muhafazakâr’ diyen muktedirler eliyle yeni bir utanç abidesine dönüşüyor.

Torosların kadim çocukları Yörükler’in, Roma’dan bu yana yürüdükleri kadim yollar, taş köprüler, anıtsal kayalar ve her birine tanrısallık atfedilen yüce dağlar yıkım ekibinin dinamit sesleriyle sarsılıyor.

Avşarlar’ın, Türkmenlerin, Oğuz’un çocuklarının ve bu toprakları bin yıldır yurt edinen tüm kavimlerin varlığını borçlu olduğu tüm değerler birer birer kapitalizme gelin ediliyor!

Dadaloğlu’na, “ferman padişahınsa, dağlar bizimdir” cümlelerini kurduran özgüveni sağlayan coğrafya ve o coğrafyanın yarattığı benzersiz biyolojik zenginlik, büyük bir kıskançlıkla tarumar ediliyor. Sular, ‘derebeyleri’ne, madenler küresel baronlara…

Dün özgürlük türkülerinin, söylendiği, coşkun çığlıkların atıldığı, keçi sürülerinin adımladığı Kayseri’nin ulu Erciyes’inde, Antalya’nın görkemli Beydağları’nda, Rize’nin başı bulutlu Kaçkarlarında iş makinelerinin paletleri dolaşıyor. Trabzon’un, Erzurum’un dillere destan yaylalarını inekler yerine beton taşıyan kamyonlar arşınlıyor. Isparta’nın, Burdur’un, Antalya’nın dağları peynir kalıpları gibi kesilerek ‘istihdam’ ve ‘refah’ yalanıyla Çinli tüccarların kasalarını doldururken, Karamanlı mermer işçilerine ‘mezar’ olan taşlar, Arap Şeyhlerinin saraylarına kaplama yapılıyor…

Ulukışla’nın kirazına siyanür, Kırkağaç’n kavununa arsenik!

Buğdaydan, incirden, üzümden ve zeytinden bir ülke kuranların çocuklarının şimdi kendilerine, “gerçekten her şey iki ağaç için mi başladı?” sorusunu sorması gerekmiyor mu?

Bir halkın, onurlu ve özgür bir ‘ulus’ olma sürecinde göz ardı edilemeyecek kadar önemli bir değer olan doğası ellerinden kayıp giderken, “yerine şu kadar milyar fidan diktik” söylemleriyle oyalanması mümkün olabilir mi?

15 yaşındaki bir çam fidanına bakıp, “bunun yaşı evlilik çağına gelmiş, evlendirmek lazım” diyebilen bir başbakan tarafından yönetilen bir halkın sabrının dibi neresidir?

Kendisini yaşadığı coğrafyaya karşı sorumlu hisseden her yurttaşın bu sorulara verebilecek dürüst bir yanıtı yoksa, hepimize geçmiş olsun!

Ancak kendimize verebileceğimiz o dürüst yanıtları çoğaltabilmenin tek yolunun, ülkeyi tarumar eden ‘yıkım ekibi’ne ortak bir toplumsal iradenin oluşturulmasıyla mümkün olacağı gerçeğini bir kenara koyalım.

Taksim Gezi Parkı olaylarının ardından ortaya konulan Milli İrade Bildirisi’ metnini okuduğumda aklımdan ilk geçen kavramlar bunlar oldu. “Ot, böcek, çer çöp” diye küçümsenmeye çalışılan, gözden ırak tutulan doğanın gerçeği, bir ulusun varoluş gerçeğinden ayrı düşünülemez. ‘Kalkınmacı’ söylemin türküsünü söyleyerek binlerce yılın geleneğiyle sürdürülen ‘geçimlik’ yaşamların ortadan kaldırılmasına sesini yükseltmeyen ‘aydın’ların en büyük günahlarından biri, yaşadığı coğrafyanın değerlerine yabancılaşmasıdır.

Bütün bunların en çarpıcı sonuçlarını, yalnızca ‘bayrak bağımsızlığı’nın söz konusu olduğu batı sömürgesi ülkelerde gördük. Doğası ve kaynakları vahşice yağmalanan bu ülkelerin Oryantalizmin çerçevesini belirlediği sahte bir ulusçuluk akımıyla kendilerini sömürenlere karşı yine onların diliyle ‘mücadele’ etmelerinin yarattığı trajik sonuçlar toplumsal hafızalarına “yenilgi” olarak kaydedildi!

Bizim coğrafyamızın kabullenemeyeceği tek şey yenilgidir! Devedikeninden kahve, süpürgeotu tohumundan ekmek yapmasını bilen bir halkın yaşadığı coğrafyayı yenmenizin tek yolu, bu değerleri onun elinden almaktır!

Türkiye sathında iktidar eliyle eş zamanlı olarak başlatılan yıkımın görünmeyen yüzünde işte bu gerçek vardır. Üzerinde yaşadığı coğrafyanın verdikleriyle çöken bir imparatorluğun küllerinden kendi kendine yetecek bir ülke kurmayı başaran bu halk, değerlerinin elinden alınması karşısında kısır tartışmalarla ömür tüketemez!

Çünkü devedikeni ve süpürgeotunu da kapsamına almayan bir iradenin ‘milli’ olmasını beklemek, yenilginin başlangıcıdır…

Yusuf Yavuz

http://gazeteciyazaryusufyavuz.wordpress.com

Dünyalılar

Rastgele Haber

Işıyan Çöpler

Gelecek kuşaklara mirasımız; ışıyan çöpler başımıza bela oldu… Nüfusun hızla artması sebebiyle, artan enerji ihtiyacımızı …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir