Arka Bahçemiz

Devlet Dersinde Öldürülen ve Öldürülecek Çocuklara…

“Bu kara mermerin altında

Bir teneffüs daha yaşasaydı

Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür

Devlet dersinde öldürülmüştür…

Ece Ayhan’ın dizelerini mırıldanıyorum içimden, sessizce… Aslında avaz avaz haykırmak, “ölmeyin çocuklar” diye bağırmak, S.O.S. çığlığımı herkese duyurmak istiyorum.

 Malatya, Maraş, Çorum, Sivas… Bugün; gençliğin ateşli heyecanı, hesapsız özverisi, masum pervasızlığı ve haklı öfkesiyle meydanları dolduran, kimisi devlet dersinde savrulan, hırpalanan, geleceği kararan, kimisi can veren çocuklar henüz doğmamışlardı; anneleri, babaları çocuktu daha. 1977’ydi , 78’di, 79, 80’di.Türkiye kanlı kırımlar yaşadı, binlerce insan öldü, öldürüldü. Toplum masumiyetini yitirdi, ortasından yarıldı, toplumsal doku çürüdü, çürüme yüreklere, vicdanlara uzandı. 12 Eylül’ün tankları, postalları ülkenin geleceğine de ipotek koyarak toplumu ezip geçerken açılan fay hatlarında zehirli bitkiler filizlendi.

 O kırım, katliam günlerinde, ülke önce kaosa, sonra kanlı çatışmalara sürüklenip dışardan CİA, içerden faşizan sağ – büyük sermaye destekli askeri darbe ortamı adım adım yaratılırken, bu ortamın sahnenin önündeki aktörleri birbirlerini öldüren sağcı ve solcu gençlerdi. Oyunun adı sağ-sol çatışmasıydı. Bir tarafta darbenin kışkırtıcısı o dönemdeki MHP ve Ülkü Ocakları, öte tarafta devrim için silahlı mücadeleyi savunan örgütler ile silahlı mücadeleyi reddetseler de o koşullarda aynı cephede yer alan sosyalistler, sosyal demokrat, halkçı sol vardı.

 Yıllar yıllar sonra, sağcı-solcu diye birbirlerini öldürenlerin kimler tarafından nasıl tahrik edildiklerini, büyük provokasyonun nasıl tezgâhlandığını, aynı silahın bir sağcıların, bir solcuların eline tutuşturulup sağcının da solcunun da nasıl aynı silahla öldürüldüklerini zamanın aktörlerinin, örgüt yöneticilerinin ağzından dinledik. Yıllar sonra erişilebilen belgeler, tanıklıklar, iç hesaplaşmalar, itiraflar bir gençlik kuşağının ve bütün ülkenin, planlı şekilde nasıl heder edildiğini gözler önüne serdi. Derin ya da sığ devlet dersinde, çocuklar (hepimiz) hem kullanıldılar hem de sağ sol bakılmadan öldürüldüler. Oysa onlar “komünizme karşı vatanın-milletin bölünmez bütünlüğünü korumak için” ya da “ezilen sömürülen halkların iktidarını devrimle gerçekleştirmek için” vuruştuklarını sanıyorlardı.

 Provokasyon en zayıf noktayı hedefler

12 Eylül darbesine doğru dolu dizgin giderken, özellikle biz sol kesimdekiler provokasyonlardan, MİT- CİA parmağından, tahriklerden söz etsek de kendimizi tahriklere karşı şerbetli sayıyorduk. Devrimci provokasyona gelir mi hiç! Sağda vuruşanlar ise Allahsız komünistlere, Haçlı ordularına karşı İslamiyet ve Türklük adına kutsal bir savaşın içinde sanıyorlardı kendilerini. “Hira dağı kadar Müslüman, Tanrı dağı kadar Türk” olanları kim kandırabilirdi ki! Oysa iki tarafta da provokatör ajan kaynıyordu.

 Sağ-sol çatışması Kahramanmaraş’ta, Malatya’da, Çorum’da, Sivas’ta “sağcı”ların kullanıldığı devlet destekli Alevî katliamına dönüştüğünde artık çok geç olmuştu. Ezici çoğunluğu Alevî ve solcu olan binlerce insan öldürülmüştü. Devletin derinliklerindeki Sünnî Türk damar, sağ-sol çatışması adı altında Sünnî- Alevî mezhep çatışmasını körüklemeyi, yangının kundakçılığını da milliyetçi Sünni gençliğe yaptırmayı başarmıştı.

 Provokasyonlar kıvılcımın büyük yangınlara dönüşebileceği en zayıf noktalarda tezgâhlanır. Dinsel inançlar, etnik kimlik farkları ve mezhep ayrılıkları bu zayıf noktaların başında gelir. Zaten hassas ve uyarılmış ortamlarda kıvılcımı çakmak kolaydır. Hava elverişliyse, öfkeli ve gergin kalabalıklar üzerlerinde hissettikleri basınç yüzünden patlamaya hazırsa; bir söylenti, bir küfür, bir taş, atılan bir tek kurşun yeterli olur bazen.

 Kalhramanmaraş’ı, Çorum’u, Sivas’ı, provokasyonun Alevilik üzerinden yürütüldüğü benzer olayları hatırlamamın nedeni Hatay’da olup bitenleri endişeyle, korkuyla, biz bu filmi 35 yıl önce görmüştük, ürpertisiyle izliyor olmam. Biliyorum: “O günler geride kaldı, dünya değişti, Türkiye değişti, cepheler farklılaştı, sağ-sol çatışması yok artık, vb.” gibi itirazlar gelecek. Belki hepsi doğru ama, hangi iktidar döneminde olursa olsun, -ister Kemalist ister Müslüman muhafazakâr- Sünnî Türk T.C. devletinin ne refleksleri ne de yöntemleri değişti. Sahneye, 1970’lerin Ülkücü milliyetçilerinin yerine AKP’yi ve onun kolluk kuvvetlerini, karşısına da içinde her rengi, her düşünceyi, her kesimi barındıran memnuniyetsizleri, muhalifleri koyun; aynı oyunu metni fazla değiştirmeden yeniden sahneyebilirsiniz.

 Bakın kıvılcım aynı noktadan: Alevilik üzerinden çakılıyor. Gezi olaylarının artçıları sayılabilecek protesto eylemleri özellikle Alevilerin yoğun olduğu Antakya gibi, ya da büyük kentlerin yine Alevi yoğunluklu semtleri -örneğin İstanbul’da Gazi mahallesi- gibi yerlerde sert biçimde sürüyor. Buralarda devlet şiddeti bir çeşit hınç alma ve ezme operasyonuna dönüşürken sokaklara, meydanlara dolan göstericilerin bu şiddete tepkileri de şiddete şiddetle mukabele tarzında oluyor. Tam bu noktada da farklı mihraklardan kaynaklanan farklı amaçlı kışkırtmalar, tahrikler kol gezmeye başlıyor. Çocuklarımız, gençlerimiz ölüyor, öldürülüyor. En acısı da bu ölümler kaos ve destabilizasyon ortamından kendi acentalarını hayata geçirmek için yararlanmaya çalışanlar tarafından vicdansızca kullanılıyor. Kimileri; “Durun çocuklar, gençler! Devlet dersinde öldürülmeyin” diye haykıracak yerde, olayları kışkırtıyor.

 S.O.S. Hatay! S.O.S. Türkiye!

Barındırdığı nüfusun etnik, dinsel, mezhepsel çeşitliliği; Suriye bağlantılı Nusayrilerin (Arap Alevileri) ağırlığı; faşizan milliyetçi yapılar yanında 80 öncesinden kalma onlarca sol örgüt ve düşüncenin (çoğu artık nostaljik de olsa) varlığı; bunlara ek olarak son iki buçuk yıldır süren ve bölgenin toplumsal dokusunu altüst eden Suriye savaşı Hatay’ı Türkiye’nin en kritik, her türlü istikrarsızlaştırmaya, dolayısıyla provokasyonlara en açık noktası haline getirmiş durumda.

 Gezi depreminin artçılarının Antakya’da neredeyse asıl deprem kadar güçlü sarsıntılarla sürmesi tesadüf değil. Son olaylarda öldürülen çocuklarımızın üçü Antakya’nın Alevi ağırlıklı Armutlu’sundan. Suriye sürecinden bu yana; Reyhanlı’da onlarca cana mâl olan şiddet eylemi gibi, Suriyeli mültecilerle sürtüşmeler gibi, El Kaide bağlantılı radikal cihatçı örgütlerin bölgede yarattıkları huzursuzluk gibi nedenlerle büsbütün hassaslaşmış bölgede Alevîler zaten diken üstünde. Öteden beri Cumhuriyetçi ve sol kimlikleriyle tanımlanan Alevilerin Sünnî kimlikli AKP iktidarına tepkileri ve güvensizlikleri Hükümetin basiretsiz Suriye politikasının da etkisiyle artmış durumda. Alevî kimliğinin ve Alevilerin eşit yurttaşlık temelinde inanç özgürlüğü ve hak taleplerinin gündemde ilk sıralara yükseldiği böyle bir dönemde Hatay/Antakya Türkiye’nin yumuşak karnı.

 Türkiye’ye karşı, bölgeye karşı, AKP iktidarına karşı, hatta muhalefete, örneğin CHP’ye karşı kimin ne planı varsa, bölge bu planları kolaylaştıracak tahriklere elverişli bir zemin sunuyor. Suriye muhalefeti, Özgür Suriye Ordusu, provokasyonlarını bölgede tezgâhlıyor; Esad da onlardan geri kalmıyor. Derin devlet Alevîlerî en kolay orada alanlara sürebiliyor ve kolluk güçleriyle öldürmeye varan uğursuz tahriklerden kaçınmıyor. Kendilerine sol diyen, ama ne solla, ne özgürlüklerle, ne demokrasiyle ne de Alevî kimliğinin tanınmasıyla derdi olmayan bir takım örgütler, bölge gençliğinin heyecanlarını, umutlarını, tepkilerini, halkın haklı öfkesini kullanarak ve kimler tarafından kullanıldıklarının bile farkında olmadan olayları orada körüklüyor.

 Nihayet, mevcut iktidarı antidemokratik yollardan düşürmek için cuntacı darbeci heveslerinden hâlâ vazgeçmemiş kod adı Ergenekon olan birileri ne ironiktir ki yine sol çakarak bölge halkının muhalefetini kendi kuyruklarına takmaya çalışıyorlar. Öldürülen çocuklarımızdan birinin acılı annesi son mitinglerden birinde konuşturulurken oğlunu bu “davada” şehit verdiğini söyleyip gençleri onun yoluna çağırıyor. Benim kanım donuyor, çünkü benzer sözleri defalarca işitmişliğim var, çünkü ne olduğu bilinmeyen ve çoğunlukla iktidar mücadelesinin tarafları arasındaki mücadelenin adı olan bu davalar uğruna daha ne kadar çocuğumuzu kurban edeceğimizi düşünüyorum. O anne ile birlikte oğlu için, genç ölümüz için ağlarken, gençliğin en güzel duygularını, en saf değerlerini, masumiyetlerini kendi planları için kullananlara lanet ediyorum.

 S.O.S.! Cumhurbaşkanı, Başbakan, AKP Hükümeti; provokasyonun devlet ayağını Sünnî bağnazlığınız, Alevî hassasiyetlerini hiçe saymanız, oy ve iktidar hesaplarınızla, demokratik haklara, kitlelerin protestolarına tahammülsüzlüğünüzle sizler yaratıyorsunuz. Provokasyonun öteki ayağında ise, yetti gayrı diyen tepkili, muhalif kitleleri, özellikle de Alevî gençleri sol ve devrim gibi en yüce değerleri sömürerek kendi antidemokratik planlarının parçası yapmaya çalışan odaklar var: Ölümleri bile siyasî ranta çevirmeye çalışanlar…

 Şimdi acilen durup düşünmeli, cinnet ortamından çıkıp sükûnet bulmalıyız. Çatışmak, ölmek, öldürmek yerine konuşmalıyız, çözüm aramalıyız. Çözümün yasakta, şiddette, çatışmada değil hak ve özgürlüklerde, barış ve uzlaşmada olduğunu çok geç kalmadan hatırlamalıyız.

Türkiye S.O.S veriyor, duyuyor musunuz?

 Oya Baydar

 

Dünyalılar

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu