Home / Güncel / Diktatörün Psikolojisi

Diktatörün Psikolojisi

Aşağılayan, azarlayan, küçümseyen, horgören, rencide eden, damgalayan, ötekileştiren, kamplaştıran, buyurgan biri Tayyip Erdoğan. İktidarını sağlamlaştırıp gücünü arttırdıkça bu özelliği öne çıktı, üslubu değişti. Kullandığı sözcükler hala kulağımızda çınlıyor: “Al ananı git! alçaklar! Hainler! Bölücüler! Provokatörler! Çapulcular! Ayyaşlar! Alkolikler! Vandallar! Bunlar var ya bunlar!” Sık sık yan yana geldiği muhalefet liderlerini bile “beş koyunu güdemez”, “alçak”, “adi” diye azarlayıp durdu. Partisinin yöneticileri, kendi bakanları ve milletvekilleri önünde yarı hazır olda duruyor, kendinden büyükler dahi “beyefendi” demeden adını anamıyorlar. Kibirli, hegemonyacı, narsist, burnundan kıl aldırmaz bir kişiliğe sahip olduğu her halinden belli.

Gezi olaylarından sonra bu daha da gözle görülür hale geldi: Ajan ve düşman ilan ettiği vatandaşı göstericilere hitap şekli, onları asla yapmadıkları şeylerle tekrar tekrar suçlaması, çoluk cocuk/kadın erkek demeden üzerlerine sürdüğü polisleri “kahraman” ilan etmesi ne menem biri olduğunu dünya âleme gösterdi.

“Kasımpaşalılık” raconuyla harmanlanmış otoriter tavırları, oynadığı “muhafazakar demokrat” kılıfına sığmıyor(“yaav”,  “terbiyesizlik etme lan”, ”anamızı ağlattınız”, “yok öyle 25’e simit”, “Hasan almaz basan alır”). Parti, hükümet, medya ve devlet erkânı üzerindeki hâkimiyeti burjuva demokrasilerinden ziyade çıplak diktatörlüklerle yönetilen ülkelerde görülebilen bir modele dayanıyor. Tedirginleştiği ve paniklediği zamanlarda her diktatör gibi öfkelenmekte ve anında “one minute” moduna geçmektedir.  Bugüne kadar liderlerine pederşahi bir aşkla bağlı AKP yandaşları ve liberaller dışında herkes bunun farkındaydı. Haziran ayaklanması sırasında polisin kumandasını ele almasından ve iç savaş kışkırtıcılığı yapmasından sonra despot yanını at gözlüklü liberal aydınlar bile görmeye başladı. Öyle ki adam Türkiye’yi bıraktı; CNN, Reuter, BBC gibi medya kuruluşlarını, yabancı gazetecileri, Avrupa devletlerini, Svoboda’yı, Merkel’i bile fırçaladı (“one minute”ledi). Bizim duymaya alışık olduğumuz her zamanki şeyler, uluslararası kamuoyunun hayli şaşırttı.

Bundan hareketle İrlandalı psikoloji profesörü Ian Robertson, Tayyip Erdoğan’a  “uzun süre güç sahibi olmanın ve sürekli başarı kazanmanın psikolojik faturası” olarak gördüğü “10 yıl hastalığı”nın sebep olduğu “Kibir Sendromu”  teşhisi koydu. Bunun, “Gücün beyin üzerindeki etkilerinin kokain gibi ilaçlarla büyük benzerlikleri“ olduğunu ve  “her ikisi de beynin ödül ağında kimyasal haberci dopamin aktivitesini arttırarak beynin işlevini değiştirdiğini”  yazdı.  Daha sonra muhalif medyada ve gazetelerde “iktidar sarhoşluğu ya da kibir sendromu” (H. Şahin), “iktidarın kişiselleşmesi”  (N.Göle) teşhisi koyan yazarlar türedi. Tarafçı Taner Akçam bile daha düne kadar alkışladığı Erdoğan’ı eski ABD başkanlarından L. Johnson gibi pederşahi- ataerkil bir biçimde her şeyi kontrol altında tutma arzusuna sahip olmakla suçladı ( 24 Haziran 2013).

M. Belge ise gazetecinin “neden yaptı bunları başbakan” sorusuna, “Bunu siyasi nedenlerle açıklayamıyorum. Görebildiğim kadarıyla belki tıbbi nedenlerle açıklamak lazım” dedi ama övmeyi de ihmal etmedi:

“…bu adam başarılı. Ekonomik başarılar, ordu, Sarıkızlar’ı mertçe göğüslemiş…yaptığı işleri hemen unutmayalım diyorum… Hepsi bir araya gelince bireyin ruh hali, psikolojik yapısı içinde bu iki şeyi bir arada taşımak 10 senenin ötesine zor”  (Hürriyet Pazar,  9 Haziran 2013)

Başbakanın Haziran direnişi sırasındaki saldırgan tavrı olsa olsa sosyal muhalefetin biriken öfkesinin bir noktada patlamasının ve sınıf çatışmasının birdenbire hiç kimsenin öngörmediği şekilde sıçrama yapmasının yarattığı şok ve bunun kafasına göre takılmaya alışmış hükümeti korkutmasıyla açıklanabilir. Halkın hep susacağını sanan, kundaktaki bebekten itibaren herkesi sıkı bir dini eğitimden geçirip dindar bir nesil yaratarak on yıllarca iktidarda kalacağını hesaplayan ve zaten onun içindir ki devlet başkanlığına ve Cumhuriyetin 1923’teki 100. yıl kutlamalarına şimdiden hazırlanmayı vaaz eden bir adam var karşımızda. Canla başla İslamcı-muhafazakâr, faşist-korporatist bir sistem kurmaya, toplumu mutlak hegemonyası altına almaya çalışıyor.  Askeriyeyi, polisi, MİT’i, yargıyı, YÖK’ü, bürokrasiyi, medyayı ele geçirerek sadece AKP’nin ve hükümetin değil devletin patronu haline gelmiş bir “tek adam”ın kürsüye çıkıp, “Sevgili yavrularım, kuzucuklarım” diye hitap etmesini ancak “sol”uk liberaller umabilirdi. Bu gerçeği bir yana bırakıp işi sağlık sorunları, beyin kimyasındaki değişiklikler, psikoloji,  kibir, “güç zehirlenmesi” (Fettullah Gülen) gibi şeylerle açıklamak meseleyi anlaşılmaz hale getirmekten başka bir şey değildir.

Liderlerin (ve bireylerin)  davranışlarını, tarihsel ve toplumsal koşullarla, temsil ettikleri sınıflarla, politik ortamla, sınıf çatışmalarıyla açıklamak yerine biyolojik ve psiko-fizyolojik etkenleri öne geçirmek tipik  Freudyan bir tavırdır. Haziran direnişinin bu tarz yorumu maksatlıdır: Birincisi başbakana sessiz kalarak, telefon ederek veya ilanlar vererek desteğini esirgemeyen emperyalistler (çatlaklara rağmen), dış ve iç sermaye güçleri, AKP yöneticileri,  milletvekilleri, belediye başkanları, burjuva medya, ihaleciler, rantçılar (vs.) sorumluluktan muaf tutulmaktadır. İkincisi yere göğe sığdıramadıkları başbakan karşısında ani bir U dönüşüyle tavır değiştiren liberallere gerekçe sağlamaya yaramaktadır.

Nitekim tüm liberal yazarların, kimi CHP sözcülerinin ve bir kısım akademisyenin dedikleri aşağı yukarı Hasan Cemal’inki gibidir:

“Türkiye hızla tehlikeli sulara doğru seyrediyor! Ve Sayın Başbakan, mesele sizden başkası değil”  (t24.com.tr, 17 Haziran, 2013)

Emperyalizm, egemen sınıflar bloku, neoliberal yağma politikaları “mesele” değil, “mesele” Başbakanın sertliği. Sanki başbakanın yerine Abdullah Gül,  Bülent Arınç ya da Yavaş Bekir geçse her şey yoluna girecektir. Liberal yazarımız başbakanın otoriter kişiliğini AKP’nin bir devlet partisi haline gelinceye kadar on yıldır attığı adımlardan bağımsız, kendini gazetesinden kovdurduktan sonra oluşmuş bir şey sanıyor.  M. Belge de öyle düşünüyor: Tayyip Erdoğan dönemini 2002-2012 arasındaki “ileri demokrasi aşaması”, sonrasını da  “kendi projelerini yürürlüğe koyma aşaması” diye ikiye ayırıp işin içinden çıkıyor. (Taraf, 25.06.2013) Böylece pozisyon değiştiren M. Belge değil başbakan olmuş oluyor!

Psiko-analizciler bir zamanlar da Nazi partisinin ardında emperyalist Almanya’nın ve açgözlü tekellerin durduğunu unutur, Hitler’in zorbalığını çocukluğunda babasını öldürüp annesine cinsel olarak sahip olma arzusu ya da atalarında bulunan Parkinson hastalığının etkisi gibi psiko-patolojik etkenlerle açıklarlardı. Güya Himmler’i Gestapo şefliğine götüren yolu gençliğinde şizoid obsesif-kompülsif kişiliğe sahip olması belirlemişti. Kimilerine göre de Hitler ve çevresi iktidarı ele geçiren bir “psikopatlar”, “deliler çetesi” idi.

Nasıl Alman faşizmi Hitler’in şeytanca kişiliğiyle açıklanamazsa, Erdoğan’ın ki de başına buyruklukla, tıbbi sorunlarla, kibirle açıklanamaz. Etrafında dediklerini yapan, belirlenmiş bir paradigma çerçevesinde birlikte hareket eden bir egemen sınıflar bloku, ardındaysa “ılımlı İslam” görünümün korumasının ve çizmeyi aşmamasının her şeyi çözeceğini fısıldayan bir Beyaz Saray var.

Haziran güçlerinin bileşenlerinin öfke ve nefretlerinin Tayyip Erdoğan’da odaklaşmasını doğru okumak gerek. Sokağa çıkan milyonlar sadece DİKTATÖR’ü değil, A. Gül’ü, Bülent Arınç’ı, M. Güler’i, E. Bağış’ı, K. Topbaş’ı, M. Gökçek’i, H. A. Mutlu’yu, H. Çapkın’ı da istemiyor.  Gezi Parkı, içki, kürtaj, başbakanın her şeye karışması detay. Mesele AKP iktidarı. Neoliberal politikalar, kentlerin yağmalanması, doğanın katli, açgözlü iktidarın emekçileri acımasızca sömürmesi, milliyetlerin/dinlerin/mezheplerin (vb.) cendere altında tutulması, sınavlarda ve işe almalarda yandaşlarını kayrılması, özgürlüklerin budanması ve toplumun tek tipleştirilmeye çalışılmasıdır.

Onun için, sahneye çıkan yeni devrimci güçleri yatıştıracak şey başbakanın yumuşaması değil, bu iktidarın gitmesidir.

Yaşar Ayaşlı/ Sendika.org

www.dunyalilar.org

Rastgele Haber

Başkaya: Büyük insanlık elini çabuk tutmalı

1930 ve 1980’den farlı olarak ‘nihai bir kriz’ yaşandığını belirten Doç. Dr. Fikret Başkaya “Kapitalist …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir