Home / Güncel / Diyalogda Bir Dildir

Diyalogda Bir Dildir

 Diyalog, siyasetçi için, özellikle “diğerlerine” dönük gereksinim duyduğu bir dildir. “Oy vermeyen” kitleleri yok sayıp “kamplaşma” üzerinden oy almanın doğal sınırı vardır. O sınıra varıldığında ister istemez gerginlik yaşanır, toplumu bir arada tutan değerler paramparça olabilir. Başbakan diyalog adlı dili hiç bilmemektedir.

dialog

Diyalog bir dildir. Kendi kuralları, sesi olan bir dil. İnsan, anadilini öğrendiği andan itibaren aslında iki dillidir. Diyalog dilini bilmeden, anadilinin kendi kural ve işaretleri ile yetinerek “iletişim” olanağı kısıtlıdır. Diyalog, bir ömür, içinde doğduğu dünyanın özgünlüklerince belirlenir. O dünyanın dışından gelen etkiler de şu ya da bu ölçüde biçimlendirir tabii. Bu yüzden, “Türk tipi”, “İtalyan usulü”, “Fransız tarzı” gibi ifadelerle karşılaşırız.

Söz konusu farklılıklar, konuşulan dillerin sözcük dağarcığından çok, toplumların kültürel kalıpları arasındaki başkalıklarla ilgilidir. Başkalıklar, toplum içindeki karmaşık ve sonsuz sayıdaki ilişki biçiminin içeriğini belirler. Her bir mensup, ilişkiler ağında edindiği ve kültür ile haşır neşir bir ikinci dil geliştirir. Bu ikinci dil, haliyle siyasetin dilini de belirleyecektir. Örneğin “istifa” ya da “özür” gibi davranışlar bir dilin konuşulduğu ülkede olağanken, diğer dili konuşanlarca çöküş olarak algılanır.

Siyaset dili

Karmaşık toplumsal ilişkileri kesen ve pek çoğundan daha yoğun, hatta diğerleri üzerinde belirleyici etki yaratan olgulardan biri, hiç kuşkusuz siyaset ve siyasetçinin “diyalog” bilgisidir. Sınıfsal, tarihsel, kültürel, dinsel vs. nitelikler bir araya gelir ve bir “siyaset dili” vücut bulur. Bu, herkesin ikinci dili olan diyaloğun, siyaset dünyasındaki karşılığıdır. Bir Norveçli, ABD’li, Türkiyeli ya da Fransız siyasetçisinin, iletişimi farklıdır. Tabii ortak noktalar da vardır ki bunlar, siyaset bilimi ile bu bilimin içinde yer alan çok sayıda disiplinin çalışma alanlarına konu olur.

En basit örnekle: Özellikle ABD’de, siyasetçinin davranışı, elini kolunu kullanışı, kravatının rengi vs. konularında çalışmalar popülerdir. Başbakan Erdoğan’ın on yıl önceki fotoğrafları, oturma ve konuşma şekliyle bugünkünü karşılaştırın. Benzemediğini fark edeceksiniz. Erdoğan’ın Obama ile Oval Ofis’teki görüntüleri, ceket düğmesinin hemen açılıp acilen bacak bacak üstüne atması vs. çalışılan ve yeni bir siyasetçi tipinin göstergeleridir. Dolayısıyla siyasetçi ile onun ikinci dili olan diyalog arasındaki ilişki, yaşamsaldır. Siyasetçi, diyalog dilinde becerikliyse ve en önemlisi, yalnızca “yanındaki” ile değil “karşısındaki” ile de bu dili konuşabiliyorsa, ömrünü uzatır. Aksi halde, bir siyasal yaşam, “seviyorum, bir daha söyle, seviyorum…” melodramına dönüşür. Şu anda Erdoğan ile sevenleri arasında olduğu gibi.
Türkiye’ye bakalım. Türkiye’de siyasetçiler toplum ile nasıl bir diyalog kurar? Yanıt çok uzun ve karmaşık; hiç uzatmayalım, bu yazının sorusu çok basit: “Seçmen kitlesi” ile aralarındaki iletişim kanalları neler?

Lideri taklit

Başbakan’a bakalım: Başbakan, belediye başkanlığı ile birlikte yaklaşık 17 yıldır, “önemli” bir siyasetçi. Türkiye’deki karşılığı: 17 yıldır “eskortla” yolculuk ediyor. Yani, 42 yaşından bugüne. Son 11 yıldır, geçtiği tüm yollar trafiğe kapatılıyor. Arabasının tekeri yoldaki hiçbir çukura girmedi. Otobüse binmedi. Korumasız hiçbir yere gitmedi. Sıklıkla buluştuğu üç yurttaş kitlesi var. Danışmanları, partilileri ve seçmen kitlesi. Arada bir iftar yaptığı ve heyecandan titrediklerini tahmin edebileceğimiz gecekondu sakinlerini saymasak olur herhalde.

İşte Başbakan, diyaloğu bu kesimlerle konuşuyor. Danışmanlar malum; üzerinde durmaya gerek dahi yok. Başbakan danışmanı olmasalar iş bulma ihtimali zor olan bir zümre. Zaten kimsenin danıştığı da yok! Parti çalışanları, adı üstünde “parti çalışanı”. Örneğin il ve ilçe teşkilatları. Sizce bu teşkilatlar, liderlerine herhangi bir konuda eleştiri yöneltebiliyor mudur? Hepsinin kaderi ve önseçim olmayan bir sistemde bir gün milletvekili seçilme düşleri, bir kişinin iki dudağı arasında.

Peki Başbakan ya da diğer parti liderlerinin, Türkiye’de olup bitenleri anlamak için muhtaç oldukları gençlik teşkilatları ne durumda? Hiç merak ettiniz mi? Partisini ve liderini eleştirebileceğini düşünen “teşkilattan genç” var mıdır sizce?  Gençler, konuşurken liderlerini taklit ediyor. Sesleriyle, davranışlarıyla, cümle kuruş biçimleriyle. İnanılması güç bir manzara. “Genç” olduklarını hatırlamadan.

Türkiye’de partilerin gençlik örgütleri, “küçük Kemal, Recep ve Devlet”lerden oluşuyor. Şimdilik bunları da geçelim. Geldik seçmen kitlesine. Bir lider ile miting alanındaki on binler arasında, diyalog dili mi konuşulur? Söz konusu, bir monologtur. Monolog, “alkışlanır”, “yuhalanır”, “heyecan duyulur” vs. Ama konuşmacı, her birinin ne düşündüğünü hiçbir zaman bilmez. Anket şirketlerinin yapabileceği bir şey değildir o kitlenin has düşüncelerini öğrenmek. Haliyle siyasetçi, aslında hiç diyalog kurmadığı büyük bir kitle ile sürekli iletişim halinde olduğu varsayımıyla yaşar. Anket ve sandık üzerinden kurulduğu varsayılan bir iletişimdir bu.

Kamplaşmadan pay almak

Oysa diyalog, siyasetçi için, özellikle “diğerlerine” dönük gereksinim duyduğu bir dildir. “Oy vermeyen” kitleleri yok sayıp “kamplaşma” üzerinden oy almanın doğal sınırı vardır. O sınıra varıldığında ister istemez gerginlik yaşanır, toplumu bir arada tutan değerler paramparça olabilir. Başbakan’ın, olayların ardından kendi seçmenine gösteri yapması, “havaalanı hutbeleri” okuması, yüz binleri meydana toplama gayreti, yalan olduğu herkesçe bilinen “camide bira” hikayelerine dahi sarılması, diyalog adlı dili hiç bilmemesindendir. Otobüslerle seçmen toplamak, mesaj atıp taksicileri Başbakan karşılamaya davet etmek vs. gülünç ve boş şeyler. O kitleler zaten doğal oy tabanıdır ve bir kısmı elbette, “gazsız”, “TOMA’sız” hava sahasına geleceklerdir. Önemli olan “diğerlerinin” ne düşündüğüdür.

Eğer siyasetçi tek dille yetinme derdindeyse, “düşünmez”. Ancak, tek dil ile siyaset yapmanın da doğal sınır ve sonuçları vardır. Hep birlikte göreceğiz.

Murat Sevinç/ * Ankara Üni., SBF

(Bu yazı ilk olarak Radikal Gazetesinde yayınlanmıştır.)

www.dunyalilar.org

Rastgele Haber

Başkaya: Büyük insanlık elini çabuk tutmalı

1930 ve 1980’den farlı olarak ‘nihai bir kriz’ yaşandığını belirten Doç. Dr. Fikret Başkaya “Kapitalist …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir