Home / Kültür-Sanat / Dostoyevski Üzerine Notlar (7): İçimizdeki duvar
"Acı her şeyi temizler..."

Dostoyevski Üzerine Notlar (7): İçimizdeki duvar

Dostoyevski, insan ruhunun derinliklerinde gezerken hem insan prototiplerini gözler, hem de onların davranış biçimlerini değerlendirir. İnsanların en çok sitemi, eleştiriyi, bazen hakaret ve küfürü çoğu zaman en yakınlarındaki kişilere yaptıklarını görür.

“İnsan bir kez gerçeği tanırsa,

onu görürse, onun gerçek olduğunu,

başka bir gerçeğin olmadığını,

olamayacağını bilir artık.”[1]

 

İnsanın önündeki “duvar”dan söz eder bazen o. Toplumsal tabular, sistemin, kuralların ve yoksulluğun, sosyal koşulların getirdiği duvarlardır bunlar. Ona karşı çıkar, ama aynı zamanda gerçekçidir de kendi açısından.

“Duvarı delmeye gücüm yetmiyorsa, ‘ille deleceğim’ diye yırtınmam elbette; ama önümde yıkmaya gücümün yetmediği bir taş duvar bulunmasına da razı olamam.”[2]

“Yeraltından Notlar” kitabı Dostoyevski’nin her şeye olan isyanının ve düalizminin bir manifestosudur. Psikolojik derinliği müthiştir bu kitabın. İnsan ruhunun karanlık yanlarına dalar, çelişkili davranış ve düşünceler içinde döner durur Yeraltı Adamı, ne yapacağını ne düşüneceğini bilmemektedir. Bazen de, planladığının, düşündüğünün tam tersini yapar. Ama Yeraltı Adamı, duvarı delemeyeceğini bilse de, bir gölge olmayı boyun eğmeyi reddeder. Duvarları delmeye bazen gücümüz yetmez. Çoğumuz dizlerimizin üzerine çökerek teslim olmayı yeğleriz çoğu zaman. Duvarın hemen önünde yere yığılmış kişiliksiz bir gölge olarak yaşamayı tercih ederiz.

Yine her şeyi anlayan, zeki bir insanın mutlu olmayacağını çeşitli romanlarında dile getirir. (Yeraltından Notlar, Budala…) Çünkü farkında olmak, bilmek ama gerçekliği değiştirmeye gücünün yetmeyeceğini görmek, çaresizliğe ve güçsüzlüğe yol açan bir duygudur. Dostoyevski, bunun farkındadır.

“Kendime saygı göstermediğim içindir herhalde. Her şeyi anlayan bir adam kendine nasıl saygı duyar?”[3]

Hayatın içinde bir fonksiyonları olduğuna inanmazlar bazen onun kahramanları, hep kendilerini sorgularlar bu açıdan. Bu sorgulama, kişinin kendi iç dünyasına inmeye ve kendi karanlık yanını görmesine de neden olabilir derinliğiyle ilintili olarak. Ama çağımızın sorunu da budur: insanın bir vida olması. İşte özünde Dostoyevski’nin dile getirmediği gerçek belki de budur. İnsanı sorgularken, sistemi sorgulamayı erteler o. Halbuki sorunların asıl nedeni, bireyin kendisinden çok sistemden kaynaklanmaktadır. Ancak bununla birlikte bireyin kendisine ilişkin gözlem ve tespitleri ise olağanüstüdür.

“İnsanın bütün işi gücü, sanırım, vida, değil insan olduğunu her an kendisine kanıtlamaktır.”[4]

 

Dostoyevski’nin bitmeyen düalizmi

Bir insanın düşünceleri değiştiğinde eski düşüncelerine ve bu düşünceleri taşıyanlara yönelik tavrı da keskinleşir. Eski düşüncelerine yönelik saldırılarda bulunur. Onları yargılar. Sanki içinde iki kişilik vardır ve bu iki kişilik içinde bitmeyen bir mücadele. Bu düalizmin de yansımasıyla, o düşünceleri acımasızca yargılar. İşte Dostoyevski’nin sosyalist düşüncelere yönelik tavrı da buradan kaynaklanmaktadır. Slavcı, Ortodoks Hristiyan bir bakış açısıyla eski özgürlükçü düşüncelerini yargılar sert bir şekilde. O yeni kimliğini savunabilmek için, o dönem yani eskiden sahip olduğu düşünceleri alt etmek durumundadır (hiç değilse romanlarında).

“Dostoyevski’nin tüm büyük romanlarının arkaplanını oluşturan sosyalizm ile giriştiği polemik, büyük ölçüde, gençlik arkadaşlarının düşüncelerini hedef alan tartışmalara dayanır. Bu polemiğin ana teması, sosyalizmin toplumsal adaletten çok, insanı Tanrı’nın yerine koyma yolunda cesur bir girişim olduğuydu ve bu kuşkusuz, Dostoyevski’nin gençliğinde izlediği tartışma gruplarında duyduğu antropoteist düşüncelere (sonradan gösterdiği) tepkisinden beslenmekteydi.”[5]

Özellikle “Ecinniler”de bu tür polemikler ve tartışmalar yapılır. Ancak buna rağmen savunduğu bazı gerici, dinsel kaynaklı, Çarcı ve Slav milliyetçisi görüşlere karşın, Dostoyevski tüm bu görüşlerden emin değildir ve ikilem içerisindedir hâlâ. Hayatının sonuna değin de ikilem içinde olmuştur. İşte bu düalizm onu Tanrı kavramını tartışmaya da götürmüştür.Özellikle de “Karamazov Kardeşler”de. “Tanrı olmasaydı, onu icat etmek gerekecekti.”[6] sözü aslında onun içindeki düalizmden gelen bir sözdü bence. O hem inanır, hem de bir yanıyla inanmaz ve sorgulamayı sürdürür.

Yine insanın iç dünyasındaki fırtınaları, değişken duyguları ustalıkla yansıtır. Özellikle ‘Yeraltından Notlar’da, ‘Yeraltı adamı’nın her sözü birbiriyle çelişkilidir. Her kelime bir metaforu dile getirir.  Aslında çoğumuz toplumsal hayattan sıkılır ve bazen kendi iç dünyamıza çekilmek, iç dünyamızda dinlenmek isteriz. Yeraltı adamı bunu yapıyor, ama huzur bulamıyor, tam tersine daha huzursuz oluyor. Duygu ve davranışları sürekli çelişki içinde.

“Benim asıl kızdığım şey, sinirli anlarımda bile içimde bir öfke ya da hıncın bulunmaması, bütün cartcurtları yalnız gönlümü hoş tutmak için yapmamdı. Öfkeden ağzım köpürmüşken biri biraz gönlümü alsa ya da önüme bir bardak çay sürse hemen yelkenleri suya indirirdim. Bununla da kalmaz, ona karşı bir yakınlık duyardım; ama sonra kendime kızar, utancımdan birkaç ay uykularımdan olurdum. Yaratılışım böyleydi işte.” [7]

Dostoyevski, insan ruhunun derinliklerinde gezerken hem insan prototiplerini gözler, hem de onların davranış biçimlerini değerlendirir. İnsanların en çok sitemi, eleştiriyi, bazen hakaret ve küfürü çoğu zaman en yakınlarındaki kişilere yaptıklarını görür. Hepimizin içinde bir zehir ve ağzımızda çatal bir dilimiz vardır. Biriktiririz, zamanı geldiğinde ya da patladığımızda ise, bütün biriktirdiğimiz zehri en yakınımızdaki sevdiğimiz insanlara akıtmaktan da geri durmayız. Onlara acı vermek hem bizi üzer, hem de boş gururumuzun etkisiyle çoğu zaman bunu yapmaktan gizli bir zevk duyarız. İşte Dostoyevski bunu da keşfetmiştir.

“Son derece iyi, ama zayıf iradeli insanlarda bazen görülür bu. İyidirler ama, üzüntüleri,öfkeleri haz verir onlara. Her ne pahasına olursa olsun, (hatta hiçbir suçu olmayan başka birisine, çoğunlukla çok sevdiği bir yakınına acı verdiklerini bile bile) içlerindeki zehri dökmekten geri kalmazlar.”[8]

Hayatı olduğu katılıkta yansıtırken, diğer hiç bir yazarda görülmeyen derecede kişilik ve davranış çözümlemelerine girişir. Acı, romanlardaki başlıca öğelerden birisidir. Çünkü acı, hayatın başlıca faktörlerinden birsidir aslında. Acı, kişiyi olgunlaştırır, yeri geldiğinde onun ruhunu temizler. Bazen kişi, başkalarının acılarını yüklenir ve bir feda psikolojisine girerek, acının içinde ruhunu yıkamayı, arınmayı ister. İşte ‘Suç ve Ceza’ romanında ailesini geçindirmek için vücudunu erkeklere satan Sonya, bu feda psikolojisi içindedir. Bu yüzden Raskolnikov ona biraz da kutsal bir azize, bir Maria Magdalena gibi yaklaşır.

“Gelecekteki mutlu günleri hak etmemiz için önce acı çekmemiz gerekiyor. Acı her şeyi temizler… Ah Vanya, hayat ne acı!”

“Gelecekteki mutlu günleri hak etmemiz için önce acı çekmemiz gerekiyor. Acı her şeyi temizler… Ah Vanya, hayat ne acı!”[9]

İnsana hiçbir şey yetmez. İnsanın tutkuları sınırsızdır, bir şeyi elde ettiği zaman başka bir şey ister. Elinde olan şey artık onu mutlu etmek bir yana, mutsuzluğunu çoğaltmaktadır. Parayı elde eder ün ister; ün elde eder para ister. Aşk ister, kariyer ister. Birçok şey ister. Trump neden ABD’ye başkan oldu? Hem zengin, hem de ünlüydü, ama kendisinde olmayan bir şeyi istedi: dünyaya hükmetme tutkusunu, iktidarı… Ama elde edilenler mutsuzluğu artırır. Elde olan şey ölüdür artık. Elde edeni de çürüten bir cesede dönüşür tutkuları insanın. Dostoyevski, insan ruhunda yaptığı gezintiler sırasında bu durumu çözmüştür. Bir yayınevi sahibini şöyle anlatır:

“Kendisinin de farkında olduğu kofluğunu bilen kimselere karşı özellikle edebiyat alanındaki bilgisiyle övünür… Yolda edebiyat konusuna birkaç kez daha döndü… Sessizce dinliyordum onu. İnsanın tutkularının ne denli çeşitli, sınırsız olduğunu düşünüyordum kendi kendime. ‘Adam kazanacağı kadar para kazanmış,’ diye geçiriyordum içimden, ‘ama bu ona yetmiyor, iyi bir edebiyatçının, yayıncının, eleştirmenin ününe erişmek istiyor.”[10]

Bazı kitaplarındaki kahramanlar sevdikleri aşık oldukları, ama kendilerini aşkla sevmeyen kadınların mutluluğu için çabalarlar. Bu tip kahramanlar, sevdikleri kadının mutlu olması için aslında aşk anlamında rakibi olan erkeklere bile yardımda bulunurlar. Önemli olan kendilerinin değil de, aşık oldukları kadının mutlu olmasıdır. Başkasını sevdiği için kadınlara kızamazlar bile. Örneğin, “Ezilmişler ve Aşağılanmışlar”, kitabının kahramanı olan genç yazar Vanya (İvan Petroviç), Nataşa’ya deli gibi aşıktır. Nataşa ise ondan bir insan olarak hoşlanmakla birlikte başka bir adamı Alyoşa’yı sevmektedir. Vanya, onların mutlu olması için her yardımda bulunur. Beyaz Geceler’de ise, romanın kahramanı olan genç adam, Nastenka’yı sevmektedir. Ama Nastenka onu terk eder ve sevdiği adamla gider. Adam kin bile duyamaz.

Ama sana kin bağlamak mı Nastenka … Aydın, pürüzsüz mutluluğunu gölgelemek, acı bir sitemle kalbine keder ‘vermek; vicdan sızısı duyurarak en tatlı anlarında seni keder çarpıntısına uğratmak; gelin olduğun gün, siyah büklümlerini süslediğin narin çiçeklerden bir tekini bile soldurmak? .. Bunu mu yapacağım ben Nastenka, asla, asla! .. O tertemiz, sevimli gülümseyişin parlaklığını, mutluluğunuhiç yitirmesin. Yalnızlık içinde yaşayan ve sana karşı şükran dolu olan kalbe tattırdığın mutluluk anı için sana hayır dua ediyorum.”[11]

 

Paris Sorbonne Üniversitesi’nde Profesör olan Jean Bonamour, “Rus Edebiyatı” başlıklı yapıtında, “Suç ve Ceza”yı klasik anlamda ilk büyük Rus romanı” olarak niteler.

Suç ve Ceza

“Baylar, kendimi herkesten akıllı

saymanın tek nedeni, bitirmek şöyle dursun,

yaşamım boyunca hiçbir şeye başlamamış olmamdır.”[12]

 

Paris Sorbonne Üniversitesi’nde Profesör olan Jean Bonamour, “Rus Edebiyatı” başlıklı yapıtında, “Suç ve Ceza”yı klasik anlamda ilk büyük Rus romanı” olarak niteler.[13] Rus romanını evrensel olarak simgeleyen büyük yazarlar Gogol (Dostoyevski başlarda ondan etkilenmiş, ancak daha sonra etkisini üzerinden atmıştır), Tolstoy ve Dostoyevski ve biraz da Turgenyev’dir. Diğerleri daha sonra gelir. Bunların içinde daha çok Tolstoy ve Dostoyevski tanınmıştır.

Dostoyevski’nin ünlü yapıtı “Suç ve Ceza”nın baş karakteri olan Raskolnikov, çelişkilerle dolu bir kişi olarak karşımıza çıkıyor. Kendisi hasta, sinirli, paranoyak, gel git ruh hallerine sahip, bazen çok saf, bazen de acımasız eski bir üniversite öğrencisi. Düşünceleri de ruh hali gibi belirli bir tutarlılığa sahip değildir.  Bazen ise içindeki saflık bir davranışıyla açığa çıkmaktadır. Örneğin; ev sahibine çok borcu varken annesinin gönderdiği parayı gözünü kırpmadan Katarina İvanovna’ya eşinin cenaze masraflarında harcaması için verir.  Suç ve Ceza’da, Dostoyevski’nin diğer bazı kitaplarında olaydan çok fikirler önplanda görünüyor.

Kitap, suç ve ceza sistemine farklı bir boyut katıyor. Örneğin; Raskolnikov’un düşüncesine göre, insanlar doğa yasaları gereğince iki bölüme ayrılırlar; aşağılar ve olağanüstüler. Bu düşünceye göre olağanüstü insanların her şeyi yapmaya hakkı vardır ve sıradan insanlar onlara hizmet etmekle yükümlüdürler. Sıradan insanların biricik görevleri kendileri gibi olanların çoğalmalarını sağlamaktır. Bunlar uysal ve boyun eğici olmak zorundadırlar. Olağanüstüler ise sürekli olarak yasaları çiğnerler, yıkıcıdırlar, bunların yaptıkları suç sayılmaz, suç işleme hakları vardır. Raskolnikov bu düşüncelerini bir dergide yayımlanan makalesinde öne sürer. Hatta bu düşüncenin o kadar etkisinde kalır ki cinayet bile işler. Ve bundan dolayı da hiçbir zaman pişman olmaz. Makaleye göre insanların çoğu büyük birer kan dökücüdür. Olağanüstü insanlar amaçlarına yardımı olacağına inandıkları anda kan dökmekte duraksamamışlardır.

Kitapta tartışılan konular suç ve ceza sistemini eleştirel bir bakışla irdeler. Aynı zamanda edebi açıdan kitap realist anlayışta yenilikler getirir. Bunlar: yazarın kahramanlarının hem iyi hem kötü olmaları ve psikolojilerinin derinlemesine irdelenmesidir. İnsanın iç dünyasına yönelen ve içindeki çelişkileri ortaya çıkarmaya çalışan yazar yarattığı kahramanı o güne kadar hiç denenmemiş bir kişi olarak tanımlar. Yazar bir yandan da iyiliğin içindeki kötülüğü ve kötülüğün içindeki iyiliği aramaktadır. Çünkü hiç kimse saf iyi ya da kötü değildir.

Yazar yoksulluğu ve bunu getirdiği acıları çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor. Yoksulluk yüzünden parçalanan aileler, fuhşa zorlanan genç kızlar, okullarını bırakmak zorunda kalan üniversite öğrencileri, hastalıktan ölenler, alkolik olanlar vb… şekilde yazar yoksulluğa değinmektedir. Yoksulluğu bu kadar çarpıcı ortaya koymasının nedeni de, yazarın ölene kadar yoksulluğu çok çarpıcı bir biçimde yaşamış olmasıdır. Hatta bir dönem Raskolnikov’un yaşadığı sokakta ve aynı koşullarda yaşamıştır. Anlattığı insanları gözlemlerine dayanarak yaratmıştır. Ayrıca Raskolnikov, bir anlamda Dostoyevski’nin kendisidir. Kendisi gibi sara hastasıdır ve tıpkı onun gibi de Sibirya’ya cezaevine gönderilir.

İnsanların çoğu ölümün bile içinde yaşadığı koşullardan daha tercih edilir olduğu durumlarda dahi yaşamayı tercih eder. Nazi kamplarında nasıl bir dakika, bir gün ya da bir ay sonra öldürüleceğini bilmesine karşın, o koşullarda yaşama iç güdüsü ve tutkusu içinde parıldar ve son dakikaya kadar yaşamak ister. Yaşama tutkusu, her tutkunun anasıdır ve çok güçlüdür. Canlı, hayatta kalmak ister ve bunun için çoğu zaman her şeyi göze alır. Hayatını ancak anlamlı bir şeyler doğrultusunda feda edebilir kimi insanlar, o zaman bile yapabildiği hayatta kalabildiği son dakikaya kadar yaşamak, nefes almak ister.

Zweig, Dostoyevski’nin bazı kitaplarındaki detayları, özellikle de cinayetler ile ilgili olanları “sadistçe, şeytani” olarak niteler.

“Suç ve Ceza’da, bütün bu anlamsız ruhsal hallerin işleyeceği cinayete hazırlık olduğunu anlamamız nasıl da uzun sürer, ama yine de korkunç bir şey olacağını çok önceden sinirlerimizde duyarız!), ruhun gökyüzünde sezgiler sağanak halinde çakar durur, Dostoyevski’nin duyusal şehveti geciktirmesinin inceliğiyle kendinden geçer, küçük küçük imalar iğne uçları gibi deriye batar.”[14]

“Başaramadığım için zavallıyım! Eğer başarmış olsaydım, çevremi çiçeklerle süsleyeceklerdi, oysa şimdi sadece köpeklere atabilirler beni.”[15]

Aslında bence bu Dostoyevski’nin kendisini roman kahramanını çizerken gidebileceği yere kadar gitme çabasından kaynaklanmasındandır. O iyi ve kötünün karışımından oluşan karakterlerinin işlediği cinayet ya da başka bir suçu anlatırken, olağanüstü bir biçimde sanki katil kendisiymiş gibi bunu en ince detaylarıyla okura anlatmaya çalışır. Kötüyü yaparken kötü, iyiyi yaparken iyidir. Sonra ise kötüdeki iyiyi, iyideki kötüyü açığa çıkarır.

Dostoyevski, insanın hayatta kalma tutkusunu bir paragrafta şöyle anlatmıştır. Bundan daha iyi nasıl anlatılır:

“İdam mahkûmunun biri ölümünden bir saat önce, yüksek bir dağın tepesinde, ancak iki ayağının sığabileceği kadar daracık bir yerde yaşaması gerekse; çevresindeyse uçurumlar, okyanuslar, sonsuz karanlıklar, fırtınalar ve sonsuz bir yalnızlık olsa, yine de o bir avuç yerde ömrü boyunca, binlerce yıl, sonsuza dek yaşamayı, o anda ölmeye yeğleyeceğini söylemiş. Tek ki yaşasın! Yalnızca yaşasın! Aman tanrım, bu nasıl gerçek böyle! Bu nasıl gerçek! İnsan ne alçak yaratıkmış!”[16]

Burada insanın hayata nasıl bağlı olduğunu, en kötü koşullarda bile yaşamaya razı olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koyuyor yazar.

“Dostoyevski tarafından gerçekleştirilen olağanüstü şey şudur ki; kahramanların her biri -bir yığın kahraman yaratmıştır- önce kendi kişilikleriyle vardır ve bu içsel varlıkların her biri, kendilerine özgü sırlarıyla, bütün sorunlarının karmaşıklığıyla karşımıza çıkarlar. Ve asıl mucize şudur: Her kahraman bu sorunlarla iç içe yaşar ve asıl demek istediğim, bu sorunların -önümüzde can çekişmek ya da başarıya ulaşmak için savaşan, çarpışan ve insanlaşan bu sorunların her biri bu kişiliklere bağlı olarak yaşamaktadır.”[17]


 Dostoyevski’nin etkileri

Kitapları bütün modern dillere çevrilen yazar, Rusya içinde ve dışında çokça okundu ve Aleksandr Soljinetsin ve Anton Çehov gibi Ruslar’ın yanı sıra Friedrich Nietzsche ve Jean-Paul Sartre gibi filozoflar da dahil olmak üzere daha sonraki yazarları da etkiledi. Dostoyevski’nin etkileri çok geniş kapsamlıdır ve günümüze değin uzanmıştır, denilebir ki hiçbir yazarın onun kadar diğer yazarlara ve edebiyata evrensel ölçekte bir etkisi olmamıştır. Dünyanın çeşitli bölgelerindeki, farklı kültürlere sahip yazarlar üzerinde bir etkiye neden olmuştur onun kitapları.

Dostoyevski bir düşünür olarak çağını etkilediyse de,ancak XX. yüzyılda evrensel anlamda tanınmış ve hak ettiği değeri bulabilmiştir. Bunda biraz da onun en yaygın dil olan İngilizce’ye geç çevrilmiş olmasının etkisi de vardır. bulabilmiştir; başka bir neden be belki , onun hem metafizikçi, hem de özgürlük romancısı olmasıdır.

Dostoyevski birçok yazarı da etkiledi. Bunlar arasında Hermann Hesse, Jean Paul Sartre, Marcel Proust, Henry Miller, Thomas Mann, William Faulkner, Albert Camus, Franz Kafka, Emil Michel Cioran, Yukio Mishima, Charles Bukowski, André Gide Roberto Arlt, Ernesto Sabato, Gabriel Garçía Márquez, Stefan Zweig ve Bruno De Cabo’yu sayabiliriz. Ernest Hemingway, en çok etkilendiği yazar olarak Dostoyevski’yi gösterdi.  Virginia Woolf, Dostoyevski’den başka bir yazarı okumaya gerek olup olmadığını sordu.[18]

Ayrıca Ursula K. Le Guin onun bir sözünden yola çıkarak bir öykü yazdı.

Bitti

Erol Anar

Temmuz 2017

 

Dipnotlar

 

[1] Dostoyevski: “Öyküler”, İletişim Yayınları, 3. Baskı, 2011, İstanbul, s. 121.

[2] Dostoyevski: “Yeraltından Notlar”, İletişim Yayınları, 14. Baskı, 2007, İstanbul,, s. 29.

[3] Age, s. 31.

[4] Age, s. 46.

[5] Andrzej Walicki: “Rus Düşünce Tarihi”, İletişim Yayınları, 1. Baskı: Haziran 2009, İstanbul, s. 256.

[6] Dostoyevski: “Karamazov Kardeşler”, İletişim Yayınları İkinci Bölüm, Dördüncü Kitap: Acılar, Birinci Baskı: 2001, İstanbul, s. 580.

[7] “Yeraltından Notlar”, s. 20.

[8] Age, s. 77.

[9] Age, s. 89.

[10] Age, s. 346.

[11] Dostoyevski: “Beyaz Geceler”, Varlık Yayınları, İstanbul, 19. Basım, 2004, s. 59.

[12] Age, s. 33.

[13] Jean Bonamour: ” Rus Edebiyatı”, Dost Kitabevi Yayınları, Mart 2006, Ankara, s. 45.

[14] Stefan Zweig: “Üç büyük usta: Balzac, Dickens, Dostoyevski“, Çeviren: Nafer Ermiş, Türkiye İş Bankası Yayınları, 16. Baskı, İstanbul, s. 126.

[15] Suç ve Ceza, Cilt 2, s. 272.

[16] Dostoievski: “Crime e Castigo”, Coletivo Sabotagem,  pp. 168.

[17] Andre Gide: “Dostoyevski”, L-M Yayınları, Birinci Baskı: Nisan 2005, İstanbul,  age, s. 62.

[18] Alatriste (2006), pp. 105-106

Rastgele Haber

Köylü Avcısı – Franz Kafka

Nihayet gece saat ona doğru, daha önceden şöylece tanıdığım, bu kez ansızın yine karşıma çıkarak …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir