Home / Arka Bahçemiz / Dünya Ekonomisi ve Küresel Sorunlar

Dünya Ekonomisi ve Küresel Sorunlar

Dünya ekonomisinin gezegenimizi yok etmesinin nedenleri ve bu konuda neler yapabiliriz? Uygarlığın yeryüzündeki ekonomik faaliyetin, yerküre ve insanlık açısından nasıl sürdürülemez olduğuna ilişkin yazılar ve bu görüşü destekleyen grafikler, bilgiler, tablolar sunacağız.

New Scientist dergisinden ve diğer kaynaklardan yararlandığımız, bütün bu bilgiler, aslında gezegenimizin nasıl bir krizle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Kaynaklar hızla tüketilirken, biyolojik çeşitlilik hızla azalıyor ve dünyamız ile ilgili hemen hemen her ölçüm insanların yarattığı olumsuz etkilerin derin kapsamını gözler önüne seriyor. Karbon salınımlarını azaltarak, yenilenebilir teknolojiler
yaratarak ve enerji verimliliğini arttırarak, daha sürdürülebilir bir yaşam biçimine geçilmesinin gerekliliğine çoğumuz katılıyoruz. İyi de, tüm bu çabalar durumu her geçen gün daha da kötüye giden gezegenimizi kurtarmaya yeterli mi? Bu tür değerleri gözden geçiren kimi uzmanlar, ekonomik sistemimizin temelleri büyüme varsayımına dayandırıldığı sürece, karbon salınımını azaltmak yönündeki kişisel çabaların ve topluca çevreci davranmanın hiçbir işe yaramayacağına inanıyorlar. sanayi1

B i l i m , Dünya’yı kurtarma konusunda ciddi bir adım atmak istiyorsak öncelikle ekonomiye yeniden biçim vermek zorunda olduğumuzu söylüyor. Bu, hiç kuşkusuz, ekonomi ilkelerine aykırı bir görüş. İktisatçıların büyük bir bölümü için büyüme, soluduğumuz hava denli vazgeçilmez bir unsur. Onlar, yoksulluğu giderebilecek, giderek artan dünya nüfusunu besleyebilecek, her geçen gün daha da artan kamu harcamalarını karşılayıp teknolojik gelişmeleri körükleyebilecek ve daha pahalı yaşam biçemlerine destek verebilecek tek gücün büyüme olduğunu öne sürüyor. Onlar bu tür bir büyümenin asla sınır tanımayacağına inanıyor.

 sanayi2

DEHŞET DUYUYORLAR
Son haftalarda hükümetlerin büyümeyi tehdit eden unsurlar karşısında nasıl dehşete kapıldıklarına ve kamu mevduatından yığınla parayı nasıl hüsrana uğramış bir finans sistemine akıttıklarına açıkça tanık olduk. Tüm bu karmaşa arasında, büyüme ile ilgili yerleşik görüşe karşı çıkan herhangi bir görüşün de özenle ele alınması gerekir. Burada söz konusu olan görüşün temelinde uzun süredir gündemde olan bir soru yatıyor: Ekonomi geliştikçe bu gelişmenin gerektireceği doğal kaynak miktarının da artması gerektiği gerçeği karşısında, Dünya’nın sınırlı kaynaklarını nasıl denk getirebiliriz?

Ekonomi insanlık tarihi gibi uzun bir sürecin sonucunda bugünkü boyutuna ulaştı. Böyle giderse, topu topu yirmi yılda bunun iki katına ulaşacak. New Scientist dergisi büyüme ilkesine tümden karşı çıkan, ancak kırılgan biyoküremizi gözetim altında tutan bilim insanlarıyla aynı görüşleri paylaşan politika, ekonomi ve düşün uzmanlarını bir araya getirerek bu konudaki görüşlerini aldı.

Çevresel ekonominin babası Herman Daly, ekonomimizin büyümenin beraberinde getirdiği çevresel maliyetleri nasıl görmezden geldiğine dikkat çekerken, Britanya hükümetinin sürdürülebilir gelişme danışmanı Tim Jackson ekonominin tüyler ürpertici hızla büyümesi karşısında teknolojik çözümlerin güdük kaldığını sayısal değerlerle gözler önüne serdi. Bir zamanlar Jimmy Carter’in çevre danışmanlığını üstlenen Gus Speth çevreci değerlerin günümüz kapitalizmi karşısında hiç bir şansı olmadığını belirtirken, sol kanadın en önde gelen düşünürlerinden biri olan Susan George izlemekte olduğumuz bu yıkıcı sürecin yalnızca hükümetlerin önderliğindeki küresel bir çaba sonucunda önüne geçilebileceğine inanıyor.

Londra merkezli Yeni Ekonomi Vakfı’nın politika belirleyicisi Andrew Simms dizginsiz büyümenin temel gerekçelerinden biri olan yoksulları düzlüğe çıkartabileceği görüşünün yok edilmesi gerektiğine parmak basarken, yayıncı ve eylemci David Suzuki iş dünyasının önde gelenlerini ve politikacıları farklı biçimde düşünmeye zorluyor. Yazılar, gerçek anlamda sürdürülebilir bir ekonominin neye benzeyeceğini ve doğal kaynakları doğanın kendini yenileme hızından daha hızlı biçimde kullanmayan bir toplumda yaşamanın nasıl olacağını irdelemeye çalışıyor. Servet, vergi, işgücü ve doğum oranları gibi konularda ciddi kararlar alınmasını bekliyor. Ancak Daly’nin de belirttiği gibi, büyümeden gelişmeye geçilmesi, komünizmin tiranlığı altında karanlıkta donmak anlamına gelmiyor. Teknolojik yenilikler sayesinde elimizdeki kaynaklardan her geçen gün daha da çok yararlanıyoruz. Düşün insanı Kate Soper de, iş bağımlılığını ve
gelirleri frenlemenin yaşamlarımızı birçok yönden daha olumlu kılacağına inanıyor.

bisikletJOHN STUART MİLL’E UYGUN
Bu görüş klasik ekonominin kurucularından John Stuart Mill’in onaylayacağı türde bir görüş olsa gerek. 1848 yılında yayımlanan “Politik Ekonominin İlkeleri” başlıklı yapıtında Mill, ekonomik büyüme sorununa çözüm getirilir getirilmez “sabit” bir ekonomiye geçilebileceğine ve ancak o zaman insanların gelişimine odaklanılabileceğine dikkat çekiyor, “Kafalar geçim derdiyle meşgul olmadığında, her türde anlaksal ekinin gelişmesi, törel ve toplumsal açıdan daha iyiye gidilmesi…yaşam sanatının daha incelikli kılınması da çok daha kolay olur,” diyordu. Günümüzün ekonomi uzmanları bu gibi görüşlere saf ve ütopik oldukları gerekçesiyle burun kıvırıyorlar.
Ne var ki, finans piyasalarının çöktüğü, besin fiyatlarının hızla yükseldiği, küresel ısınmanın varlığını her geçen gün daha da belli ettiği, petrol fiyatlarının tavana vurduğu şu günlerde bu tür görüşlerin gözardı edilmesi de giderek güçleşiyor

POLİTİKACILAR DİLE GETİRMEKTEN KAÇINIYOR, AMA Bugünkü “Büyüme Ekonomisi”, dünya için felaket!…copler

Yürürlükteki ekonomi politikasınin dayandığı “büyüme” kavramı, sürdürülebilir bir ekonomi ve dünya İçin uçurumlarla dolu. Ancak, politikacı ve piyasa ekonomistleri, büyümeye herhangi bir alternatif Ekonomik modeli düşünmek bile istemiyor…

Serbest piyasa kapitalizmini biraz eşelediğinizde, mantıktan ziyade duygulara dayanan bir korkuyla karşılaşırsınız. Son günlerde yaşananlar bu tür bir korkunun güzel bir örneği: ABD hazinesinin 800 milyar dolarlık olağanüstü yardım paketi, çökmekte olan finans piyasalarında güvenin tazelenmesi amacıyla tasarlanmış müthiş bir çözüm.

Çözüm, vergi yükümlüsünü, sistemi bunalıma sürükleyen “zehirli borçları” toplamaya zorlamak suretiyle, gelecekte de aynı biçimde davranmamızı sağlayan yeteneğimizi korumayı amaçlıyor. Bu çözüm kısa erimli ve son derece geriletici bir çözüm olabilir, ama ekonomik büyüme ne pahasına olursa olsun korunmak zorunda.

Britanya Sürdürülebilir Gelişme Komisyonu’nun ekonomiden sorumlu bir üyesi olarak, böyle bir tepkinin insanı bunaltacak denli tanıdık olduğunu düşündüm. Ekonomik büyüme peşindeki amansız koşuya biraz çevresel ve toplumsal bilinç aşılamayı amaçlayan “Gönencin
Yeniden Tanımlanması” projesinin geçtiğimiz yıl başlatılması üzerine, Britanyalı bir maliye görevlisi beni ve meslektaşlarımı ““eski günlere dönüp mağaralarda yaşamaya”” can atmakla suçladı.

Britanya Maliye Bakanlığı finans politikalarının nasıl daha sürdürülebilir kılınacağını araştırmak üzere kısa süre önce yapılan bir toplantıda, üst düzey görevlilerden biri, “Pekâlâ, tüm bunlar son derece ilginç. Artık asıl işimize dönüp, ekonomiyi büyütme konusuyla ilgilenebiliriz herhalde,” dedi.

BÜYÜMEYE ALTERNATİF DÜŞÜNÜLMÜYORkureselisinma
Burada verilmek istenen ileti oldukça açık: Amerikalı çevreciler Paul Ehrlich ile Joohn Hooldrenn’in, amansızca tüketmenin aritmetiği konusunda, alabildiğine açık birtakım görüşler öne sürmelerinin üzerinden 40 yıl geçtı, ama büyümeye alternatif olabilecek başka bir kavramdan bugün de söz edilmesi olanaksız.

E=NTT biçiminde ifade edilen Ehrlich Denklemi’ne göre, gezegenimiz üzerinde insan etkinliğinin yarattığı etki (I) üç unsurun çarpımına eşittir: nüfusun büyüklüğü (P); nüfusun kişi başına tüketim ile belirtilen gönenç düzeyi (T); bir de, harcadığımız her doların gezegen üzerindeki etkisiyle bağlantılı bir değer olan, teknoloji unsuru (T). Sözgelimi, iklim değişimini ele alalım. Dünya nüfusu 7 milyarın biraz altında ve ortalama gönenç düzeyi kişi başına yaklaşık 8000 dolar. T unsuru ise GSMH’nın her 1000 doları için 0,5 tonun biraz üzerinde karbon dioksite eşit- bir başka deyişle, günümüzün teknolojileriyle üretilmiş her 1000 dolar değerindeki ürün ve hizmet havaküremize 0,5 ton karbon dioksit yayıyor.
Öyle olunca da, dünya üzerindeki yıllık CO2 salınımları 7 milyar X 8 X 0,5= 28 milyar tona ulaşıyor.
Hükümetler arası İklim Değişimi Paneli (IPCC) atmosferdeki sera gazı düzeylerinin görece güvenli sayılan milyonda 450 birimde dengelenebilmesi için yıllık küresel CO2 salınımının 2050 yılına dek 5 milyar tonun altında tutulması gerektiğine dikkat çekiyordu.
Bu yüzyılın ortalarında dünya nüfusunun kaçınılmaz olarak 9 milyara ulaşacağı düşünüldüğünde, bu değer kişi başına ortalama 0,6 tondan az karbon üretilmesi anlamına geliyor.
Çoğunluğun paylaştığı görüş, enerji verimliliğini arttırmak ve ekonomik büyümeye ciddi bir darbe indirmeyecek yeşil teknolojiler geliştirmek suretiyle bu düzeye ulaşacağımız yönünde. İyi de, böyle bir yaklaşım gerçekten de işe yarayabilir mi?
Günümüzün küresel geliri göz önünde tutulduğunda, gerekli karbon üretimi düzeyini tutturmak CO2 ile ilgili T unsurunun her 1000 dolar için 0,1 tona düşürülmesi- yani beş katına eşit bir gelişme sağlanması anlamına geliyor. Bu çok kolay olmasa da, ustaca bir teknoloji ve
sağlam bir politika sayesinde pekâlâ gerçekleştirilebilir.

Ne var ki, burada eksik olan çok ciddi bir şey var: Ekonomik büyüme. Bu unsuru da eklediğinizde, teknolojik ustalığın bizleri iklim felaketinden kurtarabileceği görüşü daha da zorlu bir boyut kazanır.

felaketBÜYÜME SÜRERSE, NEREYE?
İlk olarak, dünya ekonomisinin her zamanki gibi sürdüğünü varsayalım. Kişi başına GSMH gelişmiş ülkelerde yılda %2 ya da 3 gibi hızlı bir artış gösterirken, dünyanın geri kalanı bu hıza yetişmeye çalışacaktır. Çin ve Hindistan, en azından bir süre, yıllık %5-10’luk sıçramalar yaparken, Afrika onyıllar boyunca durgunluğunu koruyacaktır. Bu (son derece adaletsiz) dünyada, IPCC’nin hedefine ulaşmamız için tüketimimizdeki karbon içeriğinin harcanan her dolar başına 0,03 tonun altına düşürülmesi- günümüz Avrupa ortalamasının 11 kat azaltılması-gerekmektedir.

Şimdi küresel yoksulluğun yok edilmesi konusunda ciddi olduğumuzu düşünelim.
Dünya üzerindeki 9 milyar insanın 2050 yılına dek Avrupa’daki %2,5 oranındaki büyümeye uyum sağlayacak bir gelişme düzeyini hedeflediğini düşünün. Bu senaryoda ekonomik üretimdeki karbon içeriğinin Avrupa Birliği ülkelerinin herhangi birinde halihazırda ulaşılan en üst düzeyin yalnızca %2’sine eşit bir düzeye indirilmesi gerekmektedir.

Kısacası, ekonominin sınırsızca büyümesinde ısrar edersek, o zaman harcamalarımızdaki karbon yoğunluğunu şimdiki değerinin küçük bir bölümüne indirmemiz gerekir. Büyüme 2050 yılından sonra da sürecek olduğunda, verimlilikteki gelişmelerin de sürmesi gerekir. 2050 yılından yüzyılın sonuna dek yılda %2,5’luk bir büyüme küresel ekonominin 2050 yılındaki düzeyin üç katına
çıkmasıyla sonuçlanacaktır. Bu da son kalan her bir doların nerdeyse tümden karbondan arındırılmasını gerektirmektedir.

OLASILIKLAR VAR
Teknolojik gelişme, yenilenebilir enerji, karbonun önlenmesi ve sonunda muhtemelen hidrojen esaslı bir ekonomiye geçiş olasılığı yok edilmiş değil. Ne var ki, politikacılar böylesine kökten bir dönüşümün mümkün olup olamayacağı konusunda bile bir fikir yürütemediğimizi itiraf edemiyorlar. Yatırım ve kaynaklar nereden gelecek? Atıklar ve salınımlar nereye gidecek? Günümüzdekinden 10 kat daha yoğun ekonomik etkinliğin sürdürüldüğü bir dünyada yaşamak nasıl bir şey olur?

Bunun yerine, politikacılar sürekli bizleri evlerimizi yalıtmaya, termostatlarımızı düşürmeye, arabalarımızı daha az kullanmaya, daha çok yürümeye teşvik ediyorlar. Bu öneriler içinde yer almayan tek bir şey “daha az ürün satın almak”…

Enerji tasarruflu bir televizyon satın almak alkışlanırken, hiç televizyon almamak topluma karşı işlenmiş bir suç olarak değerlendiriliyor. Reklamlarda belli ölçütlere uymak gönülsüzce kabul edilirken, reklamın tümden yasaklanması “kültürel bir bozukluk” olarak görülüyor.

Daha az tüketmek karbon salınımlarının azaltılması yönünde en etkili çözüm olmakla birlikte, kimse böyle bir çözümü dile getirmeye bile yanaşmıyor. Çünkü bu çözüm dile getirilecek olsa, sorunun asıl nedeni olan, ekonomik büyüme tehlikeye düşürülmüş olacak.

PİYASANIN MANTIĞI
Derin korku, yok yere yaşanan bir duygu değil. Alışverişe çıkmazsak fabrikalarda üretim durur ve insanların işlerine son verilir. İnsanlar işlerinden olunca parasız kalırlar. Parasız kalınca da alışveriş edemezler. Çöküşe geçen bir ekonomi parasızdır ve kamu borçlarını giderecek çözümden yoksundur. Rekabet ortamını sürdürmeye çabalar ve insanların işlerini riske atar. Uygun biçimde tepki göstermeyen bir hükümet kısa sürede görevden atılır. Serbest piyasa kapitalizmi şu mantığa dayanır: ekonomi durmaksızın büyümek zorundadır, yoksa hiç hoş olmayan bir çöküşle karşı karşıya kalınır. Ancak çevresel koşulların krizin eşiğine geldiği bu günlerde insanlar ekonomik büyümenin sürdürülebilirlikle bağdaştığı gibi akılsızca bir sanıya kapılmaktan artık vazgeçmek zorundalar. Bizleri gezegenimize verdiğimiz zararın etkilerinden koruyacak çok daha güçlü bir çözüme gerek var. Küresel durgunluk, iklimdeki dengesizlik, ya da her iki gücün etkisini üzerimizde hissettiğimiz bir dönemde öncelikle bu kötü modelin yerini tutacak alternatif bir model oluşturulmalıdır

TEK KURTULUŞ: Büyüme ekonomisinden durağan durum ekonomisine geçiş! iklimkeci

Çevrebilimsel ekonomi uzmanı Herman Daly, günümüzde bile ekonomi uzmanlarının dünyadaki kaynakların sınırlı olduğu yönündeki basit bir gerçeği kavramaktan yoksun olduklarını, uzmanlar bu gerçeği kavrayamadıkları sürece sürdürülebilir bir ekonomiye geçilemeyeceğini ve sonunda felaketin kaçınılmaz olacağını dile getiriyor

Dünya Bankası ile ilgili bu öykünün olayın daha iyi kavranmasına yardımcı olacağına inanıyorum. Sürdürülebilir gelişmeye adanan 1992 Dünya Gelişme Raporu’nun ilk taslağında “ekonominin çevreyle bağlantısı” başlıklı bir şema yer almaktaydı. Şemada “ekonomi” yazılı bir dikdörtgen, bunun içine doğru yönelen “girdiler” yazılı bir ok, bir de dışarıyadoğru giden “çıktılar” yazılı ok vardı. Şema bundan ibaretti. En kıdemli ekonomi uzmanı olarak, görevim şemayı gözden geçirmek ve önerilerimi aktarmaktı. Onlara böyle bir şema çizmenin müthiş bir fikir olduğunu, ancak şemanın çevre unsurunu da içermesi gerektiğini söyledim. Bu biçimiyle şemada ekonomiye bir yerlerden girdiler geliyor ve çıktı olarak yine bir yerlere gidiyorlardı. Ekonomi dikdörtgeninin çevresine büyük bir çember çizip buna “ekosistem” adının verilmesini önerdim.

Böylelikle girdilerinekosistemden alınmış kaynakları, çıktıların da ekosisteme kirlenme olarak geri dönen atıkları temsil ettikleri açıkça anlaşılabilecekti.
Bu da, ekonominin tüm sistemi zarara uğratmadan ne denli büyüyebileceği türünde temel soruları gündeme getirmemize olanak tanıyacaktı. Taslak düzeltilip yeniden önüme getirildiğinde, ilk şeklin çevresine resim çerçevesini andıran adı belirtilmemiş büyük bir dikdörtgen çizilmişti.
Onlara bunun hiç bir şeyi değiştirmediğini söyledim. Taslak üçüncü kez geldiğinde şema yok edilmişti.

BÜYÜME VE SINIRLARI
Ekonomik büyümenin çevreyle sınırlı tutulması gerektiği görüşü 1992’de Dünya Bankası’nı zorlayan bir görüştü; bugün de öyle. Banka, şemada bir şeylerin yanlış olduğunu sezinlemiş, ancak gündeme getirdiği uygunsuz sorularla uğraşmaktansa şemayı tümden yok etmeyi yeğlemişti. Ekonomi uzmanlarının, bilim insanlarının tüm çıplaklığıyla algıladıkları basit bir gerçeği
kavramaktan yoksun olduklarını işte o zaman fark ettim: dünyanın boyutu genelde sabitti. Gezegenin yüzeyi ve ağırlığı ne büyüyor, ne küçülüyor. Aynı durum enerji stokları için de geçerli: dünyanın aldığı enerji miktarı verdiği miktara eşit. Sistemin toplam büyüklüğü- üzerinde yaşadığımız gezegendeki mevcut su, toprak, hava, mineral ve öteki kaynakların miktarı- sabit. Son zamanlarda dünya üzerinde meydana gelen en önemli değişiklik, gezegenin sahip olduğu kaynakların giderek daha da büyük bir payını ele geçiren, ekonomideki korkunç büyümedir. Yaşamım süresince dünya nüfusu üçe katlanırken, canlı hayvanların, arabaların, evlerin ve
buzdolaplarının sayısı çok daha büyük oranlarda arttı. Gerçekten de, ekonomimiz şimdilerde dünyanın kaldıramayacağı boyutta bir büyüme gösteriyor. Kaynaklar giderek tükeniyor, atık depoları her geçen gün daha da doluyor. Elde kalan doğal kaynaklar mevcut ekonomiyi artık kaldıramazken, ekonomi büyümesini sürdürüyor.

DOYMAK BİLMEZ ORGANİZMA
Ekonomi sürekli büyüyen, doymak bilmez bir organizma gibidir.
Ağaç, balık ve kömür gibi düşük dağınımlı kaynakları tüketerek bunlardan enerji ve yararlı ürünler elde eder. Karbon dioksit, cüruf ve kirli su gibi yüksek dağınımlı atıklar üretir. Ana akım ekonomi uzmanları en çok bu organizmanın dolaşım sistemi, enerji ve kaynakların verimli kullanımı gibi konularla ilgilenirlerken sindirim sistemini göz ardı ediyorlar. Şema öyküsünde tanık olduğum gibi, organizmanın tükettiği kaynakların kökenleri ve atıkları boşalttığı havzalar görmezden geliniyor.
Ekonomi uzmanları uygulamada bunların sınırsız olduklarını varsayıyorlar. Bu nedenle, ekonomik büyümede sınır tanımıyorlar. Bu yılın başlarında yayımlanan bir raporda, Büyüme ve Gelişme Komisyonu aralarında Botswana, Brezilya, Çin ve Japonya gibi, 1950’lerden bu yana en az 25 yıl boyunca yıllık ortalama %7 ya da daha fazla bir hızla büyüyen 13 ülkenin deneyim ve politikalarını değerlendirdi. Komisyona göre geri kalan ülkelerin de bunu örnek almaları gerekiyor. Oysa küresel ekonomi bu hızla büyüyecek olsa, büyüklüğü 25 yılda şimdikinin beş katına ulaşır. Uzmanlar bu aşamadan sonra neler olacağı konusunda herhangi bir görüş belirtmiyorlar; sanırım bizden yine aynı şeyi yapmamız istenecek. Genelde bir etkinliğin bedeli, sağladığı yararları aşmaya başladığında, o etkinlikten vazgeçilir. Bize zevk veriyor ve açlığımızı gideriyorsa, dondurma satın almak mantıklıdır. Ancak iki ya da üç dondurma yemişsek, hoş tadına karşın,
dördüncüyü satın almaya pek de yanaşmayız.

bacalar YOKOLUŞU, BÜYÜMEYE SAYMAK
Bu tür bir “kapama” sistemi ekonomide işe yaramaz, çünkü ulusal hesaplarımız ekonomik etkinliklerin maliyetleri ile yararları arasında bir ayırım yapmaz. Tam tersine, her ikisi de bir ülkenin GSMH’sini oluşturur. Söz gelimi, kirlenmeye yol açan yararlı etkinliği de, kirliliğin giderilmesi yönündeki pahalı etkinliği de arzu edilir büyümeden sayarız. Ağaçları kesip keresteyi satmak GSMH’yi arttırırken, ormanların yok oluşunu hiç hesaba katmayız. Küresel ekonominin boyutu gezegenimizin kaldıramayacağı bir noktaya ulaşıyor. Okyanuslardaki balıklar giderek azalırken, ormanlık alanlar kesilen ağaçlar nedeniyle her geçen gün daha da küçülüyor; havaküredeki kirleticiler ve sera gazlarının düzeyleri giderek yükseliyor. Daha fazla büyümenin toplumsal maliyeti, bir olasılıkla, fazladan her bir birim büyüme için ödediğimiz bedelin sağladığımız yararları aşacağı bir noktaya ulaşıncaya dek artacak. Gerçekten de, en azından A.B.D ve Britanya gibi varlıklı ülkelerde bu noktayı aştığımızı gösteren kanıtlar var. GSMH değerleri böyle bir durumun yaşanıp yaşanmadığını ortaya koyamayacağından, uzmanlar sağlık, gönenç ve çevrenin durumu gibi başka olası göstergeleri izlemek amacıyla birtakım yöntemler
geliştirdiler. Bunlar arasında Sürdürülebilir Ekonomik Gönenç Endeksi, Gerçek İlerleme Göstergesi, Ekolojik Ayak İzi ve Mutlu Gezegen Endeksi yer alıyor. Uzmanlar GSMH yükseldikçe bu öteki değerlerde bir düzelme olduğunu, hatta düştüğünü ortaya koydular. Öyle ki, ekonomik büyüme daha şimdiden bizleri varsıl kılmak yerine daha da yoksullaştırıyor olabilir.

BÜYÜME VE FELAKET
Ekonomik sistemimiz büyümeyi her şeyin üzerinde tuttuğu sürece çevresel ve ekonomik felakete doğru sürüklenmemiz de kaçınılmaz olacaktır. Böylesi bir yazgının önüne geçmek için niceliksel büyümeden niteliksel gelişmeye geçmemiz ve doğal kaynakları tükettiğimiz hıza sınırlar getirmemiz gerekir. Bu türde bir “durağan-durum” ekonomisinde üretilen malların değeri, örneğin, teknolojik yenilikler ya da daha iyi dağıtım yoluyla yine artabilir. Gelgelelim, ekonomimizin fiziksel boyutu gezegenin kaldırabileceği bir düzeyde tutulmalıdır. Çökmesine neden olmaksızın, ekonomimizi yolunda ilerleyen bir uçaktan tepede dolanan bir helikoptere dönüştürebilir miyiz? 200 yıllık bir büyüme ekonomisinden sonra durağan durum ekonomisinin neyi andırabileceğini kestirmek son derece güç olsa bile, bu komünist sultası altında karanlıkta donmak anlamına gelmek zorunda değil. Değişimlerin büyük bir bölümü havada yavaş yavaş uygulanabilir. Durağan durum ekonomisine geçiş fikri biçok kişiye son derece radikal, muhtemelen de siyasal açıdan olanaksız gelecektir. Ancak bunun alternatifi olan ve dünyanın biyofiziksel sınırlarının ötesinde bir büyüme gerektiren makro ekonomi büyük bir saçmalıktan ibarettir ve sonunda çökmeye mahkumdur. O fiziksel sınıra daha ulaşmadık, ancak maliyetlerin fazladan büyümenin sağladığı yararlardan daha ağır bastığı ekonomik sınırla çoktan karşı karşıya olduğumuz kesin.

YazılarınTürkçesi: Rita Urgan

Cumhuriyet Bilim Teknik Ekinden alınmıştır

05.01.2013

Rastgele Haber

Nazi kampında bir çadır: Stuthofluların Çadırı

İnsanın insana yapabildikleri bazen zulmün ötesine geçer. Soğukkanlı bir katilin duygusal katılığının ve tepkisizliğinin çok …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir