Home / Güncel / Fethiye ve “direniş” olarak faşizm

Fethiye ve “direniş” olarak faşizm

“Giresun’da, Fethiye’de AK Gençlik PKK’lıları geri püskürtmüş. Şaka şaka onların eli PKK’ya değil Ali İsmail gibi fidanlara kalkar” diye yazıyor twitter’da Fethiye’deki ırkçı saldırıyı destekleyen biri. Bir başkası, “PKK’lı Kürtler provokasyona doymuyor. Polis Türkleri vurup, Kürtleri koruma altına alıyor” diyor. Bir tanesi facebook profilinde “her yer Fethiye her yer direniş” yazıyor. Biri twitter’da “direnfethiye” hashtagi altında, polisin gazla müdahale ettiği “göstericilere” limon atılması gereğini hatırlatıyor. Bir başkası HDP binasına saldırının fotoğraflarını destekleyen mesajının hemen altında Deniz Gezmiş’in fotoğrafını paylaşmış. Ali İsmail Korkmaz forması giyen bir tanesi sokakta ahaliyi linç için kışkırtıyor.

tumblr_inline_n27vpyrgFs1rump62

Ne oluyor? Saldırılar bir yanıyla kamu otoritesinin de yol vermesiyle ağırlıkla o bildik MHP-BBP kitlesinin seferber olduğu bir linç görünümü arzediyor elbette. Ancak Gezi’ye dair bu sembollerin bu faşizan saldırganlıkta yeri ne? Gezi direnişiyle, o direnişte kaybettiklerimizle, Türkiye tarihinin bu belki de en büyük demokratik, antiotoriter kabarışının sembol ve sloganlarıyla bu ırkçı saldırganlığın ne alakası olabilir? Olabilir mi?

Kendimizi kandırmayalım. TGB gibi genelde “ulusalcı” sıfatıyla anılan grupların, hatta Genç Türk veya HEPAR gibi “faşist” sıfatını hakeden kümelerin Gezi direnişi boyunca harekete bir biçimde dahil olduklarını hepimiz biliyoruz. Dahası, Devlet Bahçeli’nin aksi yöndeki beyanlarına kadar (kısa bir süre için) MHP tabanından da eylemlere katılım olduğu bir sır değil. Gezi direnişinde kitlesel bir biçimde yer alan CHP tabanının da hiç değilse bir bölümünün son yirmi yıl içinde milliyetçiliğin yörüngesine girmiş olduğunu da herhalde iyi biliyor olmalıyız.

Gezi direnişine rengini veren yukarıda anılanlar değildi elbette. Daha ilk günlerden hareketin ulusalcı kalıplara sığması mümkün olmayan bir anti-otoriter halet-i ruhiyesi ve bir “sol duyusu” belirgin ve hâkim oldu. Lice’de Medeni Yıldırım’ın katledildiği saldırı sonrasında İstanbul ve başka illerde gerçekleştirilen protestoları hatırlamak yeter. Ancak yukarıda anılan grupların hareket içerisinde belli bir eğilimi teşkil ettiği de aşikârdı.

Bu sadece Türkiye’ye has bir durum da değil aslında. Brezilya’da sağın, hatta neo-nazi grupların ya da Bulgaristan’da faşistlerin kitle hareketine katıldıkları biliniyor. Yunanistan’da bilhassa Sintagma Meydanı ile özdeşleşen meydan işgalleri sırasında milliyetçi sağ da kısmen de olsa bu eylemlerde pozisyon kapmaya gayret etmişti. İtalya’da işsizlik ve sosyal kesintiler karşıtı protestolara bazen öncülük eden faşist grupları, hele hele Ukrayna’da yozlaşmış siyasal elite karşı halk hareketini saptıran nazi bozuntularını hatırlamak yeter. Bu tuhaf durum, yani solla aşırı sağın değişik versiyonlarının (istemeden de olsa) aynı ya da benzer eylemliliklerde bulunması, son yıllarda tanık olduğumuz yeni kitle mücadeleleri dalgasının solun dünya ölçeğinde örgütsel ve politik kapasitesinin geçmişe göre daha cılız olduğu koşullarda gerçekleşiyor olmasıyla alakalı. Dolayısıyla günümüzde muhtemel bir radikalizasyon sürecinin siyasal adres olarak tek bir yöne (sola) doğru gelişmesi söz konusu değil.

Gezi’ye geri dönelim. Gezi direnişinin, yarattığı “barikat kardeşliği” dolayısıyla mevcut siyasal ayrım ve farklılıkları belirsizleştiren, bu anlamda da yeni ve daha önce de düşünülmemiş ittifaklara kapı aralayan özelliği üzerine çokça yazıldı. Elinde Türk bayrağı, “yaşasın halkların kardeşliği” sloganları atan insanların eylemi, direnişin mevcut siyasal saflaşmaları muğlaklaştıran ve mücadele içerisinde yeni siyasal aidiyetler şekillendirebilen karakterinin en açık ifadesiydi.

Ancak bu hususta solun önemli bir bölümünün rehavete sürüklendiğini söylemek mümkün. Gezi direnişinin mümkün kıldığı “karşılaşmaların” kendiliğinden, hareketin kendi başına seyri ve evrimi sürecinde yeni “ittifakları”, yeni siyasal saflaşmaları mümkün kılacağı gibi bir beklentiye kapılanlar çok oldu. Oysa Gezi, mevcut siyasal ayrımların “ayarını” bozan bir etkide bulunmuşsa da onun yarattığı bu etkinin süreklileşmesi, hatta kalıcılaşması öyle kolayca ve kendiliğinden hallolacak bir mesele değildi. Barikatlar bir gün kalkacak, kalkınca da bir dizi siyasal mesele harekete şu ya da bu biçimde katılan ya da ona sempati duyan insanları yeniden saflaştıracaktı. Daha Haziran ortasında polisten kaçarken sığındığımız evde polise küfredip bize çay ve kek ikram eden o birbirinden nazik erkek ve kadının televizyonda Öcalan’ın görüntüsü belirince sinkaflı küfrü basıvermelerinden belliydi bu.

Açıkçası rehavetin ötesine geçenler de oldu. Direnişin gazıyla bayrağa sarılanlar, hatta tescilli Kürt düşmanı bir siyasal oluşumla ortak etkinlikler düzenleyenler yok değildi. (Keşke Ukrayna gösterilerinde faşist ve aşırı sağ detektörlüğüne girişenler, mesele Kiev olunca gösterdikleri bu “hassasiyetin” yarısını da Gezi’de göstermiş olsalardı.) Kürt meselesi gibi netameli konuları gündeme getirmenin hareketi “böleceğini” iddia eden de çoktu.

Takkeyi alıp önümüze koyalım: Geçen zaman içerisinde direnişle açığa çıkmış kitle enerjisinin Kürt halkının meşru ve demokratik talepleriyle buluşması için gereken çabayı maalesef gösteremedik. Kürt hareketinin Gezi direnişine katılmakta gösterdiği (kısmen anlaşılır) tereddüde hayıflanmak yerine, belki de ilk defa, ülkenin batısında kitlesel bir barış hareketinin inşası için Gezi’nin ne muazzam olanaklar yarattığını yeterince göremedik. Haziran ayındaki demokrasi çığlığını barış özlemiyle birleştirmek hususunda yeterince aktif davranmadık. Bu rehavetin de etkisiyle Gezi direnişiyle milliyetçiliğin yörüngesinden kısmen de olsa sıyrılan kitlelerin bugün sokakta yeniden milliyetçi sloganlarla seferber edilmesi mümkün hale geliyor. Direnişi bir umut olarak selamlayanlar bugün bir kez daha milliyetçi ajitasyonun etkisine girebiliyor. Böylece devlet güçlerinin destek ve koruması altında Kürtlere saldıran ırkçılar, Gezi’nin sembollerini kullanmaya cüret edebiliyor. Bu cürete gereken cevabı vermek, Gezi direnişinin yarattığı hareketin boynunun borcu olmalıdır artık.

Uzatmayalım: Önümüzdeki dönemde “sokak” belli ki daha da hareketli olacak. Sokakların sadece bize ait olduğu bir yanılsamadan ibaret. Tam tersine faşizm önce sokağı elde etmek ister. Faşizm bir rejim biçimi olmadan önce bir sokak hareketidir. Sokakta mutlak hâkimiyeti kanla, şiddetle, terörle elde etmeyi hedefler. Erdoğan’ın düşerken üzerindeki pisliği tüm topluma bulaştıracağı önümüzdeki dönemde, siyasal istikrarsızlığın süreklileşmesi pek muhtemel. Tam da bu koşullarda kitlesel ve “radikalleşmiş” bir faşist hareketi karşımızda, sokakta bulmamız ciddi bir ihtimal. Dolayısıyla şimdiden ve daha fazla vakit kaybetmeden Gezi direnişinin açığa çıkardığı birikim ve enerjiyi HDP’nin etrafında bir dayanışma barikatı oluşturmak için seferber etmeliyiz. Aksi takdirde yarın dizlerimizi dövmemiz çok muhtemeldir.

http://fotibenlisoy.tumblr.com/

Dünyalılar

Rastgele Haber

Yönetemiyorlar, yönetemeyecekler… – Fikret Başkaya

Kapitalist toplumda mülk sahibi sınıfların (sermaye sahiplerinin) beş yönetim biçimi vardır: Klasik parlamenter demokrasi, sosyal …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir