Home / Arka Bahçemiz / Gözbebeğimi Çizen Kanlı Milliyetçilik Bıçağı

Gözbebeğimi Çizen Kanlı Milliyetçilik Bıçağı

Gözler yerinden ayrılmış, nefret göz bebeklerine yerleşmiş, tekmeler yağıyor yerde yatan Ali’ye. Sırtına, karnına yağmur gibi. Eli sopalı siviller kıstırmış daracık bir sokakta Ali’yi. Ali silahsız, sopasız. 19’luk delikanlı, bizim güzel Ali. “Halkların kardeşliği” diye bağırmış sadece tüm sevimliliğiyle, haşarılığıyla. Şimdi yerde yatıyor, kara bir öfke fırtınası iniyor üstüne, tekmelerle baş başa, yapayalnız. Kafası bir kaldırım taşından diğerine savruluyor, tok bir ses çıkıyor kafatasından, düşüyor, kalkıyor, ilerliyor, ilerde sessizce bekleyen polislerin yanına doğru sendeliyor son bir çabayla. Üniformalılar, eli sopalı sivillerle aynı yaratığa dönüşüyor, kaskatı bir hınçla kendilerinden geçiyor, tekmeler bilinçlerinin copu haline geliyor.

Kendilerine sığınan Ali’ye zift karası “tekme-bilinçleriyle” son darbeleri vuruyorlar, ağızlarından tabanca gibi fırlayan küfürlerle, yüzlerini buruşturarak, ağızlarını çarpıtarak.

Mobese bile Ali’nin görüntülere dayanamıyor, hard diski değiştiriliyor, tanıklığı yok ediliyor. Başbakan “polis kahramanlık destanı yazdı” diyor. Annesi bebesinin cansız yüzüne bakıyor, göz yaşı yerine kan akıtarak içine. Milliyetçiydi eli sopalılar da, polis de.

Aynı polisler, aynı sivilerlerle el ele, yine dar bir sokakta, yine 18-19 yaşlarındaki gençleri kıstırmıştı. Uğursuz gecelerden biriydi sadece. Duvara “Yaşasın Halkların Özgürlüğü” diye yazı yazdıkları için gençler taranıyordu bu kez sırtlarından kurşunlarla. Anneler teslim alıyorlardı bebelerini, mermilerin parçaladığı kanlı giysilerini göz yaşıyla ıslatarak…

Eli tabancalı sivillerin sayısı büyüyor, büyüyor, polisle iç içe geçiyordu, Sokakların kör karanlıklarında Ali’lerin, Mehmet’lerin, Haydar’ların enselerine sıkılıyordu. Tarih 1980’di. Başbakan Demirel, polisi savunuyor, “bana sağcılar suç işliyor dedirtemezsiniz,” diyordu. Milliyetçiydi siviller de, polisler de.

Dağlardan, ovalardan esen bir karayelle tüylerim diken diken oluyor, garip bir huzursuzluğun pençesinde karabasanlarla gerçekler ışık oyunu gibi yer değiştiriyordu. Milliyetçi dalga yükseliyor, iktidar partisi kendi içindeki sosyal demokratlarla, liberallerle ilişkisini kesiyor, demokratik ifade özgürlüğünü şeytanlaştırıyordu kendi seçmeninde. Uzlaşma bitmiş, milliyetçilik şaha kalkmıştı yine. Erbakan’ın yüzü girdi rüyama, “Kanlı da kansız da olacak bu iş” diyordu ‘97’de.

Ülkenin doğusundaki barış, tüm Türkiye’yi saran bu milliyetçilik hortumuna karşı dallarında direnmeye çalışıyordu. Kürt analar sarıldı sımsıkı, ellerinde kalan oğlanlarına. Azgın milliyetçiliğin bildik, boğazlarını yakan, kokusunu almışlardı yine. Başbakan, liberallerden boşalan alanı ancak milliyetçi oylarıyla dolduracağını biliyordu. Jöleli başdanışmanı fısıldıyordu: “Şimdi hiç sırası değil barışın, seçim yakın”. Uçakların, tankların, bombaların kan alıcı, kulakları sağır edici milliyetçi homurtusuyla boğuluyordu nefesim kan ter içinde.

Sokaklardan, evlerden uğultular yükseliyor, “teröristler” diye hançereleri yırtılmışçasına bağırıyor birileri. “Türkiye Türklerindir” diyen başka bir öfke, başka bir kibir, milliyetçilerin kentlileri, ırkçılık yiyor, ırkçılık içiyordu. “Kirli pazarlığa hayır” diyen yüzler beliriyor, “boşver canı, terörist bunlar, akacaksa kan, aksın” diyen isterik çığlıklar, şehirlerden sahillere taşıyor, kıyıya vuran dalgalar kan rengini alıyordu. Herkes cinnetimsi bir neşeyle yaşamın renklerinin ölümün kırmızına dönmesini kutsuyordu.

Başka bir kıtadaydım şimdi de… Bir Düşünce Kuruluşunun tabelası belirdi önümde. Rand Corporation yazıyordu. Binanın içine girdim, birtakım adamlar toplanmıştı bir masanın etrafında. Dokunmatik bir ekranda bir yazı belirdi: “Türkiye’de iktidar demokrasi talebine kulak tıkarsa, politik ve sosyal çalkantılar çıkacak”. Bu Rand, CIA’nin, Amerikan dış politikasının ana dayanaklarından değil miydi? “Çalkantılar büyüyecek, çok kan akacak” diyorlardı. Dayanamıyorum, odadan kendimi zor atıyorum.

Tam sakinleşecekken, sert bir tartışmaya açılıyor kulaklarım. Politikacı tipli birileri İngilizce, “Böyle gidemez, sana bunun için mi destek olduk” diye homurdanıyor. “Ben tanımam kimseyi bu saatten sonra, çektim bombanın pimini bir kere” diyor karşılarındaki külhanbeyi tavırlı bir başka adam. Reste restle cevap veriliyor, ABD-Avrupa arasında bir başdöndürücü bir trafik başlıyor. ekonomik, askeri yardımlar iptal ediliyor, kredi notları düşürülüyor, döviz fiyatı roket gibi fırlıyor, sıcak para iki günde kaçıyor, enflasyon yükseliyor, işletmeler iflas ediyor, işsizlik patlıyor, tüm ülke derin bir ekonomik bunalımda nefessiz kalıyor, halk yoksullaşıyor, en tepedekilere bir şey olmuyordu. Uydular, uzay sistemleri harekete geçiyor, Mehmetçikler düz ovada keklik gibi avlanıyor, Türk analar kan kusuyor kızılcık şerbeti içiyordu. Hayır, hayır…

Sonra Ali’nin, Ethem’in, Abdullah’ın yüzleri belirdi usul usul. Alıp beni ulu bir dağın tepesine götürdüler. Turkuvaz renkli minik bir göl var sislerle kaplı zirvede. Etrafında bağdaş kuruyoruz. Uzaktan, topraktan bir acaip, hiç duyulmamış bir ses yayılıyor yeryüzüne, “Kardeşliğin, insan olmanın sesidir bu, derinlerde binlerce yıldır yatan” diyorlar. Gürül gürül aşağıdan geliyor, tepeleri kuş gibi aşıyor, zirvelere tırmanıyor, dağdaki karanlık mağaralara giriyor, insanın, barışın sesi. Tüm putlar, tabular, milliyetçilik infilak ediyor, tuzla buz oluyor desibelinin şiddetiyle. Analar doğruluyor gözlerindeki kan geri çekiliyor, güzel gözleri beliriyor, öfkenin, egonun, şiddetin, ötekileştirmenin, milliyetçiliğin vahşi, tiz çığlıkları gökyüzünde kayboluyor. Gün yeniden doğuyor, geride kalanlarla… Toprağın derinliklerinden insanı hipnotize eden, büyüleyen bir tını yükseliyor.

Türkçe, Kürtçe, Ermenize, Rumca, Süryanice Anadolu şarkıları topraktan toprağa sıçrıyor, yaylalara yayılıyor. Aleviler semah duruyor, dindarlar huşuyla namaz kılıyor. Demokrasi hayalinin şarkısı kırı, kasabayı, kenti, memleketimin dört bir yanını başlıyor dolaşmaya. Kadim Anadolu toprakları hakkını helal ediyor, “yürü be diyor”. 

Demokrasi hayali büyüyor, milliyetçi dalganın kabusuna direnerek tüm diriler ve ölülerle…. Gözbebeklerimizi kanlı bir milliyetçilik bıçağı çizse de, göz yaşı yerine kan sıcak aksa da…

 

Ahmet Buğdaycı (ahmetbug@gmail.com)

New York’ta yayınlanan Posta212 adlı gazetede köşe yazarı olan Ahmet Buğdaycı, sosyal, ekonomik araştırmalar ve trend analizleri üzerinde uzmanlaşmıştır.

Yazarın diğer yazıları

http://dunyalilar.org/ey-gezici-arkadas-iktidara-nasil-gelirsin.html

http://dunyalilar.org/ey-gezici-arkadas-iktidara-nasil-gelirsin-2.html

http://dunyalilar.org/gezi-partilesirse-ne-kadar-oy-alir.html

http://dunyalilar.org/gezi-kamuoyu-aktorlerini-nasil-teshir-ediyor.html

http://dunyalilar.org/gezi-direnisini-laik-chp-analiziyle-aciklamanin-tarihsel-yanlisligi.html

http://dunyalilar.org/amerikan-dusunce-kuruluslari-gelismeler-icin-ne-diyor.html

http://dunyalilar.org/dunyadan-turkiye-nasil-gorunuyor.html

http://dunyalilar.org/big-brother-degil-big-data-internet-kayit-altinda.html

http://dunyalilar.org/islam-demokrasi-misir-turkiye-abd.html

 

Rastgele Haber

Nazi kampında bir çadır: Stuthofluların Çadırı

İnsanın insana yapabildikleri bazen zulmün ötesine geçer. Soğukkanlı bir katilin duygusal katılığının ve tepkisizliğinin çok …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir