Home / Ne Yapmalı? / Homofobiklerden misiniz?

Homofobiklerden misiniz?

Ön yargılar sırtımıza yüklenen ve kolay kolay da kurtulamadığımız, çoğu kez altında ezildiğimiz yükler… Bazı konuları kalıplar halinde öğrenmemiz, hiç sorgusuz sualsiz kabullenmemiz öğretiliyor bize ve böyle konularda ön yargısız düşünmek/düşünebilmek neredeyse imkansız. 

homo2

Hemcinsler arası seks, cinsellik tamam da; mesele eşcinsellik olunca kabullenilemeyecek bir durum. Pek çok ülkede, şehirde, köyde, ailede kabul görmesi hiç mi hiç kolay değil. Çünkü olmaz, olamaz, hatta yok sayılıyor! Bir kere kesinlikle günah! Asla kabul edilemiyor. Bu işte bir yanlışlık, bir “bozukluk” olduğu varsayılıyor. Sanki bir hastalık, sanki sonradan bulaşabilen bir şey, sanki tedavi gerektirecek bir vaka, gelip-geçecek bir “şey”.

İtiraf ediyorum ki bundan yaklaşık 15 sene önce benim de çok farklı “ön yüklenmiş” fikirlerim vardı. Peki, kendi edindiğim fikirler miydi? Hayır! Peki, hayatımda bir homoseksüeli yakından tanımış mıydım? Hayır! Onlardan birinden her hangi bir kötülük görmüş müydüm? Hayır! Bana ucu dokunacak bir zararları var mıydı? Hayır! Her hangi bir homoseksüelle gidip tanışmaya, onu daha iyi tanımaya niyetim var mıydı? Buna da hayır! Onlardan, en azından bir tanesini tanımadan, bu konuda fikrimi değiştirebilme ihtimali var mıydı? Elbette ki hayır!

Konstantinos

Onunla tanıştığımda, zihnimdeki “kemikleşmiş” bir düşünceyi tam anlamıyla alt üst edecek ve beni, hayatımın geri kalanı boyunca bir daha asla aynı şekilde düşünemeyecek biri yapacak insan olduğunu bilmiyordum bile.

O kadar sevimliydi ki… Masmavi gözlü, benden 1-2 yaş büyük ama sarılmak için eğilmesini gerektirecek kadar upuzundu. Saçlarını daima kazıttığından saçlarının rengini bilmiyorduk bile. Bütün yaz boyunca düz beyaz tişort ve soluk siyah bir pantolon, ayağında parmak arası terlik giyiyordu. “Renkli giyindiğim zaman fahişelere benzetiyorum kendimi” dediğinde biz espriyi anlamamıştık önce. O kadar güzel gülüyordu ki (ben bir bayan olarak) O’na aşık olabilirdim. Çok sıcak kanlıydı, arkadaş canlısıydı, yardımseverdi. Hayvan severdi; yığınla kediyi, mahallenin bütün sokak köpeklerini beslerdi, kaplumbağaları vardı. Bitki severdi. Bir restoranın içinden geçilerek çıkılan çatı katında oturuyordu, minicik terası adeta bir bahçeydi. Öyle becerikli elleri vardı ki… ressamdı, marangozdu, yerde bulduğu en ufacık bir şeyi bile alır bir eserinde değerlendirirdi. Çok güzel siyah-beyaz fotoğraflar çekerdi. Çok güzel çay yapardı. Kapari turşusu kurardı. Benim yaptığım yemeklere bayılıyordu. İstanbul’a hayrandı. Yabancı dillere meraklıydı. Durmadan bana her şeyin Türkçesini sorardı. Minik defterlerine kelimeleri hiç bıkmadan not ederdi. Almanca, İngilizce, Yunanca, biraz İbranice biliyordu, o sıralar Çingene dilini öğrenmeye merak sarmıştı. Çünkü (erkek) arkadaşı bir çingeneydi.

“Dedim ya, ön yargılar sarıp sarmalamış bizi.

Bize “kötü” diye bellenen bir şeyi “iyi” birine yakıştıramıyoruz, bir türlü.”

Tanışalı o kadar da çok olmamıştı. O akşam Hanya’da kalmamız gerekince, içtenlikle davet etmişti bizi. İlk kez onun evinde kalacaktık. Gündüz birlikte gezdik, yemek yedik, çay içtik. Muhabbet çok keyifliydi. Arada sırada lafı o konuya mı dokundurdu? yoksa bize öyle mi geldi? anlamamıştık, Yorgo’yla. …ya da “kondurmuyorduk”, tabiri tam yerindeyse. Sanki erkeklerden söz ettiğinde, farklı bir ahenk geliyordu ses tonuna. Sanki bir şeyleri anlamamızı bekliyordu. Ama bizde tık yok. Oysa ki onun saklar, utanır bir ifadesi de hiç mi hiç yoktu. O açıktı, biz KAPALI!

Gece oldu. Her dilde “iyi geceler” dilendi. Kocaman pencereleri olan salonunun -aynı zamanda da resimlerini yaptığı stüdyosunun- ortasında yere serdiği yatakta yatıyorduk. O da içeride, kendi odasında. Dayanamadım. Yorgo’ya “sence de Konstantinos bize bir şey mi söylemeye çalıştı?” dedim. Yorgo da emin değildi. Hemen ekledim: “Sence O öyle mi?” Çok iyi hatırlıyorum -ve şimdi utanıyorum- söylemeye bile dilim varmamıştı. Yorgo da çok emin olmamakla birlikte “ne bileyim, öyle galiba, baksana öyle söylüyor” dedi hafiften şaşkın. Sonra uyuduk. Kim bilir rüyamda ne gördüm; bütün bu olanlar bilinçaltımdaki hangi düşünceleri taşların, kayaların altındaki yerinden oynattı. Hatırlamıyorum.

homo4Ertesi günü, öyle sıcak bir Mayıs günüydü ki mayolarımızı almadığımıza çok hayıflanacaktık. Hanya’nın dışındaki kayalıklarda kapari toplamaya gidecektik. Arabası yoktu. Bir taksiye atladık. Ellerimizde torbalarla sahile vardığımızda, yığınla insanın çoktan oraya gidip denizin keyfini çıkardığını görünce iyice çıldırmıştım. Bizim kapariler sahilin en sonunda, kimselerin olmadığı bir yerdeydi. Bir yandan kapari tomurcuklarını toplarken bir yandan da dayanamayıp “Ah be” dedim “keşke bizim de mayolarımız olsaydı. Hemen şuracıkta girerdik biz de. Yandım sıcaktan!” dediğimde, bana döndü. Öyle güzel gülümsedi ki. Sonra da ömrüm boyunca unutmayacağım sözleri söyledi:

“Çıkar kıyafetlerini gir! Kim tutuyor ki seni? Kocan seni nasılsa gördü; benden de zarar gelmez sana…”

“…Benden zarar gelmez sana…”

…ve ben ömrümün o anına kadar, hiç birini tanımadığım halde yalnızca ön yargılarıma yenik düşmüş olduğum için hiç utanmadığım kadar çok utanmıştım.

Kabullenmek hiç de kolay olmayabilir. Özellikle aile için. Çevre, “eş dost ne düşünür?”, “din bu işe ne der?”, gibi bin bir baskı var üzerimizde. Ama her ne olursa olsun;

İNSANI ÖNCE İNSAN olarak kabullenmek gerek.

Eşcincelliği kabullenemeyen, aşağılayan homofobikler, ömrünüzde herhangi bir homoseksüel tanıdınız mı? Onların nasıl birer insan olabileceğini düşünme zahmetinde bulundunuz mu? Peki hayatlarının nasıl olabileceği, nelerle yüzleşmek zorunda kaldıklarını? Ön yargılarımıza yenik düşerek kim bilir ne güzel insanları tanıma fırsatını daha baştan kaybediyoruz. Kim bilir ne zengin yüreklerin hayatımıza katabileceği renklerden mahrum kalıyoruz. Kimin kiminle ne yaptığı değil nasıl bir insan olduğu olmalı önceliğimiz. Önce kendine, sonra bize, çevresine, dolayısıyla da dünyaya ne kattığı olmalı değer yargımız.

Anlamadan, bilmeden edindiğiniz ön yargılarınızdan silkinin her şeyden önce!

prayers_for_bobby

Prayers for Bobby; Din baskısı altında bir ailenin eşcinsel oğullarını bir türlü kabullenemeyişini çok derinden işleyen bu çok ödüllü filmi, ikinci kez seyrettim ve yüreğim sızladı bir kez daha. Sonra bana Konstantinos’un verdiği hayat dersini ve o günden beri en iyi arkadaşlarımdan biri oluşunu hatırladım. Film, aynı adlı romandan esinlenerek yapılmış.

Doğaları gereği böyle hissettikleri ve bunu değiştirmenin mümkün olmadığı ve değiştirmeye de niyetleri olmadığı için; aileleri, arkadaşları, dostları, kısacası yaşadıkları çevre tarafından bir türlü kabul göremediklerinden dolayı hazin sonuçlanan örnekler ne yazık ki çok fazla.

Aşağıdaki video, Whittington ailesinin biyolojik açıdan kız olarak doğmuş ama büyüdükçe daha belirginleşen bir halde kendini oğlan olarak hisseden evlatlarını, her şeyden önce onun mutluluğunu düşünerek kabullenişlerinin öyküsünü anlatıyor.

Papatya Papadopoulos (greekturkish.com/turkish/homo-phobia/)

Editörün Notu: Aşağıda, eşcinselliğin bir tercih ya da hastalık olmadığına ilişkin kısa bir animasyon film bulacaksınız. Okuma bütünlüğü açısından işe yarayabilir.

 

Dünyalılar

Rastgele Haber

Gece Notları: Kendime ve herkese dair notlar

  Hiçbir düşüncenin fanatiǧi olmamak gerek. Çünkü fanatik insan neyi savunursa savunsun, katıdır ve o …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir