Home / Güncel / İktidarın kışkırtıcılığı ve fitne diyarı

İktidarın kışkırtıcılığı ve fitne diyarı

17 Aralık sürecinden çıkartılması gereken önemli dersler var, bu nedenle meselenin politik açıdan olduğu kadar felsefî ve ahlakî açıdan da enine boyuna değerlendirmeye tabi tutulması gerekiyor. İktidarın ve onun uğruna verilen mücadelenin ne menem bir şey olduğunu anlayamadığımız sürece aynı filmin değişik versiyonlarını izlemeye devam edeceğiz, üstelik bu kısır döngünün dışına çıkmamız da mümkün olmayacak.

Doğru ile yanlışın birbirinden ayırt edilmesini sağlayan bir kriter olarak tarih, insanın güce tapındığını ve -mikrodan makroya- hayatın hemen her alanında iktidar kavgası verdiğini ortaya koydu. İktidarın elde edilebilmesi ve sürdürülebilirliği temelde kavgacı ve saldırgan bir yaklaşımın varlığına bağlı. İnsanlar genellikle gücü ele geçirebilmek için bir araya geliyorlar, bu amaçla açılan bayrak altında körü körüne mücadele ediyor, savaşıyorlar, iktidar onları öfkeye sürüklüyor, gerektiğinde ölüyor-öldürülüyor ya da öldürüyorlar.

İktidar mücadelesi, genellikle derin ve karmaşık ilişkiler ağını, pragmatik ittifakları, stratejik ortaklıkları, yalanı, hileyi, tahakkümü, acımasızlığı, kısacası bilumum gayri ahlakî tutum ve davranışı da beraberinde getiriyor. Bu nedenle insan, tarih boyunca iktidar adı verilen dipsiz kuyuda boğuldu, anlam arayışını kaybederek canavarlaştı. İktidarı elde edebilmek ve sürdürülebilirliğini sağlamak için sahte değerler üretti, onu insan yapan gerçek değerleri ise güç ve çıkar uğruna kurban etti; üstelik bunu yaparken kendi içindeki doğal tepki mekanizmasını (vicdanını) susturdu, işlediği zulümlerin verdiği rahatsızlığa karşı içsel bir bağışıklık sistemi geliştirdi.

Müslüman toplumlar söz konusu olduğunda durum daha da karmaşık ve çelişkili bir hal alıyor, çünkü onlar, bir yandan ahlakî temele dayalı ilahî bir öğretiye bağlı olduklarını söylerken diğer yandan iktidar hırsıyla hareket etmekten geri durmuyorlar. Oysa bir din olarak İslamiyet, her ne kadar “yeryüzünde Tanrı’nın hâkimiyetini sağlamak” amacıyla kendi iktidar mücadelesini vermiş olsa da, neticede “Ne zulmediniz ne de zulmolunuz” ilkesini şiar edinmişti.(1)

Ne var ki tarihsel süreçte “İslam” etiketi taşıyan saltanat rejimleri tarafından ortaya konulan pratikleri yukarıda sözü edilen genel tablonun dışında değerlendirmek mümkün değil. İç çekişmeler, entrikalar, kardeş ve evlat katli -daha geniş çerçevede tek tek kişilere ve insan topluluklarına yönelik her türlü politik katletme girişimi- iktidar hırsı ve mücadelesinin genel karakteristiğini gözler önüne serer.

Mağlupların galipleri taklit etmeye başlamaları ise Müslüman toplumlar açısından faciayı bir üst boyuta taşıdı. İslam Dünyası, Batı karşısında üç yüz yıldır savunma pozisyonu almış durumda; politik, ekonomik ve askerî açıdan baskı altında olduğu gibi, düşünsel açıdan da Batı’nın etkisi altında bulunuyor. Çemberi kırmak için bulduğu en kestirme yol ise, karşısında mağlup olduğu dünyayı taklit etmek.

Bu yüzden Müslümanlar Batı’nın politik yöntemlerini bire bir kopyaladılar ve iktidarı ele geçirdikleri andan itibaren modern devlete sahip çıktılar, gerekli halk desteğini arkalarına alabilmek için de işletim sistemine dokunmamakla birlikte devleti Müslüman bir kimliğe büründürdüler. 1947’de kurulan Pakistan, bu yaklaşımın yakın tarihteki ilk örneğidir. Aynı şeklide AKP iktidarı da modern ulus devlete sahip çıktı, ancak onu Müslüman bir kimliğe büründürdü.

İktidar, onu ele geçirenlere büyük imkânlar sunar ve bu yüzden de son derece kışkırtıcıdır. İktidarın kışkırtıcılığı, İslamcıları düne kadar muhalifi oldukları sistemin doğrudan bir parçası ve savunucusu haline getirdi; bunun en önemi nedenlerinden biri, onların kendi birikimlerinden, tarihî, toplumsal ve politik tecrübelerinden hareketle kendilerine özgü herhangi bir model geliştirememiş olmalarıdır.

Böylece İslamcılar ahlakî zeminden koparak tamamen politize oldular, toplumsal güçlerini sistemin aksaklıklarının giderilmesi için iktidar üzerinde sivil baskı oluşturmaya yönelik değil, yeni statükonun tahkim edilmesine yönelik kullandılar. Süreç içinde İslamcı medya iktidar medyası haline geldi, buna bağlı olarak muhalif İslamcı entelektüeller iktidarın himayesi altına girerken sivil toplum kuruluşları da iktidarın çıkarına hizmet eden yarı resmî kurum ve kuruluşlara dönüştüler.

Başlangıçta iktidar paylaşımından herkes memnundu, bir diğer ifadeyle herkes “kendi hakkına” razıydı, ancak bölgesel ve küresel açıdan farklı amaçlar gözeten Cemaat ve Parti, zamanla bir takım belli başlı konularda birbirleriyle ters düştüler. İktidarın doğası gereği Cemaat daha fazla güç talep ederken Parti “zorunlu” ortağından kopmak ve devlet yönetiminde tek başına kalmak istedi; çünkü iktidar, pragmatik nedenlerle geçici bir süre paylaşılabilirse de, mutlak anlamda paylaşılamaz.

Artık tarafların pragmatik ortaklıkları sona ermiş bulunuyor ve küresel boyutu olan bir iktidar mücadelesi cereyan ediyor. Bu, baştan sona kirli bir mücadele; ahlakî bir boyutu yok, olması da mümkün değil. Küresel çapta kendi gereklerini dayatan çok güçlü bir sistem var ve taraflar bu sistemin birer parçası olarak ayakta kalabilmek için her yola başvurmak zorundalar.

Ne var ki kimin ayakta kalacağı nihai açıdan pek fazla önem arz etmiyor, çünkü neticede her iki taraf da küresel modernliğin etkili bir parçası haline gelmeyi amaçlıyor, yani verili dünyayı aşamayan tarafların yeni bir dünya önerileri yok. Aynı şey bu çatışmadan iktidar devşirmeye çalışan diğer politik oluşum ve hareketler için de geçerli. Belki aradaki tek fark, AKP’nin görece daha bağımsız bir vizyona sahip olması.

Sonuç olarak iktidarın kışkırtıcılığı yaşadığımız ülkeyi tam anlamıyla bir fitne diyarına dönüştürdü. Meselenin doğru anlaşılabilmesi için fitne kavramı üzerinde kısaca durmakta yarar var. “Fitne” (çoğ. fiten) -Arapça “Fe-te-ne/cevherini cürufundan ayırmak için altını ateşe soktu” kökünden- “sınav (deneme/imtihan), çekicilik, tutkunluk, hile, bozgunculuk” anlamlarına geliyor; aynı kökten “meftun”, “fitneye düşmüş, imtihan edilmiş, aklı çelinmiş, aklı başından gitmiş, ayartılmış, sapmış, kandırılmış, delice sevdaya kapılmış, büyülenmiş, deli divane” demek.

Kur’an-ı Kerîm’de ve hadislerde -yukarıdaki anlamların yanı sıra- “zulüm, baskı, şiddet, sıkıntı veren iş, herkesin zarar görmesine sebep olan düzen, komplo, kaos ortamı, eziyet, dünya hırsı, darlık, savaş, çatışma, yoksulluk, işkence, cehennem ateşi ve azabı” gibi bir çok durumu ifade etmek için kullanılmış. Yine Kur’an-ı Kerîm’de “mallara ve oğullara sahip olmak” -ki bu ifade kişinin toplum üzerindeki nüfuzunu belirtmek için kullanılır- hadislerde de “dünya metaı elde etmek” fitne olarak nitelendirilmiş.(2)

Kuşkusuz iktidar bir fitne/bir imtihan vesilesi, insanları birbirine düşürüyor; son derece çekici, insanın aklını başından alıyor, onu ayartıyor, saptırıyor, deliye döndürüyor. İktidar mücadelesi zulmü, baskıyı ve şiddeti de beraberinde getiriyor, insan iktidarı ele geçirebilmek -veya onu elinde tutabilmek- için her türlü gayri ahlakî yola (yalana, iftiraya, hileye, şantaja, kıyıma vs.) başvurmaktan çekinmiyor. İktidar, cevheri cürufundan ayıran bir ateş; insanın gerçek yüzünü ortaya çıkartıyor.

Uzun lafın kısası, iktidar mücadelesinin vücut verdiği sosyal ve politik bir kaos ortamında yaşıyoruz, dünya hırsı ve iktidar tutkusu akılları dumura uğratmış durumda. Elbette her zamanki gibi olan yine halka oluyor. Dikkat! Burası fitne diyarı!

Ömer Yılmaz

———————–

Dipnotlar:

1- Veda Hutbesi

2- örn. bkz. Kur’an/Enfal: 28, Teğabun: 15; Müslim, Sahih-i Müslim Terc. ve Şerhi, c. 5, s. 474

Dünyalılar

Rastgele Haber

Yönetemiyorlar, yönetemeyecekler… – Fikret Başkaya

Kapitalist toplumda mülk sahibi sınıfların (sermaye sahiplerinin) beş yönetim biçimi vardır: Klasik parlamenter demokrasi, sosyal …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir