Home / Yaşam / Kadın Özünde Doğadır, Doğa Özünde Kadındır

Kadın Özünde Doğadır, Doğa Özünde Kadındır

Doğa ile kadın benzer değil en başından beri aynı saldırılara maruz kalmışlardır. Bu tesadüf değildir, kutsal kitaplarda kadınların kutsallığı da tesadüfen doğadan örneklerle verilmez. İstenilen doğayı ana bilmek, kadını doğa bilmek ve her ikisini  tüm bedeni ve ruhi gerçekliğiyle kutsayarak doğal anaerkil toplum inşasıdır.

Kadın ü_özünde_doğadır_doğa_özünde_kadındır

Tamamıyla ters yüz edilmiş ilahi mesajların insanlığa teklif ettiği esasen kadının kutsandığı, hoş bir örnek olmasa da kadının bir nevi patron olduğu erkeğin de işçisi olduğu bir toplum düzenidir. Bu yüzden ‘cennet’ denilen tamamı doğa olan, sınırsız, sınıfsız, özgür barış yurdu anaların ayakları altındadır. Anaerkil toplumla yani toplumsallaşan doğa diyebileceğimiz kadının öncü rolüyle ‘cennet’ mümkündür. Doğal toplum ancak anaerkil toplumla mümkündür. Anaerkil toplum da ancak doğal toplumla mümkündür.

Yine kısaca değinmek gerekir ki ruh, anlam, can, mana körü olmak da kadın ve doğa gerçekliğine kör olmayı getirir, getirmiştir. ‘İleri, ileri’ diyen bilim bugün dönüp dolaşıp, en geriye giderek doğanın tüm görünür maddi-bedeni yüzünün karşısında özünü oluşturan ruhu, canı, manayı muhatap almak, görmek zorunda kalmış/kalmakta ve bu gerçekliklere kör kalınarak nelerin kaybedildiğinin farkına varılmıştır/varılmaktadır. Madde ve mana ayrıştırılamayan, bölünemeyen bir bütündür.

 

Farklılıkların hatta bazen çelişkilerin uyumu, yani evrendeki ikililiğin ‘bir’lik düzenidir. Varlık beden ve ruhla varlıktır. Bunu inkar etmek hele hele bilim adına inkar etmek insanlığa çok şey kaybettirdi ve kaybettirmeye devam ediyor. Ana-kadınla varoluşunu anlamlandıran toplumsal düzenlerin temelinde ruhu tanıyan, canlı doğa anlayışının olması da tesadüf değildir.

Kuşatıcı ve bütünsel olmayan bir barış, barış değildir. Mikrodan makroya bir bütünlük ve aitlik bilinciyle gerçek barış inşa edilebilir. Ruhsuz, anlamsız, varlığı maddeye, metaya indirgenen robot insan, robot doğa anlayışı kapitalizmin, endüstriyalizmin şahlanmasında aktif rol oynamıştır. Mal-meta, mekanik muamelesi gören insan ve doğanın tüm değerleri acımasızca tüketilmekte, tüketildikçe tükenmektedir. Tükeniş bugün yok oluşu getirmektedir. Yok oluşlar (helakler) insanlık uyusa bile doğa için kıyameti(başkaldırı, diriliş) yani kıyam etmeyi kaçınılmaz hale getirecektir. Ve önemli olan; kabul edilmesi gerekir ki maddeci, metacı, ruhu, manayı, canı tanımayan egemenlik hem tarihte hem de çağımızda özellikle ve özellikle en çok doğayı ve kadını mağdur etmiştir. Bu bağlamda tüm ön ve arka ekleriyle materyalizm eleştirişi yapılmaması da kaçınılmazdır.

Tüm yönleriyle öze dönüşçü (hanif) olmak gerekmektedir. Öze (iç ve dış doğaya) dönüş, ekonomi modellerle değil, ahlaki dönüşümle, ahlaki dönüşüm doğaya dönüşle, doğaya dönüş ana-kadın toplumun inşasıyla mümkündür. Yeryüzünün, insanın, kadının, erkeğin öze dönüşü, ‘çatışmasızlık’ anlamı verilerek sığlaştırılan değil, bütüncül, kuşatıcı, derinlikli hayatın her alanında inşa edilen barışla mümkündür. İnsan ve özellikle kadın toprak ve su özlü olduğunu, öze dönüşünde su ve toprağa da dönmesi gerektiğini unutmamalıdır. Zira yeryüzü özünü, yani tümüyle bir bütün olarak doğa olduğunu/olması gerektiğini, bir zamanlar tüm yeryüzünün doğa olduğunu hiçbir zaman unutmaz. Gereğini yapar, yapacaktır da.

İnsan için, kadın için, toplum için doğa için; sahip olma değil ait olma bilinci

Doğaya binlerce senedir boş yere ‘doğa ana’ denilmemiştir. Doğayı sahip olacağımız bir nesne olarak görürsek kadını da öyle görürüz. Doğaya ait olduğumuzu, doğayla bir bütün olduğumuzu, birbirimizden olduğumuzu, özümüzde doğa olduğunu, doğadan olduğumuzu, şefkat kucağının doğa olduğunu, yedirip içtirenin doğa ana olduğunu bilirsek doğaya tecavüzün anamıza tecavüz olduğunu rahatlıkla, tüm gerçekliğiyle ve en çarpıcı haliyle görürüz. Doğa ve kadın için en acı olan da budur; kendilerine ihanetlerin en büyüğünü kendi canından, bedeninden, özünden kopanlar yapmıştır ve yapmaya devam etmektedirler.

Yine tarih ve doğa gerçekliğinde güçlünün güçsüze karşı masum olduğu çok nadirdir. Bu bağlamda genelleme yapacak olursak; kadına karşı masum ve suçsuz erkek yoktur. Kadın ruhsal, duygusal, döngüsel, üretken, doğal özellikleriyle manen aşkın bir güce sahiptir. Savaşlar, pozitif bilim, endüstriyalizmle manadan, ruhtan, anlamdan kopmuş olan erkek öncülüğündeki insanlık kadının gücünü tamamen görünmez/bilinmez kılmış ve kadını da maddi sahaya çekerek özlük mücadelesini bile bu alanda vermeye yöneltmiştir. Oysa kadın donanımlı olduğu, döngüsel toplumsal doğa alanında yani yaşamın merkezinde doğa gibi şefkatle donanmış en büyük güce sahiptir. Zira erkeğin daha çok muhtaç olduğu öze dönüşün yegane yolu budur. Sadece yeryüzü değil mikrodan makroya tüm bir evren döngü içerisindedir. Elektronlar döner, su döner, gezegenler ve galaksiler döner. (Müslümanların anlamından tamamen kopardığı hac; özünde eşitlikçi doğal toplum amacından başka bir şey taşımayan, insanlığı bu döngüyle  küresel barışa uyum sağlamayı hedef edinen bir eylemdir.Kadında biyolojik olarak bu döngü aylık kanamalarla, yaratıcı doğal yaşam akıntısına uyum haliyle belirgindir. Doğrusal akıl, mekanik akıldır, merkezcidir, hep ‘ileri’ der, erkek doğrusal akla daha çok yatkındır. Kadın döngüsel akla yani doğanın, evrenin aklına yatkındır, çözümü yaşamın, doğanın içinde arar. Oysa ‘ilericilik’ ne ilericilikte ne gericiliktedir. Barış; uyum ve döngücülük  halidir, bu ise yine erkeği ‘ileri’, ’rekabet’ yarışından dizginleyecek ana-kadın döngüsel aklıyla mümkündür.

Erkek, tarihsel, evrimsel ve biyolojik varoluşunun kadından-dişiden başladığını bilmeli, kadından olduğunu bilmeli, doğumunda canlıların en zayıfının insan olduğunu bilmeli, bilgisiz, tecrübesiz, zayıf bir haldeyken kadının onu koruyup kolladığını, şefkatle kucak açtığını, yedirip içirdiğini, kadınla-erkeğin birbirinden olduğunu, biri diğerini sahip bilerek değil birbiriyle bir bütün olduğunu, birbirleriyle aynı değil birbirlerine eş(it) olduğunu kabul etmelidir. Toprak insana ait değil, insan toprağa aittir ve toprak insandan değil insan topraktandır. Ekin(doğa) ve nesil(ana) bir bütündür. Ki bunların da her biri ilahi mesajlarda tek tek işlenir. Yine ‘Tek Tanrı’ya ait olmak’ şiarı özünde hiçbir şeye sahip olmama iddiasıdır. Ne bir şeyi sahip bilmeli ne de bir şeye sahip olmalı demektir. Aslına bakarsanız burası da tarihin ve evrenin kilit noktasıdır. Ne mutlu sahip olmayı değil ait olmayı seçenlere.

“Tanrı evrenin canı, evrense tek bir beden

Melekler bu bedenin duyuları hep birden

Yerde gökte canlı cansız ne varsa birer uzuv:

Budur Tanrı birliği, boştur başka her söylenen.

Bu varlık denizi nerden gelmiş bilen yok;

Öyle bir inci ki bu büyük sır, delen yok;

Herkes aklına eseni söylemiş durmuş,

İşin kaynağına giden yolu bulan yok.

Vakit geldi, dünya yeşiller giyecek;

Ağaçlara Musa’nın eli değecek,

Kuru tohumlara İsa’nın nefesi;

Gözler açıp buluta çevrilecek.

Gerçek eren içinde kir tutmayandır;

Varlığını korkusuzca hiçe sayandır;

Bu topraklar üstünde en temiz kişi

Sağlığında toprak kesilmiş olandır.”

Ömer Hayyam

İki yol sunuyorlar; ya doğayı sadece tüketilecek, kullanılacak, sömürülecek, cansız bir meta görmek ya da doğayı çevre bilerek (yine insan için yine insan merkezli) doğayı doğasından, doğallığından, ruhundan, analığından, kutsallığından koparmak, çevrecilik yapmak. Çevrecilik, doğaya tecavüzün, anaya tecavüzün gerekçeli, masumlaştırılmış, meşrulaştırılmış halidir. Kadınların durumu saksıdaki çiçekler gibidir. Doğalarından koparılmış, hücre saksılara hapsedilmiş (saksılar da bir kafestir), ebter tohumlarla analığı, doğurganlığı çalınmış, elinden alınmış kısacası özünü yitirmiştir. Özüne kör kalarak, kafesini görmeyerek, doğasında, doğallığıyla, doğurganlığıyla var etme derdinde olmayarak hatta bunlara omuz vererek saksıları sulamanın, güneşe çıkarmanın, yapay müdahalelerle yaşatmanın adı kadın mücadelesi, kadın özgürlüğü olmuştur.

Ne örflere, dinlere, törelere, erkekliğe, erkekçiliğe, sahip olunmaya hapsedilmiş kadın ‘özgür kadın’dır, ne de kadınlığı değil bedeni ve dişiliği kimlikleştirilen, bedeni üzerinden kamulaştırılan ya da kamusal alana ancak fahri erkek olarak girebilen, tüketilen, sömürünün, modernizmin kadını ‘özgür kadın’dır. Kadın sadece kadın olduğunda, bedenini ya da dişiliğini değil kadınlığını kimlik bildiğinde, mahareti erkek olmakta ya da erkek gibi olmakta değil kadın olmakta bildiğinde, bedenine, kadının doğasına ve kendini göreceği/bulacağı doğaya ihanet etmediğinde özgür kadındır, kutsal kadındır.

Kadın söz konusu olduğunda kadını doğadan ayrı/kopuk ele almak, kadın-doğa ilişkisini göz ardı etmek, kadını doğasız konuşmak, kadın mücadelesini doğa mücadelesinden ayrı bilmek, görmek; toplumu, doğayı tanımayarak, doğaya kör olarak, doğadan kopararak/ayırarak ele alan, işleyen, analiz eden sosyolojinin sosyoloji olmadığı gerçekliğinden çok daha vahimdir, abestir.

Kadın özünde doğadır, doğa özünde kadındır.

Ana kadınların, emekçi kadınların, çocuk olamayan kadınların, tecavüze uğrayan kadınların, okuyamayan/okutulmayan kadınların, dövülen/öldürülen kadınların, taşlanan/yakılan kadınların, yataklara zincirli kadınların, tutsak kadınların, gerilla kadınların, direnen onurlu kadınların, erkekçe olmayan, maddeci, ilerici ve rekabetçi olmayan döngüsel özlerinin, özverilerinin yerel ve küresel sahici barışa sunacakları öncülük eşsiz ve benzersiz olacaktır.

M.Cihad Ebrari

Dünyalılar

Rastgele Haber

İki buçuk Üç Buçuk

12 Eylül askeri faşist darbesi, her yerde olduğu gibi bizim Havza’da da toplumu sarsmıştı. Birçok …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir