Yaşam

Çok Doğur, Çok Çalış, Az Kazan

 

Dünyada pek çok ülkede olduğu gibi Türkiye’de de doğurganlık düşmekte, ömür uzamakta. Düşük doğurganlığın gelecekte yaşlı nüfusun toplam içindeki oranını artıracağı ve bu nedenle de ekonomiyi olumsuz yönde etkileyeceği endişesiyle doğurganlığın artırılması istenmekte.

Oysa daha otuz otuzbeş yıl önce yüksek doğurganlığın ülke ekonomisine getireceği yük iktidarları endişelendiriyordu. Siyasi güçler doğurganlığı artırarak ya da azaltarak ekonomiye yön vermeye çalışırken o doğumları yapan, doğanları bakıp büyüten kadınların ihtiyaçlarına, isteklerine kulaklarını tıkamaktalar. Kâh baskıyla, kâh teşvikle, aile ahlâkı ve gelenekleri öne sürülerek kadınların bedenlerine ve emeklerine el konulmakta.

Kürtajı yasaklama çabaları, istenmeyen gebelikleri önlemek için kullanılan “72 saat” hapına (ertesi gün hapı) erişimi zorlaştırmak için doktor reçetesine bağlanması, kadın bedeni üzerinden yürütülen baskıcı politikalara somut örnekler. Doğrudur. Yüksek doğurganlık da çok düşük doğurganlık da demografik dengeleri bozar. Ancak, nüfusun büyüklüğü, artış hızı ve dağılımını doğrudan siyasi müdahelelerle değiştirmeye yönelmek yanlıştır.

Bugün doğurganlık çağındaki kadın başına iki çocuk düşmektedir. Çiftler daha fazla çocuk istedikleri halde mi doğurganlık bu düzeydedir? Hayır, aksine daha fazla çocuk istemedikleri için doğurganlık ortalama iki çocuk düzeyindedir. Daha fazla çocuk istememe nedenlerinin başında geçim sorunları, çocuklarına iyi bir gelecek hazırlayamama endişesi gelmektedir. Ayrıca, kadınların eğitim düzeyleri arttıkça daha geç evlenmekte ve çalışma yaşamına katılmaktalar. Hem dışarıda-işte, hem içeride-evde çalışan kadınlar daha fazla yük kaldırabilecek durumda olmadıkları için de çok çocuk doğurmak istememekteler.

Günümüzde, Türkiye’de yüksek doğurganlık düzeyinden düşük doğurganlık düzeyine geçiş sürecinin en olumlu yıllarını yaşıyoruz. Bir yandan çocuk nüfusu eskisine göre daha az iken, öte yandan henüz yaşlı ve hasta olanların sayısı da çok artmadı. Yani bakım gerektirenlerin oranı görece az. Buna karşılık, yüksek doğurganlığın hüküm sürdüğü yıllarda doğan kalabalık kuşaklar bugünün çalışma çağı nüfusunu oluşturuyor.

TÜİK’in son belirlemelerine göre 15-64 yaşındakilerin toplam içindeki payları artmaya devam ediyor. Bu olumlu dönemde bile doğurganlığın düşmeye devam etmesi, ailelerin geçim stratejilerinde ikinci bir çocuğu bile yapmaktan kaçındıklarını göstermekte. Doğurganlıktaki düşüşün sürmesini kadınların ortak bir isyanı olarak okumak gerekir. Bakım yükünün demografik açıdan ortalama olarak en aza indiği bu dönem kalabalık genç kuşakların yaşlanmasıyla sona erecek TÜİK tahminlerine göre, 2030 hatta 2040’a kadar bu olumlu tablo devam edecek, 2050 sonrasında, bugünün Avrupa ülkelerine benzeyen, yaşlı nüfusun çok arttığı bir dönem başlayacak. Bu dönüşümü ötelemenin bir yolu doğurganlık oranını artırmak. Hükümet de bunu yapmak istiyor.

Doğurganlığı artırmak demek yaşlı bakımına ek olarak çocuk bakımının yükünü de artırmak demek. Doğurganlığın artışı, bakım hizmetlerinin kadınlara yüklendiği günümüz koşullarında cinsler arası ayrımcılığı pekiştiren ve artıran bir rol oynar. İçinde bulunduğumuz bu fırsat döneminin topluma yararlı sonuçları olması için öncelikle çalışma yaşındaki nüfusun yeterli düzey ve nitelikte eğitime sahip olması ve bu eğitimli nüfusu istihdam edecek yeterli sayı ve nitelikte iş olanaklarının bulunması gerekir. Bu iki önkoşul yerine getirilmediği durumda yüksek nüfus refah düzeyini daha da aşağıya çeken toplumsal bir yüke dönüşür.

Gençlerin eğitim durumuna baktığımızda, örneğin, 2012-2013 öğrenim yılında orta öğrenim yaşındakilerin yüzde 30’unun öğrenimine devam etmediği görülüyor. Sadece bu veri bile hükümetin gençlerin eğitimine ne denli az önem verdiğini önemli ölçüde açıklıyor. Eğitimin kalitesi, kamu okullarında istenen paraların bazı aileler tarafından karşılanamayacak düzeyde olması, köylerde okulların kapatılması ya da öğretmen atanmaması, üniversitelerde gösteri yaptı diye okuldan atılan gençler, istihdam dışı kalan Eğitim Fakültesi mezunları gibi birçok sorunlu konuya hiç değinmiyoruz bile. Bu duruma ek olarak, hali hazırda Türkiye’de çalışma yaşındaki her 100 kişiden sadece 45’inin istihdam edildiğini belirtelim. Bu OECD içerisindeki açık fark ara ile en düşük istihdam oranı olmanın ötesinde, tüm Dünya ülkeleri içindeki en düşük istihdam oranlarından biri. İstihdam durumu gençler ve kadınlar arasında daha da kötü. Her 100 gençten ancak 32’si çalışıyor. Kadınlar arasında ise çalışma yaşındaki her 100 kadından sadece 26’sı iş olanaklarına sahip

.Yukarıdaki veriler Türkiye’de hükümetin demografik fırsat dönemini değerlendirecek iki koşulu da yerine getirmediğini gösteriyor. Bu koşullar yerine getirilmezken, hükümetin salt doğurganlığı artırmak üzerinden demografi-ekonomi ilişkisini hedefleyen politikalar oluşturması ikna edici olmaktan uzak. Hükümet tarafından çok çocuk doğuranlara verilmesi planlanan parasal teşvikler istenilen ölçüde etkili olur ve kadınlar daha fazla sayıda çocuk doğururlarsa ne olur? Dünya üzerinde maddi teşviklerle kadın doğurganlığını kayda değer ölçüde artırmayı başarmış ülke örneği bulunmamakta. Tekrarlamakta yarar var. Yine de bir artışın olabileceği varsayımı altında bu nüfus artışına eşlik edecek kamusal olarak desteklenen çocuk, yaşlı ve engelli bakım hizmetleri geliştirilmediği takdirde, teşviklerle artan hanehalkı nüfusunun bakımı kadınların sırtına yüklenmeye devam edecek; kadınlar çok çocuk doğurdukça iş yükleri artacak. Böylelikle, ev dışında bir işte çalışma olanakları da gittikçe zayıflayacak. Hükümetin maddi açıdan erişilebilir ve kaliteli bakım hizmetleri sunmak açısından uygulamaya dönük hiçbir politikası yok.

KEİG Platformu Basın Açıklaması

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu