Home / Çevre / Küresel Kıtlıktan Önceki Son Acil Çıkış!

Küresel Kıtlıktan Önceki Son Acil Çıkış!

Şu sıralarda bir dünya krizine doğru dörtnala koşturmakta olduğumuz gözleniyor. Türkiye’de gerek medyanın, gerekse -iktidarı ve muhalefeti ile- siyasetçilerin adını koymakta zorluk çektikleri bir gıda krizinden bahsediyoruz. Son birkaç yılda buğday, pirinç, mısır gibi temel gıda maddelerinin fiyatları iki, hatta bazen üç katına çıktığı gibi, bu fiyat artışlarının büyük bir kısmının sadece son birkaç ayda gerçekleşmiş olması, olayı bir korku filmine dönüştürüyor.

İşin korkutucu yanı, bunun bir film değil, gerçek olması. Özellikle, yiyeceğin aile bütçesinin yarısından fazlasını silip süpürdüğü yoksul ülkelerde, yüksek gıda fiyatları tam anlamıyla ölümcül sonuçlar doğurduğu düşünülecek olursa, daha ziyade bir ‘reality show’dan sözediyor olabiliriz pekala. Hani sıradan insanların yaşamlarını konu edinen ve genellikle iç karartıcı olan o tuhaf televizyon programlarından.

Dünya için yeni durum

Earth Policy Institute adlı sivil toplum kuruluşunun başkanı olan çevre yazarı ve düşünür Lester R. Brown, içine girmekte olduğumuz bu krizin, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyanın zaman zaman hava koşullarına bağlı olarak yaşadığı hububat fiyat dalgalanmalarından tamamen farklı olduğunu yazıyor.

Hububat fiyatlarında bugün görülen ikiye katlanma, aralarında Brown, Paul Krugman gibi uzmanlara göre bazı uzun vadeli eğilimlerin (trend) birikmiş etkilerine ve yanlış politikalar izlenmesine bağlanabilir. Tahıl talebinin hızlanmasına, tahıl arzındaki artışın da yavaşlamasına yol açan eğilimler bunlar.

Dünyanın şimdiye kadar böyle bir durumla pek karşılaşmamış olduğu söylenebilir. Yükselen gıda fiyatları ve yaygınlaşan açlık durumları karşısında bazı ülkelerde sosyal düzen çöküntüye uğruyor:

Kıtlıktan isyan çıkıyor

Birleşmiş Milletler’in kıtlık nedeniyle dünyanın dört bir yanında isyan çıkacağı uyarısı ile aynı tarihlerde Pakistan’da siloları ve tahıl nakliyat kamyonlarını korumak için binlerce silahlı asker görevlendiriliyor, Haiti’de gıda ürünleri taşıyan gemiye yapılan silahlı saldırıda 2’si kadın 6 kişi öldürülüyor, Tayland’da çeltik tarlalarını gece ‘hasat eden’ talancılardan korumak üzere çiftçiler 24 saat silahlı hasat nöbeti tutuyor, bu yılın ilk üç ayı içinde Sudan’da Darfur mülteci kamplarındaki 2 milyon insana gıda yardımı götüren kamyonlardan 56’sı silahlı kişilerce kaçırılıyor ve kamyonların 36’sıyla şoförlerden 24’ü bulunamıyor… Bu bölgeye yardımın yarıya inmesiyle birlikte, gıda güvenliğinin yeniden tesis edilememesi halinde, vahim bir açlık hayaletinin ortalarda kol gezmeye başlayacağı görülüyor.

Gıda ayaklanma ve isyanlarının dünyanın dört bir yanında ‘umur-u ádiye’den sayılmaya başladığı da söylenebilir: Mısır’da fırınların önünde devlet destekli ekmek için kuyruğa giren insanlar arasında kavga ve çatışmalar, Yemen’de en az 12 kişinin ölümüyle sonuçlanan ayaklanmalar, Fas’ta 34 isyancının tutuklanıp hapse atılması, Kamerun’da düzinelerce insanın canını alan, yüzlercesinin de tutuklanmasıyla sonuçlanan ayaklanmalara Endonezya, Etiyopya, Filipinler, Haiti, Meksika, Senegal gibi, dört kıtaya yayılmış ülkelerdeki huzursuzluk olaylarını ekleyebiliriz. Avrupa’nın kıtlık sorunları ile boğuşan tek ülkesi olarak da, nüfus artış hızı sıfır olan Moldavya’yı sayabiliriz – tabii şimdilik.

37 ülkeye acil gıda

Pirinç, buğday ve mısır fiyatlarının birden iki katına çıkmasıyla dünyada yardıma en çok muhtaç durumda olan 37 ülkenin BM yardımı alamaması riski de ortaya çıktı. Dünya Yiyecek Programı adlı BM kuruluşu, yarım milyar dolar tutarında ek yardım fonu çıkarılması yolunda ácil çağrıda bulundu. Şimdilik, sadece ABD’den 200 milyon dolar tutarında bir yardım vaadi gelmiş durumda.

Öte yandan, Ukrayna’dan Arjantin’e kadar ‘yiyecek ambarı’ sayılan ülkelerin birçoğu, kendi tüketicilerini korumak amacıyla ihracata sınırlamalar getiriyor. Böylece, her yerde bir yiyecek darlığı politikası ortaya çıkıyor. Bu politikayı izleyen ülke yönetimleri bu sefer kendi çiftçilerinden yükselen protestolara maruz kalıyorlar. Ayrıca, -daha önemlisi- bu ihracat kısıtlamalarıyla dünya piyasalarında fiyatların büsbütün yükselmesine, yiyecek ithal etmek zorunda olan ülkelerin de büsbütün zora düşmesine yol açıyorlar.

Küresel çevre sorunları, beslenme, gıda ve sürdürülebilir kalkınma vb. konularında 20’den fazla kitap kaleme almış ve eserleri 40’tan fazla dile çevrilmiş olan Lester R. Brown’a göre dünyanın yüzyüze olduğu kronik yiyecek darlığı, dünyada hem talebi hem de arzı etkileyen birkaç yerleşik eğilimin birikmiş (kümülatif) etkisinden kaynaklanıyor.

Talep ‘trendleri’

Dünya nüfusuna her yıl sürekli olarak 70 milyon ‘yeni boğaz’ ekleniyor. Ayrıca, dünya nüfusunun yarısından fazlası beslenme zincirinin üst basamaklarına çıkmak için sürekli uğraş veriyor.

Örneğin, gelişme yolunda denilen ülkelerde, Çin’de, Hindistan’da vb, gittikçe artan sayıda insan, insanlık tarihinde ilk kez zengin Batılı ülke vatandaşları gibi yemek (yani et) yiyecek kadar varlıklı hale geliyorlar.

Yaklaşık 700 kalori değerinde yem ile 100 kalori değerinde sığır eti üretildiği hesaplanırsa, beslenme tarzındaki bu ‘devrimci’ değişim, dünyada tahıl talebini büyük ölçüde yükseltiyor.

Enerji güvenliği, petrol ve jeopolitik konularında dünyanın önde gelen uzmanlarından Michael T. Klare’in tespitiyle, dünya çapında ekonomik büyümeyi son 60 yıldır mümkün kılan enerji bolluğunun sonu görünmüş durumda.

Özellikle Çin ve Hindistan’ın ekonomilerini endüstrileştirmesi ve uluslararası piyasalara çok çeşitli mal satışına geçmesinin, dünya enerji tüketiminde eşi görülmemiş bir artışa yol açtığı hesaplanıyor. (Sadece son 20 yılda yüzde 47’lik bir artış!) Böylesine muazzam bir talep artışı, ortaya çıkan güçlü yeni enerji tüketicileri ve küresel enerji arzının daralması trendleri birleşince, ortaya yeni bir dünya düzenini ve durmadan yükselen petrol fiyatları olgusunu çıkarıyor. Enerji maliyetlerindeki yükselme, tarım ürünlerinin maliyetine yansıyor elbette ve onu da sürekli yükseltiyor.

Mısırdan araba yakıtı

Talep cephesindeki en önemli gelişme trendlerden biri ise, başta ABD olmak üzere bazı ülkelerde arabalara yakıt olarak kullanılmak üzere mısırdan elde edilen ethanol adlı ‘biyoyakıt’ üretimindeki artış oldu. 2005 yılından bu yana, ethanol talebindeki bu müthiş artış, dünya tahıl (mısır) tüketimini yaklaşık 20 milyon tondan 50 milyon tona yükseltmiş durumda!

Sübvansiyone edilen ürünlerin insan yiyeceği yerine ‘araba yiyeceği’ne dönüştürülmesinin enerjide dışa bağımlılığı azaltacağı ve küresel ısınma felaketini azaltıcı bir etki yaratacağı söylenmekteydi politikacılar tarafından.

Ama ABD Başkanı George Bush’un ve diğer bazı Avrupa liderlerinin bu ‘vaad’i, Time dergisinin yazdığı gibi, düpedüz bir ‘sahtekárlık’tı aslında! Derginin bu teriminin ağır kaçtığını düşünüyorsanız, onun yerine size BM Gıda Hakkı raportörü Jean Ziegler’in terimini önerebiliriz:

Raportör, bir Alman radyosuna  verdiği demeçte, dünyada büyük miktarda biyoyakıt üretiminin ‘insanlığa karşı suç’ kategorisine girdiğini net bir dille belirtmişti. Biyoyakıtlar karbon diyoksit emisyonlarının muazzam artışına yol açıyor: küresel ısınmayı azaltmak amacıyla küresel ısınmayı büsbütün artırmak, herhalde insanların arzuladıkları son şey olmalı.

Arz cephesi

Arz cephesine bakıldığında ise, madalyonun tam öteki yüzü ile karşılaşılıyor:

Gıda ürünleri yetiştirmek için tarıma açılacak toprak arzı pek mevcut değil. Ya Amerika’da Amazon ya Afrika’da Kongo havzalarındaki ya da Endonezya’daki son yağmur ormanlarını temizleyip tarlaya çevireceksiniz, ya Brezilya’nın Cerrado denen savanlarını. Ama, bunun küresel iklim değişikliği, küresel ısınma ve genel olarak çevre tahribatı bedelini kimsenin ödeyemeyeceği aşikár.

Ayrıca, birinci sınıf tarım arazileri pek çok ülkede (elbette Türkiye’de de) endüstriyel ve turistik tesislere, yerleşimlere, golf sahalarına, otoyollara, büyüyen otomobil filoları için otoparklara vb. dönüştürülüyor.

Yeni sulama kaynakları ise, artık ‘en muteber nesne’ halinde. Dünyada adam başına sulanan toprak alanı her yıl yüzde 1 oranında azalıyor. Su dünyanın en kıt kaynaklarından biri haline gelmekte.

Dünya gıda krizinin temelinde yatan en önemli faktörlerden birinin, belki de birincisinin ‘Kötü Havalar’ olduğunu söylemek, fuzuli olacaktır. Dünyanın en büyük tahıl ambarlarından biri olan Avustralya’nın bin yıldır gördüğü en büyük kuraklık, yeni gıda krizinde önemli bir etken. Bu kuraklık, çok büyük olasılıkla küresel ısınmadan kaynaklanıyor.

Kıtlık ve kuraklık

Küresel ısınma, hepimizin bildiği gibi, kömür, petrol ve doğal gaz gibi fosil yakıtların kullanımından yayılan sera gazları yüzünden oluyor. Sera gazları artmaya devam ettikçe gezegen ısınmaya devam edecek. O zaman kuraklıkların daha uzun, daha yoğun olacağı, bununsa daha yaygın su kıtlıklarına, daha fazla sayıda ve daha şiddetli orman yangınlarına yol açacağı, kışın ve ilkbaharda sellerin artacağı, yazın ve güzün nehirlerin kuruyacağı, bunun da su kaynakları için kıyasıya yeni mücadelelere sebep olacağı, eriyen buzullarınsa belki milyarlarca insanı temel besin maddelerinden yoksun bırakacağı tahmin ediliyor.

Şu anda içinde bulunduğumuz gıda krizinin, henüz dünya gıda kaynakları yukarıda anlatılan iklim değişikliği tarafından vurulmadan meydana gelmiş olduğunu unutmamakta da yarar olabilir. Dünya Bankası’nın rakamlarına göre 100 milyon insan daha derin bir yoksulluğun pençesine itilmiş durumda. Daralan yiyecek arzı, yükselen gıda fiyatları ve siyasal istikrarsızlığın kol gezdiği bir yeni döneme girilmiş gibi görünüyor. Hububat stokları, Brown’un belirttiğine göre, 2008’de rekor derecede düşük. Tahılda dünya tüketimi için sadece 55 günlük bir stok kaldığını belirtiyor Brown. Gelmiş geçmiş en düşük tahıl stokuna sahip olan dünyanın küresel hububat piyasalarında tam bir kaos haline düşmesi için tek bir kötü hasat mevsinin yeterli olacağı belirtiliyor. Açlık şimdi böyle vuruyorsa, iklim değişikliği yüzünden hasat her yerde çöküşe geçerse neler olabileceğini düşünmek bile zor.

Ne yapmalı?

Böyle gelmiş, böyle gider senaryosunun hiçbir geçerliği olmadığı açık. Dünyanın önde gelen ülkelerinin bir araya gelip nüfusu stabilize etmek, gıdadan araba yakıtı elde etmeye son vermek, iklimi stabilize etmek için başta kömür, tüm fosil yakıtların tüketimini hızla azaltmak, su tablolarını ve yeraltı su yataklarını koruma altına almak, tarım arazileriyle toprakların verimliliğini korumak üzere yoğun bir kolektif çabaya derhal girmesi elzem görülüyor. Ayrıca, yoksulluğun kökünün kazınması için devasa bir çabaya büyük bir hızla girişilmemesinin de çok ağır bedelleri olacak gibi görünüyor. Su verimliliğinin sağlanması için de yarım yüzyıl önce tarım verimliliği için girişilen çaba boyutunda bir ‘mavi devrim’e ihtiyaç olduğu da ortada.

Türkiye’de ilgili yetkililerin, bakanların, bazı ticaret odası başkanlarının ve büyük ölçüde medyanın bakışı, bu çok boyutlu devasa dünya krizini analize etmekten uzak. Meseleye, ‘birkaç gün pirinç yemeyiz, fiyatlar düşer, fırsatçı ve spekülatörlerün silahları kendi ellerinde patlar’ şeklinde çok yüzeysel, indirgeyici ve ne yazık ki yanıltıcı bir yaklaşımın hakim olduğu söylenebilir.

Kuraklığı gelip geçici, dönemsel bir fenomen olarak gören, Atatürk’e gönderme yaparak ‘istikbalin derinliklerde’ yani en ölümcül yakıt kömürün bolca çıkarılıp tüketilmesinde olduğunu söyleyen sağlıksız bir bakışın izleri her yerde görülüyor.

Hemen! Şimdi!

Çok sınırlı ve kısıtlı, adeta ‘günübirliğine’ bir ‘düşünme’ tarzını, böyle bir retoriği süratle terkedip, analitik ve bütünsel bir bakışa geçmenin, yukarıda özetlenmeye çalışılan dünya çapındaki trendlerin birikmiş etkilerini gidermeye elbirliğiyle girişmenin tam zamanı. Çünkü, Brown’un dediği gibi, ‘dünya böylesine huzursuzluk verici bir durumla şimdiye kadar hiç karşılaşmadı… Medeniyetin istikrarının ta kendisi tehlikede.’

Yani, harekete geçme zamanı. Hemen. Şimdi!

Ömer MADRA

www.dunyalilar.org

Rastgele Haber

Mercanlar artık rengarenk değil

Ekolojik dengesizlik mercanları da etkiledi, artık rengarenk değiller… Sen tut 400 milyon yıl boyunca her …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir