Home / Tarih / Makul Annelik; Devlet İdeolojisinin Evdeki Temsilcisi

Makul Annelik; Devlet İdeolojisinin Evdeki Temsilcisi

La Fontaine’in “İnsana Alt Olan Aslan” fablında meydana asılmış bir resim vardır ve bu resimde “kocaman bir aslanı” mağlup etmiş bir insan çizilmiştir. Bu zafer karşısında böbürlenen insanları gören aslan “Görüyorum ki hepiniz ölçüsüz bir gurur içindesiniz. Size layık görülmüş çünkü zafer. Ama yalan söylüyor ressam size, ırktaşlarım resim yapmayı bilseydi eğer doğruyu gösterirdi hepinize.” der. Tarihi kimin yazdığı tarihte olmuş bitmişleri değiştirmez, ama kimin, nasıl ve ne zaman yazdığı geçmiş algısını değiştirebildiği gibi geleceği de değiştirecek bir potansiyeli hazırlar. Aslan ile insan arasında neler olduğunu, ancak aslanlar da kendi tarihlerini yazarlarsa öğrenebileceğiz.
Bu nedenle feminist hareketin önemsediği konulardan biri de kadın gözüyle yeniden yazmak veya kadın gözüyle yeniden okumak olmuştur.

Eğitim Sen 2 No’lu Şube Kadın Komisyonu’nun 25-26 Şubat 2012 tarihleri arasında düzenlediği “Eğitim Çalışması” sırasında yürütülecek atölye çalışmalarından biri olan “Kadın, Aile ve Annelik” üzerine ön hazırlık yapmaya çalışırken, 2002 yılında Eğitim Sen 2 No’lu Şube Kadın Komisyonu’nda bir aktarım olarak sunduğum, “Sıdıka Avar ve Elazığ Kız Enstitüsü’nde Kürt Kızlar” başlıklı seminer çalışması yeniden gündemime geldi. Bu yazıda, Elazığ’da tam da Dersim katliamının ertesinde Kürt kızların “dağ çiçekleri” adı altında dağlardan toplanıp “vazoya konulmak” istenişinin hikâyesi ile 2000’li yıllarda bir Toplum Merkezi örneğinde “beyaz orta sınıf olmayan” kadınların “nasıl beyaz orta sınıf” bir annelik ideojisinin peşinden sürüklenmeye çalışılmalarının hikâyesi arasında bir bağ kurmayı deneyeceğim. Annelik, devletler, sistemler ve ideolojiler için önemli bir “kurum” ya da Nükhet Sirman’ın ifadesiyle “temsil”dir. Sonundaki –lik eki, bu konuyla ilgili her düşündüğümde bana, tam da bu temsilin ispatı gibi geliyor. Anne olmak başka bir şey, annelik etmek başka bir şeye dönüşüyor, devletin, kapitalizmin, ataerkinin taleplerinin karşısında. Devlet, ordu, hukuk, erkek egemen sistem, tüm bunlar tanımladıkları anneliği destekliyorlar. “Makbul” bir anne olarak kutsanıyorsunuz üstelik. Devlet “makbul” annenin iktidarını destekliyor, çünkü annenin çocuğu ile istendik iktidar ilişkisi de devleti destekliyor, anne vatanı ve milleti için hayırlı evlatlar yetiştirdikçe devletin bekası sağlanabiliyor. Çoğunlukla anne de aileyi ve anneyi kutsallaştıran bu ilişkiden şikâyet etmiyor. Ta ki savaşta evladını kaybedene, cinsel yöneliminden dolayı hayatı zehir olana, kızı devlet tarafından korunmadığı için aile içi şiddetin kurbanı olana dek. Çoğu zaman anne bu durumlarda dahi “makbul” olmaya çabalıyor. Ancak devletle kurulmuş bu sessiz anlaşmayı bozan anneler de var. İşte onlar, devlet ve anne arasındaki ilişkinin çelişkilerini su yüzüne çıkaran annelerdi. Çocuklarının anadilde eğitim almalarını isteyen, kimlik mücadelesinde en ön saflarda yer alan Kürt anneleri, kayıplarını her türlü işkenceye rağmen arayan sivil itaatsiz Cumartesi Anneleri, Mamak Anneleri, “Benim Çocuğum” lezbiyen, gay, biseksüel, travesti, transeksüel diyerek örgütlenen LGBTT Ailelerinden anneler gibi. Anneliğimizin üstünde devletin ve egemen ideolojinin nasıl da devasa bir eli olduğunu fark ederken beraberinde bu ilişkinin geleceğe dönük umutlar barındıran çelişkisini bu ezber bozan örneklerde görebiliriz. Bu ezber nasıl bir ezberdi, neleri içeriyordu?

Ulus Devlet ve Annelik

Genel olarak kapitalist modernleşme diyebileceğimiz olgunun Türkiye’deki karşılığı olan Türk modernleşmesi, kendini sivil toplum alanında karşılık bulacak ve ondan beslenecek bir biçimde ifade etmeyi önemsemiştir. Modern ulus-devletin temeli aileye dayanır; çünkü ulus devleti kuracak değerler ailede üretilir ve gelecek kuşaklara aktarılır.Bu durumda anneliğe bir nevi “sivil toplumculuk” görevi yüklenmiş olur. Cumhuriyet’in “makbul” kadını, bakımlı, neşeli ve güzel sofralar kurabilen, davetler verebilen, çocuklarını ve kocasını bilinçlice eğitebilen anneler olarak modernleşmenin garantisi/simgesi olarak görülür.

Makul_Annelik_Devlet_İdeolojisinin_Evdeki_Temsilcisi
Sıdıka Avar, köyleri dolaşıp kız çocuklarını götürürken.

Bu bakımdan Cumhuriyet’in ilk yıllarında kadınların modern ve eğitimli anneler olarak yetiştirilmesi ve eğitilmesi konusu devletin önemli bir sorunu haline gelmiştir. Eğitim konusunda kadınların önleri açılmış; ancak kadınlar anneliğin bir uzantısı olarak algılanan öğretmenlik alanına yönlendirilmişlerdir. Kadından Türk ulusunu, anne olarak yaratması beklenmiştir. Modern Türk kadını için bir telkin olarak Sabiha Gökçen miti oluşturulmuştur: göklerdeki cinsiyetsiz kadın. İlk kadın pilot olarak tanınan Sabiha Gökçen, modern bir kadın olarak öne çıkarılmış ve o dönem kadınları için akla gelebilecek en uç işi yapmıştır. Ancak bu örnek kamusal alan için tasarlanmış genel kadın tipolojisini yansıtmaz. Bu sadece bir telkin, sadece bir mittir. Mitleştirilmiş kadınlarda olduğu gibi aseksüel olan göklerin bu “el değmemiş” kadını modernleşmenin kendisine kazandırdığı gücü Dersim’i havadan bombalayarak kullanmıştır. Daha sonra deyimi yerindeyse Sabiha Gökçen’in bombalarıyla açılan yaraları sarmak ve katliamdan kalanları asimile etmek için bölgeye gönderilen, toplumsal yaşamın örnek kadını modern-Türk-anne-eğitimci- Sıdıka Avar’dır.

Elazığ Kız Enstitüsü’nde Annelik Eğitimi[1]

Hikmet Feridun Es’in “Hayat Dergisi”nde yayımlanan ve bir bölümü Türkçe ders kitaplarında da yer alan “Kızımı da Götür” başlıklı yazısında, Kadınlar Hapishanesi’nde çalışmayı gönüllü olarak kabul eden Avar’dan, mahkûmların onu çok sevdiğinden ve başarısından söz edilir. Bir süre sonra hakkında misyonerlik iddiası ile mahkemeye verilir. İş dallanıp budaklanınca, Atatürk onu görmek ister. Avar’ı görünce “sen misyoner Avar’sın, bana senin gibi misyonerler lazım. Bir toplum aile ve kadın yoluyla kazanılır …Memleketin içine gir, dağ köylerine uzan, orada yarının annelerini bulacaksın.” der. Bundan sonra tam yirmi yıl sürecek bir çalışma için 1939’da Elazığ Kız Enstitüsü’ne gider.

Makul_Annelik_Devlet_İdeolojisinin_Evdeki_Temsilcisi“Dağ Çiçeklerim” kitabının ilk sayfalarında Bolu’dan Elazığ’a gidiş ve okuldaki manzara anlatılır. Okulda “sevimli, kirlisi, pasaklısı, çirkini, güzeli, vahşisi” kız öğrenciler vardır. Avar, anılarında çocukların Türkçe konuşamadığını, öğrencilerin okulda su olmadığından yıkanamadıklarını, yeterince beslenemediklerini ve sürekli olarak açlıkla cezalandırıldıklarını anlatır. Onlara “insan muamelesi” yapan, şiirler şarkılar öğreten, başlarındaki bitleri gocunmadan temizleyen sadece kendisidir. Okulda kızlara “Kürtlerin dölleri”, “kuyruklu Kürt” ve “dağ ayıları” dendiğini ve kendisinin bunu yasakladığını anılarında açıkça yazmıştır. Avar, anılarında kendisinin bu kızlara kötü davranmadığını söylerken aslında tarihe de bu kurumlarda Kürt kızlarına nasıl davranıldığının belgesini de bırakmış oluyor. Kızlarla ilgili betimlemelerde kızların bakışlarındaki “vahşiliğe” özel bir vurgu yapılır: “ne kadar da vahşiydi, nasıl da vahşi bakıyordu…”  Nasılsa vahşilere uygarlık götürmeli!  Hep aynı nakarat! Kaldı ki o, kızını yatılı bir okula bırakıp anneliğini sosyal bir örgütleme görevi olarak yerine getirebilmek için gitmiştir oralara. Kürt kızları bu okulda, en başta Türkçeyi öğrenerek, ayrıca Yurt Bilgisi, Matematik, Sağlık Bilgisi, Çocuk Bakımı, Ev İdaresi, Yemek-Dikiş-Nakış dersleri alarak anneliğe hazırlanmışlardır. Elazığ’da çalıştığı uzun yıllar boyunca gerek Amerika’ya giderek gerekse Amerikan Board heyetlerini Elazığ’da ağırlayarak “misyonerlik” alanındaki birikimini geliştirir ve günceller. Sloganı “iyilik”tir. Kürt kızlarına iyilik, onlara Türkçe’yi öğretmek, onları Kürtlüğün üzerlerinden atabilecekleri bir bela olduğuna ikna ederek eğitimli anneler olarak Türk modernleşmesinin neferleri haline getirmektir. Geceleri uykularında konuşan ve ağlayanlardan bahseden Avar, gece uykularını huzursuz uyuyanların isyanla ilgili olayların olduğu köylerin kızları olduğunu yazar.

Makul_Annelik_Devlet_İdeolojisinin_Evdeki_Temsilcisi
Sıdıka Avar’ın ailelerinden ‘okutmak’ için aldığı kız çocuğu; okula geldiğinde ve sonrasında.

Gezdiği köylerde Kürtçe öğrenen Avar, öğrencilerle gerektiğinde güven ilişkisi kurabilmek için, Kürtçe de konuşuyor. Anılarında etkili olduğunu söylediği bu yönteme çaresiz kalınca başvurur ve tesellisi mümkün görünmeyen, hırçınlaşan, ağlayan kızları, Kürtçe “keçikamın” (kızım) diyerek bir anne gibi anadillerinde sever ve teskin eder. Bir gün, dönemin valisi dersine girer ve ona “Kürt kızları bunlar mı?” der. Avar “Hayır, bunlar Tuncelili Türk kızları.”  yanıtını verir.

 

Gazi Mahallesi 75. Yıl Toplum Merkezi’nde Annelik Eğitimi

Gelecek kuşakların yetiştiricisi ve devlet ideolojisinin evdeki temsilcisi olarak anneliğin kadının varoluş nedeni haline getirilmesi ve eğitimi meselesi devletler için önemini hâlâ koruyor. 1980’lerden itibaren neoliberal politikaların biçimlendirdiği asimilasyonist projelerin Cumhuriyet’in ilk yıllarında yürütülen modernleştirme/Türkleştirme projesinden asıl farkı sizi “gönüllü” hale getirmesi, işini sivil toplum kuruluşlarıyla görebilmesiydi. Bir diğer önemli fark ise teknolojinin, bilimin, tıbbın olanaklarının artmasıydı. Bu sayede yeni yöntem ve tekniklerle donanan devlet merkezli ve de ataerkil annelik ideolojisi, kendini bambaşka biçimlerde görünür kılabiliyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarında, vatana millete hayırlı evlatlar doğurabilen, yetiştirebilen, modern sofralar kurabilen, eşini ve çocuğunu yarına hazırlayabilen faziletli Türk anneleri olmanız beklenirken, artık kurduğuz sofralardaki kalorileri hesaplayabilen, çocuğuna süt ve pekmezi aynı anda vermemesi gerektiğini bilen, bir kez “hayır” dedi mi o kararını yanlış da olsa uygulayan “tutarlı”, çocuk bakımı ve yetiştirmesini kendi annelerine dahi güvenemeyecek kadar ciddi bir uzmanlık haline getiren anneler olmanız beklenmeye başlandı. Anne, artık televizyon başında sürekli “uzman” dinlemektedir, eğitimli ise “uzman” okumaktadır. Ekonomik durumuna göre kimileyin Toplum Merkezleri gibi ücretsiz kimileyin daha fiyakalı ve maliyetli orta sınıfa dönük kurslar ve etkinliklerle ideal anne idealinin peşinden koşmaktadır. Bunun gündelik hayatta nasıl örgütlendiğini, başka bir yazıya erteleyip Gazi Mahallesi özgün kimliği üzerinden, asimilasyon politikaları ile mahalleli kadınların annelik deneyimi arasında Sevi Bayraktar’ın deyimiyle kurulan “hükümet etme” ilişkisine dönmek istiyorum. Çalışma alanım olan eğitim alanında yapılmaya çalışılan “devrim”den, devletin sağlık alanında adını reform koyarak yaptıkları değişikliklerden, şirketlerdeki çalışanların performans değerlendirmelerinden performans yönetimi kavramını kısmen tanıyordum. Ancak bunun tıpkı bir iş yeri çalışanı gibi anne üzerinde uygulandığını fark ettiğimde dehşete düştüğümü söyleyebilirim. [2] Toplum Merkezi’nde olduğu gibi eğitimcileriniz eve gelip buzdolabınızı veya çekmecelerinizi açabilir, yemeğinizin çocuğunuz için taze olup olmadığını veya çocuğunuzun sizinle yatıp yatmadığını kontrol edebilir. Toplam Kalite Yönetimine tabi bir işçi gibi “verimlilik, etkililik, tutumluluk” ilkeleri üzerinden denetlenebilirsiniz. Ya da buna çok da gerek yoktur. “Gönüllülük ve özdenetim” mekanizmalarına kendinizi teslim edebilirsiniz. Öyle ki artık annelik “kafadaki polise”[3] dönüşmüştür.Gazi Mahallesi 75. Yıl Toplum Merkezi’nde pek çok kursun ve dersin yanı sıra kadınlar, AÇEV (Anne Çocuk Eğitim Vakfı) tarafından hazırlanan Anne-Çocuk Eğitim Programını katılabilmektedirler. Mahalle sol örgütlenmelerin, Kürtlerin, Alevilerin ağırlıkta olduğu bir mahalle. Toplum Merkezleri, bu kesimleri topluma entegre etmek için Gazi Mahallesi ya da 1 Mayıs Mahallesi gibi mahallelerde özellikle kurulmuş gibi görünüyor. Bu Merkezlerde kadınlar, çocuk gelişimi ve annelik üzerine derslere katılarak, interaktif oyunlar oynayarak, dramalar yaparak anneliklerini geliştirmeye çalışır ve de şehir turlarında daha önce hiç gitmedikleri yerlerin kapılarını aralayabilirler. Kısacası “makbul anne” olmak için her şeyi yaparlar. Kadınlar devletin sivil toplum örgütlerine sunduğu olanaklar ve de sivil toplumun devletin sorumluluklarını paylaşması sayesinde kendilerini “hanelerinin uzmanı” yapacak bilgiye ulaşıyorlar. Ev işinin ve çocuk büyütmenin “uzmanı” olarak yetiştirilen bu anneler, artık devletin hanelerdeki temsilcileri olmaya adaylar. Bir de kursu başarıyla bitirip belgeyi alırlarsa devlet onların anneliğini onaylamış oluyor.Bu eğitime katılan annelerden beklenen annelik, bireyi yücelten, çalışkan, özeleştiri yapabilen, ev işinin ve çocuk yetiştirmenin bilimsel bilgisi ile donanmış, tutarlı, sorumlu ve sabırlı olmaları. Bu sayede annelik, başarı ve başarısızlık üzerinden konuşuluyor. Diğer anneler daima ötekileştiriliyor. Siz “makbul”seniz yaşamınız da acınız meşru oluyor.  Yazıyı, “makbul”lüğe neden bu kadar yatırım yapıldığını gösteren sayısız örnek bulabileceğimiz halde, bana çarpıcı gelen iki örnekle bitirmek istiyorum. Burcu Şentürk, “Bizim Çocuklarımız Neden Polise Taş Atmıyor?” başlıklı yazısında Cuma Anneleriyle konuşmalarından bahseder. Annelerden biri “Kızım, onlar için ne fark eder, o kadar çocukları var ki isimlerini bile bilmiyorlar. Biri dağa çıkar biri taş atar.” Yas tutmayı hak eden anneler/yas tutmayı hak etmeyen anneler. Öğretmenler odasındayım, Van depremi ile ilgili haberlerini seyrediyoruz. Çaresiz, küçücük, yaralı çocukları soğuktan titrerken gören bir anne üzülerek şöyle söyler: “Ama onlar da çok çocuk yapıyorlar canım.” En az üç çocuk doğurmayı hak eden “makbul” anneler/az doğursa daha iyi olan “makbul” olmayan anneler.

Notlar:

[1] Yazının bu kısmındaki bilgiler, Sıdıka Avar’ın, Öğretmen Dünyası tarafından basılan kitabı “Dağ Çiçeklerim”e dayanmaktadır. Uzun yıllar basılmayan kitap ilk olarak Öğretmen Dünyası tarafından basılır, aslının 1188 sayfa olduğu söylenen kitap 400 sayfa olarak basılmıştır.

[2] Yazının bundan sonraki kısmını, Sevi Bayraktar’ın Gazi Mahallesi’nde yürüttüğü saha çalışmasına dayalı “Makbul Anneler Müstakbel Vatandaşlar” kitabındaki veriler ve olgular üzerinden sürdüreceğim.

[3] Tiyatrocu Agusto Boal’in kullandığı bu deyim, iktidarın kişiyi düşünmekten, sorgulamaktan dahi alıkoyan gücü için kullanılmaktadır. Boal, tiyatrosuyla “kafadaki polise” kısa devre yaptırmak istemiştir.

KAYNAKÇA

Sıdıka Avar, Dağ Çiçeklerim, Öğretmen Dünyası Yayınevi, Ankara, 1999.
Sevi Bayraktar, Makbul Anneler Müstakbel Vatandaşlar, Ayizi Kitap, Ankara, 2011.
Nükhet Sirman, “Cuma, Cumartesi ve Pazar Anneleri”, Amargi, sayı 15, 2009.
Burcu Şentürk, “Bizim Çocuklarımız Neden Polise Taş Atmıyor?”, Amargi, sayı 15, 2009
Hikmet Feridun Es, Hayat Dergisi, Mart 1957.

Sibel Neslişah Hazar‘ ın 3 Nisan 2012 tarihli bu yazısı eski.bgst.org ‘da “İki Farklı Tarihte İki Farklı Eğitim Kurumu’nda Annelik ve Asimilasyon Politikaları” başlığı ile yayımlanmıştır.

Dünyalılar

Rastgele Haber

Bir kenti hayata döndüren müzik

Bir kenti hayata döndüren müzik: Leningrad Senfonisi II. Dünya Savaşı’nın en ağır kuşatmalarından Leningrad Kuşatması, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir