Tarih

MANASTIRDA BİR ÖNCÜ FEMİNİST: SOR JUANA INES DE LA CRUZ

Bir kişinin manastıra kapanması her zaman dinsel inançlarından kaynaklanmayabilir; bazen yetenekli insanların da gündelik hayatın yükümlülüklerinden kurtularak sadece kendileriyle baş başa kalıp yaratıcı yönlerini geliştirmek amacıyla manastır yaşamını seçtikleri olur.

 
Yanlış seçim yaptığını çok geç anlayan, feminizmin atalarından sayılan bir kadının öyküsü
juana-ines-de-la-cruz

Latin Amerika edebiyatının ilk önemli ismi sayılan Meksikalı şair ve yazar Sor Juana Ines de la Cruz, eğitimsiz bir çiftçi kadınla hakkında çok az şey bilinen, tahminen Bask kökenli bir askerin evlilik dışı çocuğu olarak 1651’de San Miguel Nepantla’da doğdu. Doğumundan birkaç yıl sonra babası evi terk etti.

Juana’nın dahi bir çocuk olduğu çok küçük yaşta anlaşıldı; henüz üç yaşındayken okumayı öğrendi, kültürlü bir adam olan büyükbabası, eğitiminde çok etkili oldu; altı yaşına geldiğinde büyükbabasının kütüphanesindeki bütün kitapları okuyabiliyordu. Sekiz yaşındayken ilk şiirini yazdı; bu ‘loa’ denilen türde, ayinlerde okunan dinsel konulu bir şiirdi.

Öğrenme isteği o kadar güçlüydü ki o günlerde kız çocukları için son derece kısıtlı olan eğitim olanaklarını zorlamak için elinden geleni yaptı; hatta erkek kılığına girip Meksika Üniversitesinde okumak istediyse de ailesi tarafından engellendi.

Dokuz yaşındayken büyükbabasının ölümü ve annesinin yeniden evlenmesi üzerine Meksiko’daki teyzesinin yanına gönderildi. Böylece büyük bir şehirde daha iyi eğitim alma fırsatına da kavuşacaktı. Özel bir öğretmenden Latince dersleri almaya başladı, sadece yirmi derste bu dilin ustası oldu. Sanat, teoloji, edebiyat, bilim gibi farklı konularla da ilgileniyordu.

Juana şehirde kısa zamanda harika çocuk olarak ün kazandı; zamanın İspanya Genel Valisinin eşi kendisine hayran olarak 1664’de onu saraya nedime olarak aldı. Juana, burada İspanya’da en son basılan kitapları okuma ve şehrin en kalburüstü aydınlarıyla tanışma olanağını buldu; yetenekleri, etkileyici kişiliği ve güzelliğiyle sarayın gözdesi oldu. On yedi yaşındayken valinin düzenlediği bir sözlü sınavda bilgisi ve zekasıyla sınava katılan 40 öğretmeni de hayrete düşürdü.

O zamanlar, toplum içinde saygın bir yer edinmek isteyen bir kadın için başlıca iki seçenek vardı; evlilik ya da rahibelik. Çalışmaları Juana için başka her şeyden önce geldiğinden evliliği düşünmüyordu; manastırı seçti. Bu seçimi yapmasının sebebi, bazı kaynaklarda iddia edildiği gibi umutsuz bir aşk serüveninin yarattığı kırgınlık ya da güçlü dini duygulara sahip olmasından ziyade, kendini bütünüyle entelektüel çalışmalarına adamak isteğiydi.

Önce Carmelites Descalzas (Yalınayak Karmelitler) manastırını denedi; fakat buranın ağır koşullarına sadece birkaç ay dayanabildi, hastalanınca ayrılmak zorunda kaldı. Bir buçuk yıl kadar sonra 1669’da rahibelik yeminini etti ve kuralları daha esnek olan San Jeronimo manastırına girdi. Burada kendisine verilen ‘hücre’, diğer manastırlardan farklı olarak, değişik amaçlarla kullanabileceği birkaç odası, mutfak ve banyosu olan, hizmetçi çalıştırabileceği, konuklarını ağırlayabileceği, kitaplarını, müzik aletlerini ve bilimsel çalışmalarında kullandığı araç gerecini de bulundurabileceği bir apartman dairesi büyüklüğündeydi. Sor Juana burada muhasebecilik, arşivcilik ve sekreterlik gibi manastırla ilgili görevlerini sürdürürken, bir yandan da edebi, sanatsal ve bilimsel çalışmalarına devam etti.

Manastırdan ayrılması yasak olmasına rağmen ziyaretçi kabul etmesine izin veriliyordu, manastırdaki dairesi zamanla kentin aydınlarının uğrak yeri olan bir salon haline geldi, pek çok sanat ve bilim insanıyla da mektuplaşıyordu. Saray soylularının istediği şiir ve komediler yanında dini ayinlerde kullanılacak şiir, şarkı ve oyunlar da yazıyordu ama bunları asıl istediği şeyleri yazabilmesi için vermesi gereken ödünler olarak görüyordu. Yayımlanan şiirleri büyük beğeni kazanıyor, ünü İspanya’da da yayılıyordu. Dindışı konularda yazması kilise büyüklerince pek hoş karşılanmıyordu ama Genel Vali ve eşinin desteğine sahip olduğundan kendisini engelleyemiyorlardı.

Valinin 1672’de Meksiko’dan ayrılıp yine İspanya’dan atanan yeni bir valinin geldiği 1680 yılına kadar valilik görevi bir din adamı tarafından yürütüldü. Bu süre içinde Sor Juana’nın neler yaptığı konusunda herhangi bir kayıt bulunmuyor. Yeni valinin göreve başlamasıyla birlikte yeni dost ve koruyucular kazandı.

Kilise, din adamlarının değişik konularda yazmasına belli bir hoşgörüyle yaklaşmasına rağmen, bir rahibenin ‘iffetsiz’ aşk şiirleri yazmasını hoş görmediği gibi, onun teoloji gibi erkeklere özgü sayılan bir konuda kalem oynatmasını da uygun bulmuyordu. Sor Juana, bu konuda defalarca uyarılmıştı ama, koruyucuları sayesinde yine istediğini yazabiliyordu.

1690’da bir piskopos arkadaşına yazdığı mektupta Brezilyalı Cizvit papazı Antonio de Vineyra’nın bir vaazını eleştirmesi kilisedeki düşmanlarının eline büyük bir koz vermiş oldu. Dost bildiği piskopos, bu mektubu, yanına kendi kimliğini gizleyerek ‘Sor Filotea’ adıyla imzaladığı, Sor Juana’yı dindışı yazılarından dolayı eleştiren ve dini görevlerine geri dönmesini öğütleyen bir başka mektubu da ekleyerek yayınladı ve kilise çevrelerinde kıyamet koptu. Vineyra’nın bir izleyicisi olan ve kadınlardan hastalık derecesinde nefret eden Başpiskopos, uzun zamandır diş bilediği Sor Juana’yı kendisini rahatsız eden bütün çalışmalarından men etmek için bir fırsat yakalamıştı sonunda. Aynı görüşteki başka din adamları da Sor Juana’yı eleştirip Başpiskoposa destek verdiler.Sor_Juana_Inés_de_la_Cruz_(1772)

Sor Juana, bütün bunlara 1691’de yayınladığı ‘La Respuesta a Sor Filotea’ (Sor Filotea’ya Yanıt) isimli uzun mektubuyla cevap verdi. Bütün yazınsal ustalığını gösterdiği bu mektubunda, kadınların eğitim görme ve entelektüel faaliyetlerde bulunma hakkını savunuyordu. Kadınların eğitim görmesinin engellenmesinin dinin yanlış yorumlanmasından kaynaklandığını; kadınların da erkekler gibi öğrenmeye hakkı olduğunu; eğitimli kadınların topluma neler kazandırabileceğini ve bildiklerini kadınlara özgü olduğu kabul edilen başka beceriler gibi kuşaktan kuşağa aktarabileceklerini son derece etkileyici bir dille anlatıyor ; erkek egemen toplumu ve bunun bir uzantısı olan kiliseyi de kıyasıya eleştiriyordu. Bu mektup Sor Juana’nın en başarılı yapıtlarından biri olarak kabul ediliyor. Benzeri tartışmalar, aradan üç yüz yıl geçmesine rağmen dünyanın birçok bölgesinde hala güncelliğini koruyor ne yazık ki; Sor Juana, bu açıdan feminizmin öncülerinden biri sayılıyor.

1692’de koruyucusu olan valinin görevden ayrılması, Sor Juana’yı kilise karşısında bütünüyle savunmasız bıraktı. Kentin tutucu kesimlerini de arkasına alan Başpiskopos Sor Juana’nın yazmasını engellemek için bütün gücünü kullandı. Direnmeye devam etmesi sonunda engizisyon tarafından yargılanmasına yol açabilirdi, bu riski göze alamadı. Kendi kanıyla imzaladığı pişmanlık bildiren bir itirafname yazdı; 4000 cilt kitabını, müzik aletlerini, teknik araç gerecini satarak parasını yoksullara dağıttı. Yazmaya son verip ibadet ve hayır işleri gibi sadece rahibeler için uygun görülen görevleri yapmaya başladı; 1695’te şehri saran bir veba salgını sırasında öldü. Ölümünden sonra hücresine tamamlanmamış bir şiir bulunması, aslında yazmaya sadece görünüşte son verdiğini gösteriyordu.

Böylece kurulu düzene karşı çıkan bir insan daha statükoyu korumaktan başka bir şey düşünmeyen kodamanlar tarafından susturulmuştu. Artık bu kişilerin ismini anan yok ama, Sor Juana’nın eserleri hala okunuyor.

Sor Juana’nın lirik aşk ve mistik şiirleri yanında en tanınmış şiirlerinden biri de onun öncü feminist tavrını ortaya koyan ‘Satirica Filosofica’ ya da tam adıyla ‘Kendi Aşıladıkları Nitelikler Yüzünden Kadınlara Saldırırken Erkeklerin Gösterdiği Övgü ve Yergi Tutarsızlığına Karşı’*. Şiir, erkeklerin çelişkilerini sorguluyor, ikiyüzlü ahlak anlayışlarını eleştiriyor, kadınların olumsuz davranışlarından erkeklerin sorumlu olduğunu, ne ektilerse onu biçtiklerini, bu yüzden kadınları suçlamaya hakları olmadığını çarpıcı bir dille savunuyor. “Kadınların direnişini kırmak için ısrarla uğraşır, sonra da onları hoppalıkla suçlarsınız”,”Kadını elde edene kadar göklere çıkarır, amacınıza ulaşınca da aşağılarsınız”, “Hiçbir şeyden memnun olmazsınız, hor görülünce sızlanır, iltifat görünce de burun kıvırırsınız”,”Hangisi daha zavallı; para için günah işleyen kadın mı; yoksa günah işlemek için para ödeyen erkek mi?”, “Hepinizin aynı derecede suçlu olduğunuz düşüncesi sizi niye bu kadar şaşırtıyor? Ya onları ne hale getirdiyseniz o halde sevin, ya da onları sevebileceğiniz bir hale getirin.” gibi bugünün erkekleri için bile kolay yenilir yutulur gibi olmayan ifadelerle dolu olan bu şiire; 17.yüzyıl Latin erkeklerinin nasıl tepki gösterdiğini tahmin etmek için fazla hayal gücü gerekmiyor. Aradan üç yüz yıl geçtikten sonra bile bu cephede de hala değişen bir şey yok.

Sor Juana Ines de la Cruz, doğduğu ülkenin en güçlü kurumlarıyla mücadele etmiş, ama bu mücadelesi bireysel olduğu için yarım kalmıştı. Entelektüel özgürlüğünü koruyabilmek için seçtiği manastır, yaşadığı çevrenin dar görüşlülüğü yüzünden sonunda kendisini kısıtlayan bir hücre haline gelmişti.

Arjantinli şair ve yazar Victoria Ocampo’nun dediği gibi “Rio Grande’nin güneyinde kadın olarak dünyaya gelmekten daha büyük bir talihsizlik olamaz.” Güney Amerikalı kadınların benzer sorunları günümüzde de yaşadığı düşünülürse Sor Juana’nın neye karşı savaştığı ve zamanının ne kadar ilerisinde olduğu daha iyi anlaşılır.

Toplam 17 dörtlükten oluşan bu şiirin ilk üç dörtlüğü şöyle:

Siz sersem erkekler nasıl yok yere
kadınlara açıkça dil uzatırsınız,
işinize gelmez sizin olabileceğiniz
suçladığınız tavrın kökeninde;

Böyle canla başla çalışırsanız
övgü düzmeye ezilmişliklerine,
nasıl erdemlerini korurlar gönlünüzce
siz onlara nasıl yine günahkar dersiniz?

Azıcık yumuşamasın dirençleri
onca üstelemenizden sonra,
doğru, çok çalıştım, dersiniz, ama
başarımın nedeni, yine onların hafifliğiydi.

Başka Ateşler, Latin Amerikalı Kadın Hikayeciler Antolojisi

Dünyalılar (www.dunyalilar.org)

 

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu