Home / Güncel / Mücahitken Müteahhit Olan İslamcılar

Mücahitken Müteahhit Olan İslamcılar

Cumhuriyetin ilk yıllarında içine kapanık bir halde bulunan, 1950’lerde çok partili yaşama geçiş sürecinde kendisini bulmaya başlayan, 1980 sonrası küreselleşme ile yükselişe geçen İslami sermaye, bugün ülke ekonomisinde önemli bir yeri olan, meşruluk açsından İstanbul sermayesiyle boy ölçüşebilen bir konumdadır. 

Artık İslamcı zenginler denilince taşradaki birkaç muhafazakâr toptancı değil, koca koca holdinglerden, büyük sermaye kuruluşlarından bahsediliyor. İslami sermayenin her zaman böyle bir perspektifi olmuştur.

Bazı İslami şirketler, özellikle 2000’li yılların sonlarına doğru öne çıkmaya başlamışlardır. Genellikle Arap sermayedarlarla işbirliğine girerek büyüyen bu şirketler, inşaat, finans, medya, perakende, gayrimenkul, tekstil gibi alanlarda başarılı olmuştur.

Türkiye’de İslami sermayeyle özdeşleşmiş bazı sektörler vardır. Bunların başında da inşaat gelmektedir. İslamcılar arasında yaygın bir tekerlemedir: “Zamanında mücahit olduk, seçim sandıklarında müşahit olduk. Sonra iktidara geldik müteahhit olduk. Şimdi hamdolsun her şeye müsait olduk.”

ORTADOĞU’DAN GELEN PARALAR

İnşaat sektörünün bu düzeyinde İslami sermayenin de pay sahibi olduğunu söylemek mümkün. Özellikle Körfez sermayesinin inşaat sektöründe güçlü olması, bu sermayenin Türkiye’ye girişini de arttırmıştır. Körfez sermayesinin bu sektöre güçlü girişi, yerli inşaat firmaları için de ortaklık fırsatları yaratmıştır.

2007 yılında 200 milyar doların üzerinde cari fazla veren Körfez ülkeleri, bu yatırımları etkin oldukları alanlardan birinde yani inşaat sektöründe sürdürmüşlerdir. 2009 yılında Birleşik Arap Emirliklerinde ikinci büyük sektör inşaat olmuştur. İnşaat sektörü yurtiçi gayri safi milli hasılanın yüzde 10.7’sini oluşturmuştur. Bu ülkedeki inşaat pazarı 715 milyar dolara yaklaşmaktadır. Körfez kaynaklı girişim sermayesinin yurt dışına dağılımına baktığımızda ise inşaat sektörünün boyutunun yüzde 3 gibi daha küçük bir rakam olduğunu görebiliriz.

Ancak Dubai deneyimini Türkiye’ye uygulamak isteyen Arap girişimcilerin Türkiye’de bu sektöre yakın ilgi gösterdiği de bir gerçektir. Körfez kaynaklı firmaların Türkiye’deki önemli yatırımlarına baktığımızda Dubai International Properties tarafından İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile yapılan ortaklık anlaşması 5 milyar dolarlık ortak proje yapımını öngörüyor.
Türkiye’de İslami kesimlerle bağlantılı şirketlerin, Arap ülkelerindeki inşaat yatırımlarına büyük ilgi gösterdiği de bilinmektedir. Örneğin 2008’de Katar’da yürümekte olan projelerin toplam bedeli 142 milyar dolardı. Bunun 40’ı inşaat sektöründeydi. Türk firmaları, inşaatların 5,5 milyar dolarlık kısmında iş almış durumdadır. Türk şirketleri sayesinde Türkiye’den giden işçi sayısı 7 bine ulaşmıştır.

RANT EKONOMİSİNİN İNŞASI

İnşaat sektörü örneğinde görülen devlet desteği ile şişmiş  İslami sermayenin en önemli avantajlarından birisi, alt ekonomiye sahip oluşlarıdır. Alt ekonomi kavramının en açıklayıcı şeklinde Timur Kuran’ın çalışmalarında yer aldığı söylenebilir. Kuran’a göre cemaat/tarikat yapılanmaları, bulundukları ülkenin üst ekonomisi içinde bir alt ekonomi oluşturur. “Bu İslami alt ekonomi, şehirleşmenin ilk aşamasındaki insanların, kendileri gibi ana ekonomiye giremeyen, hırslı-çalışkan fakat kültürsüz başka birçok insanla iş ilişkileri kurmasına olanak tanır. İslami bağlılık, iş yaşamında karşılıklı güvene dayalı bir ilişki yaratır. Böylece de işlem masrafları azalır ve ekonomik başarı imkânları artar.”
Bu açıklamadan anlaşılacağı üzere cemaatlerin yarattığı alt ekonomide, vahşi piyasa koşullarının dışında İslam’a bağlılığı  temel alan bir güven duygusu mevcuttur. Böylece daha güvenli bir iş sahası yaratılmaktadır. Ancak alt ekonominin getirisi sadece güven midir?

Tabii ki hayır. Bu alt ekonomi aynı zamanda hizmetler sektörü gibi direkt tüketiciyle muhatap olunan sektörlerde önemli bir müşteri kaynağı yaratmaktadır. Bir tarikatın/cemaatin al dediği malın alındığı, izle dediği programın izlendiği iddiaları çokça duyulmaktadır. Örneğin İslamcı bir şirketin bisküvilerinin yenmesi yolunda Nakşi şeyhinden bir fetva alındığı kamuoyuna yansımıştı. Yine İslamcı bir gazeteden söz edilirken, “taş ilanı bile versen satılır ve yenilir” dendiği sıkça duyulmaktadır.  Cemaat bağlantılı eğitim kurumları için de aynı durum geçerlidir.

Peki bu alt ekonomi nasıl işliyor? Örneğin Türkiye’de Bitlis bölgesinde Gülen cemaatinin iş yapış şeklinin incelendiği bir haberde şöyle deniyor: “A firması ve B firması cemaate bağlı iki firmadır ve ticaretlerinde temel olarak kendi aralarında ticaret yapmalarına karşın, cemaatin dışında olan C firması da ticari döngü çerçevesinde yolları kesişirse C firmasından elde edilebilecek kapitali de kendi bünyesine katmaktadır. Sürekli kendi bünyesinde bir ticari kârlılığı olan cemaat, dışarıyla yapılan ticaretle kâr marjını ve sermayesini büyütmekte, bunun yanı sıra ekonomik gelişim isteği içindeki esnaf ise cemaatin hayat tarzını benimsemese de cemaate girmenin yollarını aramaktadır.”

Elbette ki İslami şirketlerin cemaat bağlantılarının yarattığı  alt ekonomi bu kadar basit değil. Ancak bu alt ekonomi içerisinde yer almak ve kimi zaman çok kârlı olmasa bile ideolojik tercihlerle belirli şirketler arası iş yapmak, gelecekte gelebilecek yeni ihalelerin, iş kapılarının, projelerin de önünü açıyor. Ya da buna yönelik bir beklenti oluşturuyor.
TARİKATLAR VE ALT EKONOMİLERİ


Türkiye’de kendisini tarikat ya da cemaat olarak nitelendiren topluluklar farklı yöntem veya siyasi anlayışlarla bir alt ekonomi yaratmasını bilmişlerdir. Örneğin Ali Bayramoğlu’na göre “Fethullah Hoca cemaati insani ve mali kaynak seferberliğini kendi içinde oluşturduğu bu alt ekonomiye borçlu. Özbekistan’da ülke ticaretinin yaklaşık yüzde 60’ını elinde bulunduran Türk tüccarların yüzde 80’i cemaatten .”

Bu mali kaynakların cemaat mensubu işadamlarının bağışlarıyla yaratıldığı  iddia edilmektedir. Karşılığında da bu işadamları hem cemaatin alt ekonomisinde yer almakta hem de siyasi iktidarların sağladığı olanaklardan yararlanabilmektedir.

Alt ekonominin düzenleyicisi ve kurucusu olarak görülen bu cemaat/tarikat yapılarının bizzat kendileri (şeyhleri) tarafından kurulan ticari işletmeler olduğu da bilinmektedir. Örneğin Nakşibendi şeyhi Esad Coşan’ın ölümünden sonra Esad Coşan’ın oğlu M. Nureddin Coşan’ın sadece İstanbul’da ortak ya da yönetim kurulu başkanı olduğu 13 ayrı şirket bulunuyor. Nakşibendi tarikatına ait bir trilyon sermayeli Server Holding Anonim Şirketi’nin ortakları M. Nureddin Coşan, Selçuk İnal ve İsmail Budak. Son iki ortak, Coşan ile birlikte başka şirketlerin de ortağı gözüküyor.

Bir tarikat şeyhinin ya da oğlunun kurduğu şirketle iş yapmanın, bu alt ekonomiye mensup cemaat üyesine getirisi paha biçilemezken, yapmamanın öte dünyadaki zararı da hayal bile edilemez olsa gerek…

Alt ekonomi demişken bu ekonomiye siyasilerin katkılarından dem vurmamak olmaz. Yeni oluşan alt ekonominin temelleri siyasi iktidar desteği ile atılmıştır. Örneğin Uğur Mumcu, “Tarikat Siyaset Ticaret” adlı kitabında ANAP döneminde bazı tarikat mensupları ile ANAP yöneticilerinin ortak ticari faaliyetlere giriştiği ve bu ilişkilerin eşit piyasa koşullarına aykırı olduğunu anlatmıştır.

Aynı  iddialar özellikle Refah Partisi döneminde ve AKP döneminde sıkça gündeme gelmeyi sürdürmüştür. Bu ilişkiler “ahbap çavuş kapitalizmi” ya da “eş dost kapitalizmi” olarak da nitelendirilmektedir. İngilizce “crony capitalism” de denilen bu yapı, iş dünyası-siyaset-bürokrasi ilişkilerinin giriftleştiği ülkelerde sıkça rastlanır. Türkiye’de de özellikle 1980 sonrası gelişen bu ilişki biçimi, Tarikat/cemaatlerin devlet içerisindeki gücüyle orantılı bir şekilde artmıştır.

Sonuç olarak AKP’yi ve tarikat/cemaat ağlarının gelişimini incelerken bu yeni alt ekonomiyi de dikkate almak zorundayız. Aksi halde klasik bir “dinselleşme -muhafazakarlaşma” vurgusu bugünü açıklamaya yetmemektedir. Yine bazılarının yaptığı gibi bugünün koşullarını klasik bir “serbest piyasa düzeni” gibi görmek ve ona uygun sınıf indirgemeci bir mücadele rotası çizmek de bugün açısından yetersizdir.

BARIŞ  İNCE

Dünyalılar

Rastgele Haber

Yönetemiyorlar, yönetemeyecekler… – Fikret Başkaya

Kapitalist toplumda mülk sahibi sınıfların (sermaye sahiplerinin) beş yönetim biçimi vardır: Klasik parlamenter demokrasi, sosyal …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir