Home / Arka Bahçemiz / Nazi kampında bir çadır: Stuthofluların Çadırı
Yaşam, ölümün üzerine düşmüş belli belirsiz bir gölgedir yalnızca.

Nazi kampında bir çadır: Stuthofluların Çadırı

İnsanın insana yapabildikleri bazen zulmün ötesine geçer. Soğukkanlı bir katilin duygusal katılığının ve tepkisizliğinin çok ötesindedir artık bu. İnsanlık dışı olan, insanın sınırının dışına uzanmıştır. Şaşıracak hiçbir şey kalmamıştır. Aşağıdaki bir kitaptan yapılan alıntı Nazi Kampında yaşananları anlatan bir kesittir, bu örnek bize insanın yaşama içgüdüsünün ne kadar güçlü olduğunu  ve en insanlık dışı anlarda bile çamurun içinde parıldadığını gösteriyor. Naziler açısından ise, bu yapılanlar, işkencenin ya da zulmün ötesine geçiyor ve sanki sürekli ölüme kurgulanmış bir makine tarafından yapılıyormuşçasına nesneleşen bir eylem oluyor. Nazilerin amacı öldürmektense, mümkün olduğu ölçüde kurbanlara acı çektirmekti.

Bazen ölebilmek bir şanstır. Eğer düşmanınız ölmek istediğinizi, ölümü tercih ettiğinizi bilirse, sizi yavaş yavaş öldürmeyi, yaşatarak santim santim acı çektirerek bitirmeyi yeğler. Bu da ruhu acımasız öğütücü bir makineye dönüşmüş Nazi ölüm makinesinin bir sonucudur. Burada duyguya yer yoktur, her şey bir makinenin dişlilerinin işlediği gibi duygusuz, sistematik ve soğuk biçimde işler, hareket eder. En acımasız uygulamalar en duygusuz bir biçimde yerine getirilir.  Stuthof çadırı, insanlığın zulümde varabileceği noktanın uçlarında bir yerdedir.

“1944 yılının kışı. Yer Neumark, kadınlar için küçük bir toplama kampı. Burada değinilen ‘Stuthof (dişi atların tutulduğu yer anlamında) deyimi tipik bir SS fıkrasından çıkmadır. Vurulacak olanlar ‘Stuthof’a nakledilecekleri -burada herhangi bir mantık yoktur- söylenmekteydi. Stuthofluların çadırına kimsenin girmesine izin verilmezdi. Eǧer biri kız kardeşini ya da annesini görmeye çalışırken yakalanırsa, onun da çadırdan bir daha çıkması mümkün değildi. Stuthoflulara çok ender yiyecek verilirdi ve verildiğinde de karanlıkta çadırın önüne bırakılırdı. Çadırdakilerden gücü yetenler yiyeceği içeriye alır ve dağıtırdı. Karların göz kamaştıran parlaklığından çadıra girdiğimde loşlukta önce hiçbir şey göremedim, yere serilmiş kadınları da seçemedim. Çadır havadar olmasına rağmen çok ağır bir koku hakimdi. Bir süre sonra gözlerim içerideki ışığa alıştı ve gördüğüm şey karşısında ezildim.

Dehşetle bir çığlık atıp gördüklerim karşısında gözlerimi kapattım. Dizlerim titremeye, başım dönmeye başladı ve çadır direğine tutunmak zorunda kaldım. Yerde yatan kadınların insan olduklarına inanmak mümkün değildi. Katılaşmış bedenleri iskeletleşmişti. Gözlerinde uzun bir açlığın yol açtığı parıltı vardı.

Stuthoflular iki aydan beri çıplak yerde yatıyorlardı. Altlarındaki az miktarda saman yaygısı sidik ve dışkıdan çürümüştü. Donmuş uzuvlarından kötü kokular çıkıyordu, açılan yaralar ve böcek ısırıkları kanıyordu, irinlerin içine bitler yuvalanmıştı. Saçları çok kısa olmasına rağmen bit sürüleri kafalarına da yerleşmişti. Düş gücünün hiçbir çabası ve yazılı hiçbir sözcük bu çadırdaki vahşeti tarif edemez. Ve kadınlar bu durumda hâlâ yaşıyorlardı. Açtılar ve iliğine kadar kurumuş, irin ve kirle örtülmüş elleriyle iskeletleşmiş bedenlerini çekiştiriyorlardı. Artık onlara yardımın hiçbir faydası yoktu. Buna rağmen SS muhafızları hepsini birden vurma lütfunu bile göstermiyorlardı. Her gün içlerinden sadece üçü veya dördü alınıp öldürülüyordu.”[1]

Yaşam, ölümün üzerine düşmüş belli belirsiz bir gölgedir yalnızca. Bir süre sonra sonsuzlukta görünmez o gölge, yitip gider.

Bazen salt yaşamak, nefes almak bile, en büyük direniş olur. Her an gelebilecek ölüme karşı, bir nefes daha alabilmek. İşte düşmanı çıldırtan şey de budur: Bir nefes fazla almanız ve hayatı bir toplama kampında bile sanki deniz kenarında tatlı bir rüzgàr altındaymış gibi içinize çekerek içmenizdir.

Stuthoflular, umudun kırıntısının bile olmadığı, insanlığın en karanlık yanlarının açığa çıktığı bir çadırdayd,ılar. O çadır aslında hâlâ orada duruyor, her zaman da duracak.  Zulmün ve insanın insan üzerindeki baskısı, otoritesinin varabileceği yeri , noktayı gösteren bir örnektir bu çadır.

 

Erol Anar

[1] Terrence Des Pres: The Survivor: An Anatomy of Life in the Death Camps, Oxford USA Trade, Edition: 1. pp. 44-45. Akt: Arno Gruen.

Rastgele Haber

O halk biziz. Bi kahve alır mısınız?

Bir şeyler yapmalıyız. Hani öyle ülkeyi ve dünyayı kurtarmak için falan değil. Kendimizi eğlendirmek için. …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir