Home / Arka Bahçemiz / Nereden Baksan Tutarsızlık

Nereden Baksan Tutarsızlık

Herkes kendinden emin. Yazılanlara konuşulanlara baktığımızda herkes haktan, adaletten, doğruluktan yana. Peki, neden zulümler diyarında yaşıyoruz o zaman? Ya birileri fena halde yalan söylüyor ya da hepimiz yalancıyız.

Herkes vatansever; iktidar, muhalefet, cemaat, sermaye, medya, entelijansiya… Yolsuzlar, hırsızlar, dolandırıcılar, tefeciler, rüşvetçiler, şikeciler, darbeciler, işkenceciler… Herkes birer ahlak abidesi, gelin görün ki ülke foseptik çukurundan farksız. Herkes kurtarıcı, ülke batık; herkes sevgili-âşık, toplum birbirine düşman; herkes entelektüel, kitap okuma oranı yüzde dört; herkes iyilik perisi, ortalık fakir-fukara dolu…

Hiç kimse yalan söylemez, ikiyüzlülük yapmaz bu ülkede, arkadan çekiştirmez bir başkasını. Hiç kimse çalmaz çırpmaz, el uzatmaz yetimin hakkına. Haram lokma geçmemiştir hiç kimsenin boğazından. Yolsuzumuz, hırsızımız, arsızımız, dolandırıcımız, sahtekârımız, katilimiz, tecavüzcümüz yoktur bizim.

Hem olsa da fark etmez, bizim zalimimiz iyidir çünkü! Kader mahkûmudur o her şeyden önce. Bir anlık hırs, bir anlık öfke, bir anlık şehvet, bir anlık dalgınlık, bir anlık dil sürçmesi, bir anlık el-ayak kayması, bir anlık gaflet, bir anlık bilmem ne.

Çıkar peşinde koşmayız hiçbirimiz, Hakikat’i maslahata kurban etmeyiz. Haksızlık karşısında susanların dilsiz şeytanlar olduklarını bildiğimiz için açıktan tavır alırız haksızlığa. Burnumuza kadar pisliğe batmış olduğumuza bakmayın, dış güçlerin işidir o!

Devlet her zamanki gibi çok seçenekli; derin devlet, paralel devlet, ulus devlet, sosyal devlet, laik-demokratik devlet, hukuk devleti, İslam devleti… Hangi kılığa bürünürse bürünsün kurban ister o; devlet için evlatlar feda edilir! Nietzsche haklı, bütün canavarların en soğuğuna devlet denir.

Halkı suya götürüp susuz getirmek politikacıların görevi elbette. Hepsi liyakatli, doğru sözlü ve tertemizdir. Sadece dün söyledikleriyle bugün söyledikleri, eylemleriyle söylemleri birbirini tutmaz, o kadar. “Büyük adamlardır” onlar, çünkü bizde büyük adam olmak için politikacı olmak gerekir. Felsefeci, sanatkâr veya bilim insanı olmak daha az değerlidir. Oysa politikacı olmak -hele bu ülkede- marifet değildir; bir gecede politikacı olursunuz, karar verin yeter. Ondan sonra insan kalabilir misiniz, işte orası son derece şüpheli.

İnsan kalabilmekten söz etmişken, iş adamı, doktor, mühendis, yazar, âlim-ulemâ, neticede herkes bir şeyler olur olmasına da, insan olamadıktan sonra bir işe yaramaz. Medya ve entelijansiya başka bir âlem. Onlar sihirbazları bu ülkenin; akı kara, karayı ak göstermek onların işi. Ana akım medya, yandaş medya, malum medya, muhalif medya, tarafsız medya… Propaganda, algı yönetimi, zihinsel blokaj, manipülasyon, itibar suikastları… Entelijansiya için “Kamçı karşısında diz çöker” diyor, Cemil Meriç. İster iktidar yanlısı ister muhalif olsun, neticede her biri başka bir kamçı altında. Güç karşısında diz çökmeyen para karşısında diz çöküyor, para karşısında diz çökmeyen şöhret karşısında. Peki, hiç diz çökmeyen var mı? Belki bir elin parmakları kadar.

Gelelim din konusuna. Bir sürü “İslam” var bu diyarda, amiyane tabirle hepsi de bizi söğüşlemek için: “Ilımlı İslam, Uygar ve Demokratik İslam, Sosyal İslam, Devrimci İslam, Hanif İslam”… Liste uzun, sonu yok, herkes önüne arkasına bir kelime yerleştirmiş. Demokrasinin durumu da pek iç açıcı sayılmaz, envai çeşit demokrasi var, artı herkes kendince demokrat: “Muhafazakâr demokrat, Liberal demokrat, Sosyal demokrat”…

Pazarlama kuralıdır, daha önce kazıklanmış kişileri ikna etmek zordur. Fakat ne var ki insanımız olağanüstü “iyi niyetli”. Oysa bu saatten sonra ne “dindarlar” aldatabilmeli bizi artık ne donuk formüllerden ibaret ideolojilerin mensupları ne de “demokratlar”. Başka bir dünyanın mümkün olduğunu göstermenin zamanı geldi de geçiyor bile. Goethe’nin dediği gibi herkesin önünden sıvışmayı sevdiği kapıları kırmaya cesaret etmek gerek.

Başka bir dünyayı mümkün kılmak için önce klişelerden kurtulmak gerekiyor tabii. Çünkü her yanımız elimizi ayağımızı bağlayan klişelerle dolu. Bir tür kaderciliktir bu veya bir tür öğrenilmiş/öğretilmiş çaresizlik. Sebep-sonuç ilişkileri üzerinde kafa yormak zor geldiği için klişelerle açıklamaya çalışırız olup biteni. Kendi kendimizi kandırırız böylece.

Örneğin işler kötü gittiğinde, emeklerimiz heba olduğunda, haksızlığa veya ihanete uğradığımızda, başımız belaya girdiğinde, kısacası her olumsuz durumda hep aynı nakaratı tekrarlarız: Hayat böyle! Hayatın “böyle” olduğuna inanmış, inandırılmışız. Oysa insan bozulmuştur; sistem tersine işlemektedir, köşe başları tutulmuş, insan kılığındaki şeytanlar gücü ellerine geçirmişlerdir. Veya saf ve bir o kadar da beceriksizizdir, yanlış yapmışızdır yahut yamukluk bizdedir, kendimiz kaşınmışızdır. Hepsini üst üste koyduğumuzda hayat “böyle” oluverir.

Bir de “erdem yüklü” klişeler vardır. “Ulu” kişiler, zihinleri bloke eder, kişilikleri yağmalarlar bu “erdem yüklü” klişelerle. Örneğin “İnsanın kendisi için yaşaması bencilliktir” derler. Bunu söyleyenler herkesten daha çok kendileri için yaşayanlardır oysa. Ama bize tam tersini öğütlerler. Onlara göre kendimizi bir başkası için feda etmeli, bir başkası için yaşamalı veya bir başkasında yok olmalıyızdır. Tanrı, devlet, parti, örgüt, toplum, aile… Böyle olmalıdır ki biz onlar için yaşarken onlar da kendileri için yaşasınlar.

Aşk meselesi var bir de. O konuda da pek bir dürüstüzdür. Aşk, eskiden uzakta olan birisiyle bile gülüp mutlu olabilmekti, şimdi ise ikiyüzlülüğe dönüştü; kendi nefsimizi sevdiğimiz ölçüde karşımızdakine “Seni seviyorum” diyoruz. 21. Yüzyılda, tüketim toplumunda yaşıyoruz, aşkların bile şipşak tüketildiği zombiler dünyasında. Paralel devlet ne ki, “paralel aşklar” var artık, “yarı zamanlı sevgililer” vesaire… Aşktan bahsederken dikkatli olmak lazım ayrıca, çünkü para diye bir şey var; bizim güya önemsemediğimiz, elinde olanın kralını bile satın aldığı. Türk filmlerindeki gibi değil işin aslı yani.

Uzun lafın kısası, atom bombasını yapan adamlar kadar dürüst olmasını beceremiyoruz biz. Tarihin en çarpıcı itirafını, ilk atom bombası denemesi sırasında, ‘Tirinity’ adlı projenin ilk yöneticisi Kenneth Tompkins Bainbridge yapmıştı: İşte şimdi hepimiz orospu çocukları olduk!

Doğrular batar, gerçekler acıtır, onun için görmek ya da duymak istemeyiz. Bu yüzden insan Hakikat’ten köşe bucak kaçar, bu yüzden yalancıları ve düzenbazları sever o. Eğer gerçekten akıllı, samimi, dürüst insanlar olsaydık, önce kendi nefsimize karşı adil olurduk. Kemik pazarına çevirdiğimiz bir dünyada “Biz bir şey yapmadık” ayağına da yatmazdık üstelik.

Herkes iyi birer eleştirmen, hiç kendini sorgulayan yok. Nereden baksan tutarsızlık, nereden baksan ahmakça!

Ömer Yılmaz

Dünyalılar

Rastgele Haber

Uçsuz Bucaksız Bir Evren…

Bana sorarsanız uzayı zamanı düşünmek, güneş sistemlerinin fotoğraflarını görmek bile içimi genişletiyor. Bir zerre olmak …