Home / Arka Bahçemiz / “Ortadoğu’yu Tanımıyoruz”

“Ortadoğu’yu Tanımıyoruz”

“Ortadoğu’daki toplumları statik, pasif, kaderci, beceriksiz ve kendi iç dinamikleriyle herhangi bir yeniliği dahi gerçekleştiremeyecek yapılar şeklinde ele almaya meyyal bir neo-oryantalizme yol açar.”

İnsanlığın ortaya çıktığı ve tarihsel mirası ile önemini her devirde koruyan, dünyanın yaramaz çocuğu Ortadoğu’yu masaya yatırdık. Gaziantep Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü öğretim üyesi Mehmet Nuri Gültekin, sosyolog gözüyle bölgedeki toplumsal gelişmeleri yorumladı.

“Ortadoğu” dediğimiz coğrafya neresi? Sınırları belli bir coğrafya mı, bir kültürel kimlik mi sözünü ettiğimiz? Neden Ortadoğu bu denli önemli bir yer oluyor bütün dünya için?

“Ortadoğu” denilen bölge sadece coğrafi bir kavram olsaydı, sorunuza daha kolay ve kesin cevap vermem mümkün olurdu. Fakat klasik anlamda, fiziki ya da coğrafi olarak “Asya ve Afrika’nın bağlandığı yerler ve kadim Mezopotamya” demek o kadar açıklayıcı olmuyor. Şunu hemen belirtmeliyim: Ortadoğu’nun en dar anlamlı tanımı coğrafyaya dayalı tanımdır; zira Ortadoğu dediğimiz bölge kültürel, siyasi ve tarihsel olarak sürekli genişleyen, büyüyen bir coğrafya. Dolayısıyla fiziki bir yerden bahsetmiyoruz. Ortadoğu genişleyip büyüdükçe, kendi içinde zaten farklılıkları olan bir yerin benzemezlikleri ya da benzerlikleri de o derece azalıp artmakta. Bunu şunun için söylüyorum; yirminci yüzyılın başındaki “Ortadoğu” denilen bölgeyle, 1980’lerde anlaşılan yerler hatta 2000 sonrasında “Ortadoğu” denilen coğrafyanın farklılıkları bile bize nasıl olguyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Ortadoğu Kuzey Afrika’dan Asya içlerine, Türkiye’den Endonezya ve Malezya’ya kadar uzatılabiliyor bugün bazı teorisyenler tarafından ki, haksız bir tanım değil. Yirminci yüzyılın Britanya’sının perspektifinde Ortadoğu’nun Afrika’daki nihai noktası olan Mısır bugün tam ortada kalmıştır. Çünkü Fas, Cezayir, Tunus, Libya’nın “Ortadoğululaşması” Mısır sonrasına rastlıyor. Pakistan’ın ve Afganistan’ın da Ortadoğu’ya dâhil olması fazla eski gelişmeler değil.

İnsanlığın bildiği pek çok uygarlığın çıkış yeri Ortadoğu… Ama bir taraftan da tarihteki parlak geçmişinden oldukça gerilerde… Bu geri kalmışlığı nasıl açıklarız?

Doğrusu, geri kalmışlık sadece Ortadoğu’nun yaşadığı bir durum değil. Dünyanın değişik bölgelerinde Ortadoğu’nun muzdarip olduğu geri kalmışlığın çok daha şiddetlisinin yaşandığı toplumlar mevcut. Dediğiniz doğru, yani pek çok uygarlığın çıkış yeri olmasına rağmen bu coğrafya o kadar da parlak bir durumda değil. Bunun bir tek nedeni yok ve bu nedenler sadece Ortadoğu’ya da özgü değil. 16. yüzyıldan sonra dünyanın değişen güç ve medeniyet dengelerinin kapitalist argümanlarla Doğu’dan, Batı’ya doğru hareketinin öncesinde en az birkaç yüzyıl süren Ortadoğu’nun da kalbinde yer aldığı Doğu dünyasının bir düşüşü var. Kapitalist üretim biçimi, bilim, teknoloji ve felsefenin on altıncı yüzyılda Batı Avrupa’yı günümüze kadar uzanan bir ileri aşamaya taşıdığı muhakkak. Dolayısıyla, sadece Ortadoğu’yu tek başına ele almak bizi yanlış, kaderci hatta Türkiye’deki pek moda olan komplocu açıklamalara götürür ki, bundan uzak durmak gerekir diye düşünüyorum. Ama Ortadoğu’daki toplumların en az yüz yıldır kanalize olacağı mecranın muğlaklığına rağmen son derece dinamik ve hareketliliği yüksek toplumlar olduğunu söylemeliyim. Yani hem Ortadoğu dışındaki oryantalistlerin hem bizatihi bu toplumların içinde var olan kendiliğinden oryantalistleşmiş yahut kendini oryantalleştiren perspektiflere rağmen son derece dinamik bir toplumsal yapı var Ortadoğu’da.

Uzun zamandır Ortadoğu dendiğinde “din” akla geliyor. Gerçekten de Ortadoğu daha çok dinlerle mi anılacak bir dünya?

Hayır, dinlerle anılacak bir yer değil. Aslında din olgusu, bugün bile Ortadoğu’daki gerçek işleyişi perdeleyen koyu bir maske. Tabii, siz sanırım tek tanrılı dinler bağlamında soruyorsunuz. Hatta “din” derken en çok da İslâm’ı kastediyorsunuz, sanırım. Fakat sadece İslam üzerinden giden bir kimlik inşası ve tanımlama da Ortadoğu için yeni bir olgu. Çünkü Museviliği bir yana bırakalım, Hıristiyanlık Ortadoğu’da önemli ve güçlü bir olgu. Suriye’de, Mısır’da, Lübnan’da, hatta son dönemlere kadar Irak’ta Hıristiyanlık Ortadoğu’nun önemli bir figürlerinden birisi. Fakat 1950 sonrasında hızla politik alanda kendine yer bulan ve 1980 sonrasında oldukça farklı ve çeşitli olaylarla güçlenen bir İslamcılık söz konusu. Ortadoğu dendiğinde İslâm’ın hatta radikal İslâmi çizginin anlaşılması oldukça yeni bir olgu bu bölge için. Ki, İslamcıların ciddi bir muhalefet gücü olmasının öncesinde Ortadoğu’da dozu ve tonu tartışılsa da sosyalist ya da anti-emperyalist hareketler var. Filistin’de, İran’da, Türkiye’de, Lübnan’da bu tür güçlü muhalif hareketler var. Fakat günümüze yansıması malumunuz.

Bu bağlamda, hiç gündemden düşmeyen Filistin meselesi sadece mütedeyyinlerin meselesi mi? Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bu sorunuza hiç tereddüt etmeden hayır diyeceğim. Az evvel söylediğim, Ortadoğu’nun İslamcı perspektife indirgenmesi son derece yeni bir olgu. Hâlbuki Filistin meselesinde ilk karşı çıkışları yapanlar ve Filistin’le dayanışmaya gidenlerin neredeyse tamamı sol ya da sosyalist hareketin içinden gelen gruplardır, kişilerdir. Hatırlarsak, Türkiye’de dâhil pek çok ülkeden devrimcinin adeta bir görev olarak kabul ettiği Filistin hareketine fiili destek sunması, Filistin’e gitmesi durumu hala belleklerdedir. Şunu da ayrıca söylemeliyim: Filistin mücadelesinin bizatihi kendi bünyesindeki güçlü hareketlerin de değişik düzeylerde mutlaka sol ya da sosyalizmle, anti-emperyalist söylemle bağlantıları mevcut olmuştur. Günümüzde sadece Hamas veya İslamcılık üzerinden gidilerek yapılacak bir okumanın çok eksik olacağını düşünüyorum.

Bölgenin kanayan yarası şu ara Suriye’deki iç savaşın giderek farklı boyutlar kazanması ve İsrail’in son Gazze saldırıları. Bu gelişmeleri nasıl ele almak gerekir sizce?

Suriye’deki olaylar 1990 sonrası sürecin bir parçası ve “Arap baharı” denen hareketlerin devamı, malumunuz. Halkaya nerelerin ekleneceği ya da olayların hangi ülkeye sıçrayacağı üzerine tahminler de çeşitli. Ürdün de olabilir, Bahreyn ya da Suudi Arabistan da. Ortadoğu’daki devletlerin veya siyasal yapıların toplumsal muhalefeti her daim kendinden uzak tutma, yok sayma, baskılama politikaları, onlara bu kez gerçekten pahalıya patlıyor. Siyaset alanın dışına itilen ve ancak orada yaşamasına izin verilen muhalefetin fırsat ve destek bulduğunda iktidara yönelmesi de çok sarsıcı ve şiddet içerici olabiliyor. Mısır’da, Tunus’ta, Libya’da, hatta şimdilerde Suriye’de ve sonrasında Ortadoğu’nun herhangi bir ülkesinde gerçekleşecek olanlar benzer geri dönüş hikâyelerine sahip. Bu ötekileştirilen, toplumsal ve siyasal alanın kendilerine kapatıldığı geniş halk kitlelerinin desteğini alacağı ve ittifakına başvuracağı dış aktörleri de mevcut dönem belirler. Ortadoğu’daki olaylara biraz da bu açıdan bakılabilir. Zira bizim de alışık olduğumuz sürekli “dış mihrak” söyleminin toplumsal açıklayıcılığı zayıftır. Dış destek aşikâr ama Ortadoğu’da egemen olan hangi siyasal yapı şimdi kızdıkları dış destek olmadan iktidara gelebilmişlerdir ki? Aslında bu “Arap Baharı”ndan öğrendiğimiz şey şu: Senin ülke veya toplum olarak bir sorunun, bir problemin varsa, adına ne dersen de, birileri o yarayı kaşıyacaktır veya nihayetinde o yaranın sana egemen olması sağlanacaktır. Tabi bu başka yaraya da kapı aralayacaktır… Gazze meselesi ise “Arap baharı”ndan farklı dinamiklere sahip. Ama İsrail’in son Gazze saldırısını tabii ki, Ortadoğu’daki son hareketlenmelerle beraber ele alınabilir. Bugüne kadar hiçbir zaman Ortadoğu’daki oyunun dışında kalmayan bir meselenin son Suriye ve Mısır meseleleriyle ilişkilendirerek ele alınması gerekir, şüphesiz.

Tam da burada sormak istediğim husus, “Ortadoğu” ile Yahudi düşmanlığının aynı paralelde kullanılması meselesi…

Anti-Semitizm yani Yahudi düşmanlığıyla İsrail karşıtlığı farklı olgular. Zira Anti-Semitizm’in farklı bir tarihi ve süreci var. İsrail’in 1948’de fiili bir devlet gücü olarak dünya siyasi tarihine çıkması Filistin meselesini farklı bir boyuta taşıyor. Ama şunu da söylemek gerekir: Özellikle son yıllarda İsrail bahane edilerek anti-semit söylemlerde bir artış söz konusu. Bu nefret dili sadece İsrail bahane edilerek Yahudilerle sınırlı kalmıyor; kendisi gibi olmayan pek çok kesimlere de teşmil ediliyor. İsrail’e karşı olmayla Yahudi düşmanlığı bir araya getirilerek bir taşla iki kuş vurulmaya çalışılıyor. Bu da Yahudilere ve diğer kültürlere karşı güçlenen latent ırkçılığı perdeliyor.

Son yıllarda, hatta son aylarda, ismini ilk kez duyduklarımızla beraber nispeten eskilerini de sayarsak, her televizyon kanalında neredeyse bir stratejist veya bu tür araştırma merkezlerinin bir uzmanıyla karşılaşır olduk. Yani yığınla stratejik araştırma merkezi var Türkiye’de ve Ortadoğu ile ilgili pek çok yazı yayınlıyorlar. Buna rağmen biz Ortadoğu’yu tanıyor muyuz?

Tanımıyoruz. En azından tanımamız gerektiği kadar bile tanımıyoruz. Acı ama gerçek, Türkiye’deki siyasetin de, halkın da, basının da, akademinin de Ortadoğu’ya ilgisi ve bilgisi hem az hem de oldukça dar perspektiflere sahip. Türkiye’nin Ortadoğu denilen, hatta kendisinin de dâhil olduğu dünyaya dair bilgisizliğinin ciddi manada fark edilmesi için 1991 Körfez Savaşı’nı hatırlamak yeter. Bağdat yerine Amman’dan Irak haberi geçen muhabirleri bırakalım, Arapça konuşan birinin CNN’den, İngilizceden Türkçeye aktarılması başlı başına bir göstergeydi. Yani yanı başınızdaki bir ülkenin dilini bilen, çeviren yetişmiş insanınız dahi yok ya da çok az. Bu halen de aşılmış değil. Anadili olmasının verili avantajı dışında, kalkıp Arapça, İbranice, Kürtçe, Farsça, Ermenice, Urduca ya da Peştuca öğrenmeye çalışan kişi sayısı son derece az. Böyle olunca da, kendi bölgemizdeki olayları anlamada mütercim durumuna düşüyorsunuz ve sizin kendi araştırma bilgileriniz olmayınca bu açığı iktibasla kapatmaya çalışıyorsunuz. Bir de, bizim Ortadoğu’ya ilgimiz sadece egemen politik aktörlerle ve diplomasinin görünebilen yüzüyle malul olunca ortaya ciddi bir bilgi ve analizin çıkmaması da gayet normal oluyor. Şöyle bir örnek vereyim: Suriye’nin mevcut liderinin yapıp ettiklerine, ziyaretlerine dair gazetecilik haberleri dışında, Suriye toplumunun ekonomisine, kültürüne, sınıflarına, kentlerine, etnisitesine, edebiyatına, gündelik hayatına dair ne biliyoruz? Osmanlı’nın vilayeti olma popülizmine başvurmadan kaç cümle kurabiliriz Suriye hakkında? Daha Mısır’a, Tunus’a, Libya’ya gelmeden komşun Suriye’yi eksik ve yanlış biliyorsun. Böyle olunca şu anda yaşanılan hatalarla, kafa karışıklıklarıyla karşılaşmak da kaçınılmaz oluyor. Bir de şu var: Türkiye’de ki strateji kurumlarının mevcut siyasi hiyerarşiye göre konumlanmaları da sorunlu bence. Yani en azından bir vatandaş olarak, bu stratejistlerin yeni ve farklı bir şey söyleyip, yaşanan tıkanıklığı hiç olmasa düşünce bazında aşmalarını ya da açmalarını bekliyoruz değil mi? Fakat gelgelelim Türkiye’dekiler, mevcut yürütülen siyasete göre görüş bildirdikleri için büyük bir çoğunluğunun analiz dedikleri şeyler, maalesef “şeref tribününe” hürmet iletmekten öteye gidemiyor. Malumu ilam yani.

Bir de çok gündemde olan “Arap Baharı” var. Tanık olduğumuz bu olaylar silsilesi Ortadoğu’ya demokrasi getirebilecek mi?

“Arap Baharı” denen olgu bizde, maalesef, ya tam karşısında olunarak ya da bütünüyle ne olduğu üzerinde fazlaca düşünülmeden desteklemek şeklinde anlamlandırılmakta. Yani ya mevcut ya da müstakbel diktatörleri destekliyorsunuzdur. Suriye’deki halkı gerçekten anlamaya çalışan veya düşünen çok ama çok az kişi var. Bunda, siyasete ve güncel olana tamamen angaje bir yaklaşımın etkisi var diye düşünüyorum. Ama Tunus’la başlayan geniş tabanlı muhalif hareketlenmelerin bu kadar dolayımsız iktidar alanına yönelmesi Ortadoğu için yeni bir olgu. Yani iktidarın genelde şiddet içeren olaylarla el değiştirmesi Ortadoğu’nun yabancısı olmadığı bir tarih olsa da bu denli kitlesel eylemlerin uzun bir zamana ve coğrafyalara yayılması yeni bir durum. Tabii burada Ortadoğu’nun kendi özgün koşulları da söz konusu, dünya sistemi dediğimiz kapitalizmin şiddetle, silah tekelleriyle, petrolle, krizle ve savaşla olan girift ilişkileri de söz konusu. Ama şunu da belirtmek gerekiyor: Bütün olanları Batı dünyasının bir oyunu ya da komplosu şeklinde açıklamak da eksik ve kusurlu bir değerlendirme olur. Böyle bir yaklaşım, Ortadoğu’daki toplumları statik, pasif, kaderci, beceriksiz ve kendi iç dinamikleriyle herhangi bir yeniliği dahi gerçekleştiremeyecek yapılar şeklinde ele almaya meyyal bir neo-oryantalizme yol açar. Ki, bu sizi bir anda Ortadoğu’daki diktatörlerin yanındaki karede de gösterebilir ya da güya diktatörlere karşı savaşan, onlara rahmet okutacak kadar acımasız, insana sadece din ya da mezhep perspektifinden bakan, farklılıklara hiçbir tahammülü olmayan ve onları yok etmeye kurulu makinelere dönüşen radikal ya da milliyetçi potansiyel diktatörlerin yanına da savurabilir. Ama Ortadoğu’da geniş halk kitlelerinin beklentileriyle diktatörlerin, radikal örgütlerin ve dünya siyasetinin beklentileri ve hesapları arasında bir uyuşma olduğunu söylemek zor, geldiğimiz nokta itibariyle. Mesela, Suriye’de Esad’a karşı ayaklanan halkın, bu mücadeleyi lekeleyen radikal grupların kafasındaki rejimi istediklerini ileri sürmek saflık olur. Mısır’da da öyle… Mursi yeni Mübarek olsun diye Tahrir gösterileri oldu diyemez kimse. Bir de bugün herkes tarafından biliniyor ki, Suriye’deki “Arap Baharı”nın görünen finansörleri, Katar ve Suudi Arabistan. Bir halk devriminin ve demokrasi mücadelesinin vaatleri ve söylemleri için bundan daha talihsiz iki ülke olur mu bilmiyorum. Onun için bu süreç Ortadoğu’da demokrasiyi hemen getiremez, birden bire bunu beklemek de doğru değil. Ama umut etmek gerekir tabii. Demokrasi, Ortadoğu için de gerçekleşmesi mümkün bir ütopyadır. Unutmayalım ki, Ortadoğu’da, bugün karşı çıkılan ve üstü çizilen diktatörlere verilen sonsuz destek ve kredilerle halklar, uzun bir zaman, iktidarın, siyasetin, muhalefetin yani görünür demokratik işleyişin dışında kendi mahallelerinde, kendi cemaatlerinde tutundular ve orada var olmaya çalıştılar. Bugün yaşananlarda bu gerçekliğin payı hiç de azımsanmayacak derecede bence.

Türkiye’nin Ortadoğu politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bir siyaset bilimci değilim ama çok bariz görülen bazı çizgiler göze çarpmıyor değil. Bir defa, en azından, Türkiye’nin yukarıdaki sorularınızdan birine cevap verirken söylediğim nedenlerden de ötürü, “Arap Baharı” mevzusunda ciddi ve derinlikli bilgi eksikliği açığa çıktı. Böyle olunca Libya ile Mısır ya da Suriye ile Tunus arasındaki farkları dikkate almayan, sonradan büyük güçlerin politik tavır alışlarına karşı değiştirilen revize edilen siyasetler oluştu. Bu, basında, çok kişiselleştirilerek yazıldı, çizildi ama ben burada tarihsel-kurumsal bir işleyişin etkili olduğunu düşünüyorum. Yani bir bakan ya da elçinin değiştirilmesiyle değişecek bir durum yok ortada; kemikleşmiş bir paradigmanın yansımaları var. Nihayetinde, Libya’da geç kaldığını düşünen Türkiye, Suriye’de erken davranmak istedi fakat Libya’daki düzlemle Suriye’deki düzlem aynı değildi ve o nedenle şahit olduğumuz gelişmeler yaşanıyor.

Bu sorulardan sonra şuraya gelmek istiyorum: Gaziantep ve bölgenin Suriye’deki iç savaştan etkilendiği muhakkak… Bu etkiyi nasıl yorumluyorsunuz?

Evet. Bence asıl konuşmamız gereken noktalardan birisi bu. Gaziantep, Suriye’deki iç savaştan etkilendi ve etkilenmeye de devam edecek gibi görünüyor. Türkiye’nin büyük bölümü Suriye’deki iç savaştan dolaylı olarak etkileniyor ama Gaziantep ve Kilis başta olmak üzere bölgenin tamamı doğrudan hem ekonomik hem insani hem de siyasi olarak etkilenmekte. Hatay, Mardin, Urfa için de benzer durum söz konusu. Ekonomi ve siyaset söz konusu olunca sınıfsal ilişkiler de mevzu bahis demektir. Burada da böyle oldu. İç savaştan insanların kaçması beraberinde ilginç ve bilindik durumları da doğurdu. Mültecilerden, belli bir ekonomik gücü olmayan yoksul kesimlerin kamplara sığındığını görüyoruz. Ve bu insanların önemli bir bölümü Gaziantep, Kilis, İslâhiye başta olmak üzere, çoluk çocuk ucuz işgücü olarak tarım kesimindeki ücretli işlere, fabrikalara, inşaatlara akın etmeye başladı. Bu bir mecburiyet ama ekonomik bir karşılığı var ve bunu görmemezlik edemeyiz. Dolayısıyla, hiçbir güvencesi olmayan ki, Türkiye vatandaşı insanların büyük bölümünün böyle güvenceleri yokken, çok ucuza çalışan ve sermaye birikimi anlamında sermayedarların memnun olduğu bir süreç ortaya çıktı. Bu işin bir yanıydı.  Diğer yanına gelince… Özellikle Halep ve çevresindeki yerlerden Kilis’e, Gaziantep’e gelmek zorunda kalan orta sınıflar var. Ve bu sınıflardan insanların ciddi nakit paralarla ve ziynet eşyalarıyla gelip kent merkezlerine yerleştikleri, ev kiraladıkları, alış-veriş yaptıklarını görüyoruz, biliyoruz. Ve bu orta sınıflar aracılığıyla savaş dolayısıyla ekonomisi zarar görmüş kentlere, Gaziantep ve Kilis başta olmak üzere, sıcak nakit para aktı, yavaşlasa da devam ediyor bu akış. Sınır ticaretinin durduğu bir kriz ortamında Gaziantep piyasasını canlı tutan etkenlerin başında bu sıcak paranın geldiğini söylemek abartı olmaz. Ama savaşın en acı yüzü de, bununla, insanlar mecburen, can havliyle olsa, kendi ülkeleri Suriye’nin, kentleri Halep ve diğer yerlerin yıllara dayanan birikimlerini başka ülkelere veya kentlere akıtmış olmalarıdır. Bana göre savaşın en acı olgularından bir tanesi de budur. Bu, turistik bir gezi veya kâr amaçlı yatırım değil, tek taraflı sömürülme ilişkisidir. Tabii, asıl sorunlar bu paraların bitmesiyle, erimesiyle ortaya çıkacak bence. İşte o zaman Türkiye, Gaziantep, Kilis, Hatay ve diğer bölgeler bu kez farklı olaylarla karşılaşabilir. Bir diğer çok önemli husus veya kritik mesele de şu: Suriye’deki savaşa Kuzey’den dâhil olan radikal grupların, özellikle Gaziantep, Şanlıurfa ve Kilis’te kalıcı olma stratejileri… Bunu Fehim Taştekin Hatay için “Peşaverleşme” olarak tanımlamıştı. Gaziantep ve diğer bölge kentlerinin böyle bir durumla karşılaşma ihtimali son derece yüksek gibi görünüyor. Çünkü Suriye’deki iç savaş Esad’ın gitmesine endeksli değil bence. Umarım yanılırım lakin Esad düşse bile bu savaşın farklı boyutlarda daha uzun süreceği görülüyor. Savaşın sürmesi demek, bu tür grupların etkinliğinin ve hareket sahasının da giderek derinleşmesi demektir…

Ayrıca, bu mülteci akını vasıtasıyla şu da ortaya çıkmış oldu: Uzun bir eğitim süreci, popüler kültür ve ideolojik propagandayla inşa edilen Arap karşıtlığı su yüzüne çıktı. Kendiliğinden oryantalleşmenin ürünü olan kılık-kıyafet şablonları dolaşıma girdi… Ve sanılanların aksine, kökleşmiş önyargıların toplumun geneline ne kadar da yayıldığını bir kez daha gördük.

Ortadoğu hep siyasal ve askeri meselelerle gündeme geliyor. Ancak sizinle birlikte üyesi olduğumuz Kırkayak Sanat Merkezi kendi bünyesinde bir “Ortadoğu Kültürel Toplumsal Araştırmalar Merkezi” oluşturuyor. Buna neden ihtiyaç duydunuz. Bu merkez ne yapacak?

Ortadoğu, özellikle bizde, sadece siyasi gözlemlerle anlatılıyor. Yani sadece siyasi boyutla Ortadoğu’ya yaklaşmanın ciddi noksanlıklar taşıdığını görüyoruz. Halbuki bu coğrafyada liderlerden, diktatörlerden, şiddetten başka toplumsal hayat var, kültür var, kentler var, etnisiteler var, diller var, halklar var. Siyaset bütün Ortadoğu’da önemli bir olgu ama bütün her şeyi gündelik siyasetten çıkarmak mümkün değil. Az önce değindiğimiz, tam da görünen siyaset alanının dışına itilmiş kitlelere çevirmek istiyoruz yönümüzü, onlar üzerinden yapılmaya çalışılacak bir Ortadoğu anlatısının daha hakiki olacağını düşünüyoruz. Ortadoğu Kültürel ve Toplumsal Araştırmalar Merkezi, İstanbul’dan bir akademisyen arkadaşımızın fikri olarak Kırkayak Kültür Sanat ve Doğa Derneği’nin bünyesinde kuruluşunu tamamlamaya çalışıyor. Gaziantep’in Ortadoğu’yu anlamada çok doğru ve isabetli bir yer olduğunu düşündüğümüzden dernek olarak buna kalkışıyoruz. Bu minvalde, ileriye doğru Gaziantep’te Ortadoğu konulu toplantılar, paneller yapmayı hedefliyoruz. Amacımız bıktırıcı mükerrer ezberler değil; yeni ve farklı şeyler söylemek.

Mehmet Nuri Gültekin kimdir?   1971 yılında Kilis’te doğdu. İlk ve ortaöğrenimini burada tamamladı. 1994 yılında Ege Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. 2001’de Yüksek Lisans yaptı. 2005’te aynı bölümde “Orhan Kemal’in Eserlerinde Modernleşme, Birey ve Gündelik Hayat” başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. 1994-2007 yılları arasında Tatvan ve İzmir’deki çeşitli liselerde felsefe öğretmeni olarak çalıştı. 2007 yılından beri Gaziantep Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde Öğretim üyesidir.

Eserleri:

Orhan Kemal’in Romanlarında Modernleşme, Birey ve Gündelik Hayat (2011, Everest Yayınları), Ta Ezelden Taşkındır… Antep -Editör- (2011, İletişim Yayınları)

Kaynak: http://www.bianet.org

www.dunyalilar.org

 

Rastgele Haber

Dindar Ama Ahlaksız Olmanın Kodları

Dindar bir insan nasıl ahlaksız olabilir? Allah’a ve ahiret gününe inanmaya devam ettiği halde nasıl …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir