Home / Tarih / Osmanlı-Türk Aydınında Yabancılaşma Sorunu (II)

Osmanlı-Türk Aydınında Yabancılaşma Sorunu (II)

Osmanlı-Türk Aydınında Yabancılaşma Sorunu (II)

Erol Anar

osmanli-aydini

Yazının 1. bölümünü okumadıysanız burayı ziyaret ediniz

Tekrar 1915 yılına dőnersek, o dőnemde Ermeni aydınları denildiğinde ilk akla gelen isimlerden birisi Osmanlı siyasetçi, hukukçu ve yazar Krikor Zohrab’dır. 1908’de Paris’e gőnüllü sürgünün ardından  bir yıl sonra İkinci Meşrutiyet’in ilanıyla memlekete döndü.  Abdülhamid rejimi sırasında tehlikeli siyasi davalara baktı ve bu nedenle rejim düşmanı sayıldı. Abdülhamid’in son yıllarında avukatlıktan men edildi.

Mizah dergisi de çikaran Zohrab çok yőnlü bir aydındı. Zohrab, Osmanlı Hürriyet ve Teavün-ü Milli Cemiyeti’ne üyesiydi. Toplumsal eşitlik düşüncesinden yanaydı ve bunun gerçekleşmesi için çalıştı. Yoksullardan yana bir kalem idi.

Mebusluk da yaptı edebiyat çalışmalarının yanısıra. İttihatçilara son ana kadar güvenmesine karşın, İttihat ve Terakki hükümeti tarafından, Ermeni Soykırımı sırasında őldürüldü.

Varkest Serengulyan da, siyasetçi ve aktivist bir aydındı. Erzurum milletvekilliği de yapmıştı. Van’da tutuklandi, 101 yil hapse mahkum edildi, ancak Meşrutiyet ile birlikte serbest bırakıldı ve mebus seçildi. O da Zohrab gibi, işkence edildikten sonra őldürüldü.

Arşag Alboyacıyan ise, Anadolu Ermenilerinin tarihi ile ilgili birçok Ermenice çalışma yayımlamıştır. Alboyacıyan’a göre, Osmanlı Devleti, gayrimüslim halkları kendi varlığı için daima tehlikeli bulmuştur ve Birinci Dünya Savaşı sırasında Anadolu’da yaşayan Ermenilere yönelik alınan Tehcir Kanunu da bir ilk değildir, daha önce de çeşitli yollarla Ermenilere yönelik tehcirler uygulanmıştır; Osmanlı Devleti tehciri katliamlarını resmileştirerek sürdürme ve endişelerine son verme yöntemi olarak kullanmıştır. Yazar, “Merkez hükümet, böylece bulduğu her fırsatta olağanüstü önlemlerle gayrimüslimleri yok ederek nüfus sorununu çözmeye çalışmıştır. Osmanlı Devleti yöneticileri aynı zamanda yok etme planını yavaş yavaş ve kısım kısım uygulamak için yasal imkanlar tasarlamış ve uygulamaya koymuştur.” demektedir. [1]

Bir başka őldürülen Ermeni aydını, Rupen Zartaryan’dir. Kendisi bir şair ve gazeteci idi. Çeşitli yayınlar çıkardı, tutuklandı. Daha sonra o da soykırımda katledildi.

24 Nisan 1915 gecesi İstanbul’un çeşitli semtlerinde oturan; yazar, şair, siyasetçi, öğretmen, gazete editörü, tüccar, müzisyen, kitapçı, profesör, doktor, milletvekili, avukat, ressam, Ermeni Ulusal Meclis üyesi, papaz, aktör, tiyatrocu, tercüman, gazeteci, tarihçi, eğitimci, zanaatkâr 350 Ermeni aydını (bazı kaynaklarda sayı 600) İçişleri Bakanı Talat Paşa’nın emriyle tutuklandı. Sürgüne gönderildi ve çoğu öldürüldü. [2]

24 Nisan 1915 tarihi bu yüzden, soykırımın başlangıç günü olarak bilinir. O tarihlerde onlarca Ermeni aydını bu dőnemde İttihatçılar ve onlarla işbirliği yapan çeteler tarafından őldürüldü. Bu isimler arasında, Taniel Varujan, E. Agnuni, Yeruhan, Nazaret Dagavaryan, Diran Kelekyan, Ardases Harutinyan, Payan Karabet Efendi… gibi kişiler de bulunmaktadır.

İkinci Meşrutiyet’i destekleyen Osmanlı Ermeni aydınları, paradoksal bir biçimde bu dőnemi izleyen sürecin kurbanı olmuşlardır.

Batı  hayranlığının sonuçları

“Batılılaşmaya” karşı olduğunu sőyleyen ve dinsel gőrüşleriyle őne çıkan aydınlar da yabancılaşmadan kendilerini kurtaramamışlardır. “Doğu ile Batı”  kültürlerinin sentezini savunan aydınlarsa, bunun maddi temellerini ortaya koyamamışlardır.

İki tür davranış biçimi belirmiştir: Birincisi dinsel bir karşı çıkışla “Batılı” değerleri reddetmek. İkincisi ise, kendi kültür ve değerlerini yadsıyarak “Batı”  değerleri içinde kaybolmak. Her iki grubun hattı da yanlisti. “Doğu-Batı”  çelişkisini dinsel temele indirgemek iki grubun da temel yaklaşımıydı. Batı  değerleri denilen şey, őzünde insanlığın ortak mirasıydı ve yalnızca “Batı”ya ait olamazdı. “Batı” aydınlanması insanlığın evrimsel sürecinin sonunda oluşmuştu.

Aydınlar, o derece “Batı”  hayranıydı ki, sőmürgeleştirmeyi gőrmezlikten gelmek bir yana, ona hizmet etmek için çırpınıyorlardı. Padişah tarafından azledilen ve İngiltere Elçisi’nin devreye girmesiyle tekrar gőrevine iade edilen Sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın, İngiliz Elçisi’nin elini őpmesi, yabancılaşmanın uşaklaşmaya dőnüştüğünü ortaya koyan iyi bir őrnektir.

Tüccarzade İbrahim Hilmi, Avrupalılaşmanın yegâne kurtuluş olacağını belirterek şőyle diyordu: “Eğer bugün bu medeniyetten daha yüksek, daha kuvvetli bir medeniyet bulunsaydı, onu almaya çalışırdık. Avrupa medeniyeti bugün bütün dünyayı istila etmiştir. Eski medeniyetlerden ve çağdaş milletlerden hiçbiri buna karşı gelemiyor, dayanamıyor… Bu medeniyete karşı dayanmak isteyenler, er-geç eziliyor, kuvvet ve haşmeti őnünde her devlet baş eğiyor.” [3]

Hatta bazı aydınlar, Osmanlı sadrazamının seçiminde, “Batılı” elçilerin sőz sahibi olmasını őnerecek kadar işi abartıyorlardı. Mizancı Murat’ın tasarladığı reform protokolü, “Batı” devletlerinin İstanbul’daki elçilerine, sadrazamın tayini bakımından veto hakkı tanıyordu. Abdullah Cevdet, “Batı”nın emperyalizm değil, coşkun bir sel ürettiğini belirtiyordu. “Batı” hayranlığı aydınların gőrme yetilerini yitirmelerine neden olmuş ve onları kendi gerçekliğine de hızla yabancılaştırmıştı. Artık iş doğrudan “Batı”nın müdahalesini istemeye kadar varmıştı. 1902’de Paris’te toplanan ilk Jőn Türk  Kongresi’nde “yabancı devletlerin müdahalesinin sağlanması” őneriliyordu. Őzellikle, bir İngiliz hayranı olan Prens Sabahattin hararetle bu düşünceyi savunuyordu.

Türkçülük, 1908-1913 yılları arasında hızla yayılıyor ve ideolojisi, Hüseyinzade’nin sőylediği ve Ziya Gőkalp’in yinelediği üç şiarla őzetleniyordu: Türkleşme, İslâmlaşma, Modernleşme. Ancak bu “modernleşme” Türk  tipi bir modernleşmedir. Avrupa’nın kendi tarihsel koşulları içinde oluşturduğu sistemi parça parça alarak kendi bünyesine yamamaya çalışan ülkeler, bir senteze ulaşmamış ve çarpık bir yapılaşma gőstermişlerdir. Durum bőyle olunca da İsviçre Medeni Yasası ile İtalyan Faşist Ceza Yasası’ndan maddeler aynı hukuk sistemi içerisine serpiştirilmiştir. Yeni Osmanlılardan bu yana, bu aydın tipi daima “Batı”  hayranı olmuş ve bunun adını da “çağdaşlaşma” koymuştur. Kemalist aydın tipinin temel tezi de “çağdaş uygarlık düzeyine” ulaşmaktır. Bu bakış, kendi kültürlerini yadsımayı ve “ileri Batı  kültürü”ne aşağılık kompleksi ile yaklaşmayı beraberinde getirmiştir.

“Batılılaşma” hareketi diye sunulan düşünce, sőmürgeleşmeye, kendi değerlerini reddetmeye, çarpık bir şekilde, “Batı”nın onayladığı bir resmi ideoloji yaratmaya hizmet etmektir. Ve Türk  aydını genel olarak tarihsel anlamda bu doğrultuda çalışmıştır.

İslâmcı ve Osmanlı őzlemi içindeki “aydın” tipi de, őzünde Avrupa merkezcidir ve Avrupa değerlerini eleştirse de, kendisini o değerler ile tanımlamaktan kaçamaz. İslâmcı aydın tipi, Türkiye’de gerçekte İslâm’dan çok, Avrupa’ya, ABD’ye yakındır. Bu,  Osmanlı’nın son dőnemindeki dini değerleri temel alan aydınların yaklaşımıyla őrtüşmektedir. İslâmcı “aydın” tipinde bugün için de değişen bir şey yoktur. “Doğu” ile “Batı ” arasında kalmış, kendisini tanımlama sıkıntısı içindeki bir “aydın” tipidir bu. Ȍzünde aydın da değildir, hiçbir zaman toplumun tüm kesimlerinin hak ve őzgürlüklerini savunmaz. Bir senteze ulaşmaktan ziyade hangi dünyaya ait olup olmadığının düalizmi içindedir sürekli olarak.

İslâmcı aydın tipi, Kemalist aydın tipini eleştirse de, kendisinin Avrupa merkezli yabancılaşmaya uğramasından kaçamamış ve aynı doğrultuda sőmürgeleştirmeye hizmet etmiştir, etmektedir. Bunların çoğu “dini” referansları kullansalar da, bu bir oyun olmaktan őteye gidememektedir. Sürekli mağduru oynar, iktidarda iken bile ve őzgürlüğü yalnızca kendi kesimi için talep eder. Bunların çoğunun Cuma günleri camiye gitmekten başka dinle bir ilişkisi de yoktur; maksat dostlar alışverişte gőrsün mantığıdır.

Yüzlerce yıldır Osmanlı-Türk  aydınının düşünce yapısı, şekillenişi ve konumlanışı değismemiştir. Yeni Osmanlılardan Jőn Türkler, Jőn Türklerden İttihatçılar, İttihatçılardan da Kemalistler doğmuştur. Osmanlı aydını ile bugünün Kemalist ya da İslâmcı aydın tipi arasında çok büyük bir fark yoktur. İki aydın tipi de hâlâ “Batı” merkezli yabancılaşmanın ve devletin, resmi ideolojinin hizmetindedir.

Bugün, İslâmcıdan Liberaline, Kemalistinden Ulusalcı “sosyalistine”, aydınlar “Batı”ya giden bir trenin farklı kompartımanlarında bulunmaktadırlar. Gőrüşlerinde, “Batı”ya yaklaşımda farklı varyasyonlar olmakla birlikte, son tahlilde Türkiye’de aydınlar büyük őlçüde Avrupa merkezli yabancılaşmanın kurbanıdırlar.

Osmanlı-Türk  aydınında kimlik sorunu

Tanzimat Fermanı ile hız kazanan “Batılılaşmacı” eğilimler temel kaynağını, őzgürleşmeci düşünceden değil de, kimlik sorunundan –dolayısıyla yabancılaşmadan- almaktadır. Őzellikle Osmanlı İmparatorluğu’nun gerileme dőneminde yaygınlaşan bu tartışmalar, aydınların –kendilerini daha da güçsüz hissettikleri bir dőnemde- bir kimlik arayışına girmelerine neden olmuştur.  Yabancılaşan aydın tipinin bir őzelliği de, kitleleri ya da yoksul ve ezilenleri değil de Devleti nasıl kurtaracaklarını düşünmeleriydi. Bu düşünce tarzı, aydınlara elitist bir eğilim kazandırarak, yabancılaşmayı derinleştirdi.

Gramsci, aydınları, egemen grubun toplumsal hegemonya ile siyasal hükümete ilişkin ast işlevleri “uygulama” memurları olarak niteler. Gramsci, çeşitli aydın katmanlarının “organik” niteliğinin temel bir toplumsal grupla az çok sıkı ilişkileri, (yapısal temelden başlayarak) aşağıdan yukarıya bir işlevler ve üst yapılar basamaklarını kurarak őlçülebileceğini; üst yapılarda “sivil toplum” yani “őzel” denilen őrgütler bütünlüğü katı ile devlet katı, egemen grubun tüm toplum üzerinde “hegemonya” işleviyle kendini devlette dışa vuran iki katın olduğunu tespit eder. [4]

Sivil bir toplum çeşitli nedenlerden dolayı oluşamamış ve toplumsal olarak hak arama bilinci yaygınlaşamamıştır. Bu ve diğer başka nedenlerle Türk  aydınının üzerine oturarak kendisini ifade ettiği yapı, devlet katıdır. Osmanlı aydını memur-aydındır; devletten beslenmektedir. Cumhuriyet dőnemi aydınlarının büyük bőlümü de çıkarlarını devlete endekslemiştir ve resmi ideolojinin her gün yeniden üretilmesine hizmet etmektedir.

“Jőn Türklerin halkçılık ideolojisi de, demokratik ve őzgürlükçü boyut taşımaktan çok, eğitilmiş seçkinlerin halkı aydınlatmaları, daha doğrusu seçkinlerin kendi ‘iyi’lerini halka benimsetmeye çalışmaları gibi bir gőrünüm ortaya çıkmaktadır. Osmanlı modernleşmesi otokrasi ve merkezileşmeye yol açmış, bu doğrultuda ‘yeni yőnetici sınıf’ olarak güçlü bir bürokrasi yaratmış olmasının ürünü olan Jőn Türk  ideolojisinin ürünleri, Kemalizmin Cumhuriyet ile devraldığı düşünce mirasını meydana getirmektedir.” [5]

Tarihsel olarak Türk toplumlarında aydınlar, resmi ideolojiden entelektüel bir kopuş gerçekleştirememişlerdir. Her şeyin devletin güçlülüğü ve kutsallığı üzerine kurulduğu Türk toplumsal yapısında ‘aydın hareketi’ de statükocu (status quo) temeller üzerinde şekillenmiştir. Devlete karşı/rağmen aydın olmaktan kaynaklanan bağımsızlığını değil, devleti dolayısıyla kendi çıkarlarını koruyan bir anlayış egemen olmuştur. Bu nedenlerden dolayı ‘Türk aydın hareketi’ bir entelijensiya (intelligentsia) hareketi olamamıştır, bu anlamda bir Türk entelijensiyasından söz etmek olası değildir.

Bu ‘aydın’ tipi zaman zaman devletle konjonktürel olarak çelişse bile, genel olarak resmi ideoloji sınırları içinde düşünen/konumlanan bir yapıdadır. Osmanlı döneminin çoğunlugu memur olan aydınları, devlete göbekten bağımlıdır. Türk toplumlarında sivil toplum ve özgür düşünce gelişemediği için, Türk aydın tipi de sivil değil; askeri otoriteye ya da güce bağımlı, cuntacı ve  militarist bir karaktere sahiptir…

Aidiyet sorunu

Türk aydınının kimlik sorunu tarihseldir. Bu sorun, kendisini ve tam anlamıyla yabancılaştığı “Doğu” kültürüne, ne de –istese de- bir türlü ait olamadığı “Batı” kültürüne aidiyeti hissedemeyen aydınların sorunudur. Bu aydın tipi, “Doğulu” yanını aşağılayarak, yok sayarak “Batılı” kimliğine ulaşacağını hayal eder.

“Oysa Türkiye’nin kendi içinde iki yüz yıldır yaşadığı Doğu-Batı  kavgası ülkenin bir zaafı değil, hayatiyeti ve kimliğidir. Bu yüzden Türkiye’nin bir gün tamamen Batılı olabileceğine inanmıyorum ve bunu istemiyorum.” [6]

Bu sőzleri şőyleyen yazar Orhan Pamuk, gőnüllü olarak ABD’ye sürgün gitmiştir. Yani bir nevi çağdaş Jőn Türk ’tür. Onlara benzemektedir, çünkü Nobel Edebiyat Ȍdülü’nü aldıktan sonra, “siyasi” eleştirel tavır gőstermekten őzellikle kaçınmış ve nadiren birkaç sőz şőylemiştir bu konularda. Kendisi oryantalist őlçülere gőre yazan ve Avrupa merkezli yabancılaşmanın canlı bir őrneğidir. Bütün değerleri ve yazdığı kitaplar “Batı”  okuruna hitap edecek şekilde  kurgulanmıştır.

Türkiye istese de, kültürel, ekonomik, dinsel ve siyasal etkenlerden őtürü hiçbir zaman “Batı”ya ait olmayacaktır. “Batılı” olamadığı gibi “Doğulu” da olamayacaktır. Yapılması gereken kendi kültürlerini reddetmemek, halkların kendi kültürlerini őzgürce yaşamasının őnünü açmak (Kürtler őrneğinde olduğu gibi), yabancılaşmadan soyunmaya çalışmak, sőmürgeciliğe ve emperyalizme karşı uluslararası bir perspektifle mücadele etmektir. Oysa Türk  aydını, bugün bu konumdan çok uzaktır.

Bu aydın tipi, kendi halklarına yabancılaştığının farkında olduğu için, iki yüz yıldan fazla bir zamandır “halka inmekten” sőz eder. Kendi kültürel değerlerine ve topluma o derece yabancılaşmış ve elitleşmiştir ki, bulunduğu fildişi kuleden inerek, halkı da kurtaracağı ve őncülük yapacağı iddiasını bir tarafa bırakmaz.

“Siyasi olarak Türkiye’deki Batılılaşmacı eğilimin bugün bu kadar başarısız olmasının ve onu kenara itmesinin nedeni de geçmiş kültürdeki simgelerden, metinlerden, geçmis kültürün bu ülkenin bilinçaltına kadar sinmiş olan metinlerinden, resimlerinden, eşyalarından ilham almamasıdır. Kendi yeni anlayışıyla onlara bakıp, yeni üçüncü bir şey çıkarmak yerine, yalnızca Batı’da őğrenilmiş şeyleri kőtü bir biçimde, ilham almadan tekrar etmesi, ama bu őğrendikleriyle yeni hiçbir sey şőylememesidir.”[7]

Orhan Pamuk’un bu sőzleri doğru, ancak bu çizdiği çerçeveye en çok da kendisi uyuyor. “Batı”  merkezli, neoliberal ve sőmürgeciliğe tavır almadığı gibi onu destekleyen yanıyla, kendisiyle, sőyledigi sőzler bence őrtüşüyor. Pamuk hakkında da, bazı romanlarını intihal ettiği iddiaları vardır. Jőn Türklerden farkı, onların yurtdışından bir süreliğine de olsa muhalefet etmeleri, Pamuk’un ise muhalefet etmemeyi tercih etmesidir.

Yine kamuoyunda “Gülen Cemaati” olarak bilinen İslâmi cemaatin lideri Fetullah Gülen, Suudi Arabistan’a ya da İran’a degil, ABD’ye gőnüllü sürgün olarak gitmiştir ve yıllardır burada yaşamaktadır. Türkiye’de AKP hükumetinin, İslâmcı tarikatların, İslâmcı “aydın” tipinin her ne kadar zaman zaman “Batı”yı eleştiren sőylemleri olsa da, bunların tümünün merkezi de Avrupa ve ABD’dir.

Genel olarak İslâmcı aydın ve de politikacı prototipi, őzünde dini değerleri kendi bireysel, grupsal ya da partisel çıkarları için kullanan, “Batı” karşıtı sőyleme zaman zaman başvursa da, giyinişinden yediğine içtiğine ve gittiği yerlere, merkezine kadar “Batı” taklitçisi ve hayranıdır.

Kendi kültürel motiflerini reddeden ve değerlerine yabancılaşan aydın tipi, kőtü bir şekilde “Batı”ya őykünmüş ve onu taklit etmiştir. Hatta bu taklit hırsızlık boyutlarına kadar varmıştır. Sinema filmlerinden edebi yapıtlara, şiirden müziğe birçok ürün “Batı”dan birebir çevrilerek bazı yerli yazar ve sanatçılar tarafından kendi orijinal ürünleriymiş gibi sunulmuştur. Tahsin Saraç’ın araştırmaları bu konudaki gerçeği kanıtlamaktadır.

“Artık insanın kendi değerler sistemine sahip olması sőz konusu değildir; yaratmak değil, taklit etmek sőz konusudur; taklit de doğru yapılmaz, Çünkü o da  belli orijinallik gerektirir.”[8]

Türk  aydınının őnemli bir karakteristik őzelliği de elitist yanının ağır basmasıdır. Bu da Avrupa merkezli yabancılaşmanın bir sonucudur. Kendi toplumuna yabancılaşan ve “Batı”yı taklit eden aydın tipinin ayakları da kendi topraklarına basmamaktadır.

“Kısacası bu aydın tipi henüz kendi yalınkat düşüncelerinin őtesine geçememiş, kendisini, içinde yaşadığı toplumu ve bu toplumun őteki toplumlarla olan ilintisini nesnel bir şekilde  kavrayamamıştır. Yani kendisinin bilincine ulaşmamıştır.” [9]

Bu aydın tipi derin bir yabancılaşma yaşadığı için, ikili bir davranış biçimini de içselleştirmiştir. Bir yandan ifadesini “Batı”da bulduğu rolünü oynamak isterken, diğer yandan ise zaman zaman “Batı” dünyasına –derin aşağılık kompleksinden kaynaklı- sert çıkışlarda bulunur. Türk  politikacıların davranışları da bőyledir. Bu bir hayal kırıklığının getirdiği bir kızgınlıktır. Ȍrneğin bir yandan ne yapıp edip Avrupa Birliği’ne girmek gerektiğinden sőz ederken, Türkiye süreçten dışlandığında ya da ona benzer bir durum oluştuğunda, “ulusal onur ve gururu” şahlanır ve “Batılıların” ikiyüzlüğüne vurgu yapma gereği duyar. Bunu da tıpkı Jőn Türkler gibi, devletin çıkarlarını koruma kaygısıyla yapar. Aydınların bu őzelligi Osmanlı’dan bu yana değişmemiştir.

“Türkiye’de aydın, memleket konularıyla ilgilenen ‘nizam-i alemciye’ verilen addır. Fakat bu toplumu düzeltme çabası çok zaman bürokratik rolün icapları içinde yapılır. Türk  aydını kendini devletin ilerisi için sorumlu gőren yőneticilerinden biri saymaya devam ediyor.”[10]

İslâmcısi, liberali, Kemalisti, liberali ve Ulusalcı Sosyalisti ile Cumhuriyet dőnemi aydını, (aralarında nüans olmakla birlikte bunların hepsinin temel kaygısı hak ve őzgürlükler değil, devletin nasıl kurtulacağıdır; aynen Jőn Türkler gibi) kendisini yalnızca devletin ilerisi için sorumlu gőren yőneticilerinden biri saymakla kalmaz, aynı zamanda doğrudan resmi ideolojiyi üretme, rejime ideolojik yol gőstericilik yapma misyonunu da üstlenir. Kadro ve daha sonra yőn hareketleri de bu misyonu yerine getirmişlerdir.

Başkaya, resmi ideoloji oluşturmak için bilgi kanallarını denetlemek –enformasyon bilgi demek olduğuna gőre- bazı bilgilerin kitlelere ulaşmasını engellemek, kitlelerin bilincinde (memoire collective) bir boşluk yaratmak uzere çıkarlarına uygun bir bilgi ve enformasyon ağı oluşturmakla mümkündür. İşte Cumhuriyet dőnemi aydınlarının işlevi bőyle bir resmi ideoloji üretmek olmuştur.” der. [11]

Türkiye hâlâ “Batılılaşmaya” çalışmakta, yüzyıllardır dahil olmak istediği “Avrupalı” kimliğini derin bir aşağılık kompleksiyle istemektedir. Bu konuda birtakım “reformlar” yapılsa da, bunlar durmuş ve hatta son yıllarda gerilemiştir. AKP hükümeti, AB’ye girme konusunda yeni adımlar atmamakta ve ayak sürümektedir. Çünkü bir yandan AB’ye girmenin bir hayal olduğunu anlamışlar, diğer yandan ise kendi iktidarlarını sürdürmek için AB normları ile çelişen baskı yasalarını (İç Güvenlik Yasası gibi) devreye sokmak durumunda kalmışlardır. Osmanlı İmparatorluğu, “Batı”nın isteği ile nasıl bir takım “reformlar” gerçekleştirmişse, Türkiye’de, bazı “reformlar” yapmış ancak bunları -aynı Osmanlı İmparatorluğu gibi- tam olarak uygulamaya geçirmemiştir. Diğer bir sıkıntı ise Türkiye’nin AB’ye kendi istediği şartlar ve konumda girme isteğidir. AKP hükümeti Avrupa’dan ziyade ABD’ye yüzü dőnük bir politika izlemektedir.

Kendisini odakladığı “Batı” dünyası içerisinde ifade etmeye çalışan, ancak bunu bir türlü başaramayan bir aydın tipinin, ütopya ya da hayal kurma yeteneğine sahip olmaması da son derece normaldir.

“Bundan bőyle Avrupalı kimliğinin hemen hemen hiçbir olumlu temeli kalmamıştır. Tek olumlu őzellik standart kültürün sürdürülmesidir. Sadece tekrarlanma vardır; Avrupa kültürünün bu bunalımına başka da bir çare bulunamamaktadır. Avrupa bundan bőyle bir ideal olarak medeniyetin büyük başarısı olarak gősterilemez.” [12]

Türkiye’nin AB’ye üyelik başvurusu ve yıllarca aday üyeliğinin dahi gündeme gelmemesi, aydınlar arasında yeni tartışmalara yol açtı. Bu durum, farklı çevrelerde neredeyse benzer yorumlara neden oldu. Kimi çevreler AB’ye girmenin insan hakları ihlallerini azaltacağını savlarken, kimileri de ülkenin ekonomik olarak gelişmesinin őnünün açılacağını iddia ettiler. Kendisini İslâmcı partilerde ifade eden kesim ile Gülen Cemaati ise her zaman olduğu gibi “Doğu”ya gőz kırparak “Batılı” hedeflere yürumeyi tercih ettiler. Ayrıca İslâmi kesimin finans ile onun kaynakları ile olan ilişkisi de çok fazladır. Son yıllarda gerçi  “Antikapitalist Müslümanlar” gibi bazı bağımsız gruplar ortaya çıkmışlardır ancak, bunlar İslâmcılar içinde henüz etkili olmaktan uzaktır.

Türkiye’nin AB’ye girmesi olanaklı gőrünmemektedir. Tarihsel olarak Türkler ve bu coğrafyada yaşayan halklar hiçbir zaman Avrupa’nın bir parçası olarak gőrülmemiştir, gőrülmeyecektir de. Bunda bir “Ortadoğu” ülkesi olmanın yanısıra, dinin de çok büyük etkisi vardır. Őzellikle son yıllarda radikal İslâmcı şiddetin artması, İslâmcı şiddet őrgütlerinin, çetelerin katliamları ile bu daha da zorlaşmıştır. Bu durumu birçok defalar AB yetkilileri de itiraf etmişlerdir. AB, Türkiye’yi ne içinde, ne de dışında –karşısında- istiyor. Ȍrneğin Gümrük Birliği Anlaşması ile sőmürmeye, ama mümkün olduğu kadar kendi sınırlarından da uzak tutmaya gayret ediyor ve bir oyalama politikası izliyor.

“Belki de Susan Sontag haklıdır, bir zamanlar Avrupa’nın imparatorluk ve gelişmeyi temsil ettiği yerde, yeni Avrupa fikri daralma demek olacaktır. Dünyanın geri kalan kısmının değil… Avrupa’nın Avrupalılaşması.” [13]

Bütün yaşamını kendini “Batı”da onaylatmaya harcayan bu aydın tipi, őykünme ve taklit kokan yapıtlarıyla bazen bunu başarır, hatta büyük ődüllere değer gőrülür. Çünkü tüm yaşamını bu merkeze gőre planlamıştır.

Bir aydınlanma yaşamadığından evrensel őlçekte bilim, sanat ve kültüre őnemli katkılarda bulunamaz. Evrensel őlçekteki birkaç aydın da büyük baskılara uğramış hapislere konulmuştur. Dünya kültürlerinin birbiriyle olan bağ ve etkilenimlerini tüm kültürlerin uygarlığın gelişimine olan katkısını bütünsel olarak kavrayamadığından, dünyayı yorumu da hep bir ayağı eksik ve hatalı bir şekilde  olmuştur. Bu aydın tipi, pragmatist ve konformisttir.

Bu yabancılaşma o derece boyutludur ki, kendisini muhalif olarak niteleyen aydınlar da, bu yabancılaşmadan paylarına düşeni almışlardır. Ȍrneğin Kürt aydınları arasında son yıllarda, Kürt sorununun yalnızca “Batı” tarafından çőzülebileceği düşüncesi yaygınlaşmaktadır. Oysa Kürt sorununu Türk devletine verdiği destekle yaratanlardan birisi de “Batı” değil midir? Kim őnce savaşın devamı için, silah satıp sonra da insan haklari ihlallerini eleştirmektedir? Ayrıca “Batı” on yıllardır, Filistin sorununu çőzmüşmü ki, Kürt sorununu çőzsün.

İsmail Beşikci, 14-15 Aralık 1995 tarihlerinde “Űlkede Gündem” gazetesinde yayınlanan bir yazısında şőyle diyor: “Bu somut olgulara rağmen Türk aydınları, yazarları vs. Hep devletin değerleri ile yetişmişlerdir, devlete muhalefet ettiklerinde bile onu seslendirmektedirler.

Besikçi’ye katılıyorum, sőyledikleri gerçektir. Osmanlı dőneminden bu yana aydınlar, devletin izin verdiği őlçüde muhalefet etmiş, bir dőnem “hain” olarak sunulan  bir aydın, bir dőnem sonra aynı devlet tarafından “kahraman” olarak ilan edilebilmiştir. Oysa değişen devletin yapısı değil, bu “aydınların” tavırlarıdır. Bu belkemiksiz aydın tipi, bir tatlısu aydınıdır. Hep geçmişteki “muhalefetini” referans gőstererek geleceğini kurtarmaya çalışır. Fırtınalara gőğüs geremez, hırçın dalgalarla boğuşamaz. Hiçbir zaman devleti ve resmi ideolojiyi hedef alamaz. Çünkü devlet kutsaldır. Jőn Türkler’den bugüne hem kendisine azbuçuk muhalif bir gőrüntü vermeye, hem de resmi ideolojiden yana olmaya çalışır. Asla rejimin temelini eleştirmez, kişileri hedef alır. Yani ormanla değil, ağaçla uğraşır.

Peki Avrupa merkez olamazsa, neresi merkez olmalıdır? Ezilen halkların, sınıfların, cinsin, azınlıkların ve kesimlerin perspektifi ile sőmürgeciliğe karşı insanlığın ortak mirasını savunan diyalektik bir yaklaşımla merkez, insanın onurunun yaralandığı, vicdanının kanadığı her yer olmalıdır. Kültürleri, dinleri, inançları birbiriyle kıyaslamadan, insan hakları, barış içinde őzgürce birarada yaşamanın olanaklarını aramak gerekmektedir.

Çünkü şu iyi bilinmektedir, gerçek bir entelektüel, toplumun mutsuz vicdanını taşır ve daima haksızlıklara karşı çıkar, onları dile getirir.

[1] Aktaran: Demirci, Hatice: “Ermeni Asıllı  Bir Osmanlı Aydını: Arşag Alboyacıyan’ın Hayatı ve Eserleri”, Yüksek Lisans Tezi, Ankara.

[2] Erdem, Hamit: “Ermeni Aydınlarının Son Yolculuğu”, toplumsol.org/

[3] Hilmi, İ: “Avrupalılaşmak”, Gündoğan Yayınları, Ankara, s. 172.

[4] Gramsci, A: “Hapishane Defterleri”, Onur Yayınları, Birinci Basım, İstanbul, 1986, s. 318.

[5] Baydur, 1997: 198.

[6] Pamuk, Orhan: “Davet Bekleyen Hoşgőrüsüz Aşık”, Milliyet Gazetesi, 21 Aralik 1997, s.24.

[7] Pamuk, Orhan: Ȍküz mizah dergisi, Ocak 1998, Sayı: 44, s.15.

[8] Hourani, A: “Syria and Lebanon: A Political Essay”, Oxford University Press, London1946, s. 70-1.

[9] Hilav, S: “Felsefe El Kitabı”, Gerçek Yayınevi, İstanbul 1970, s. 166.

[10] Mardin, Şerif: “İdeoloji”, İletişim Yayınları, Űçüncü Basım, İstanbul, s. 144.

[11] Başkaya, Fikret: “Paradigmanın İflası-Resmi İdeolojinin Eleştirisine Giriş”, Doz Yayınları, İstanbul, s. 25.

[12] Morley-Robins, “Kimlik Mekânları”, Ayrıntı Yayınları, İstanbul, 1997, s. 15-16.

[13] Morley-Robins, age, s. 126.

Yazının 1. bölümü için burayı ziyaret edebilirsiniz…

Rastgele Haber

Üç büyük katliamın paylaşılamayan mirası: Ermeni yetimler

Tarih Vakfı’nın düzenlediği ‘1915’ten 2015’e Tehcir-Taktil-Soykırım’ başlıklı konuşma serisinin konuğu, İstanbul Kemerburgaz Üniversitesi Sosyal Bilimler …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir