Home / Arka Bahçemiz / Özne Cinayetinin Bilinen Faili Kim?

Özne Cinayetinin Bilinen Faili Kim?

Şimdi fitili ateşlenmiş patlamaya hazır dinamitler gibi kalabalıkların yalnızlığında dolaşmaktayız. Kendimizi kilitlediğimiz, perdelerini sıkıca kapadığımız şu düzenli dünyada, nesnelliğin önüne öznemizi koymanın, aklımızı özgürleştirip ayılmanın zamanı gelmedi mi?

dünyalılar.org-bayram sarı- özne

Kendimize yabancılaştırılmış bir denklemin sıfır bilinmeziydik. Hangi sayı değeriyle çarpılırsak çarpılalım sıfır olma tutsaklığında yaşayacaktık. Yaşama dair olan bir parça anlamı sıfıra değer katma çabalarında yok ettik ve ”Nasılsın?” sorusunu hep: ”Yaşayıp gidiyoruz işte! ” diye yanıtlayan bir cemaatin müritleri olarak, var olma umudumuzu, toplandığımızda bize değer katacağını sandığımız diğer sayılara bağladık.

Artık bize ait olup olmadığını bile bilmediğimiz bedenlerimiz vardı; silik silüetlerimiz; ruhlarımızın, duygularımızın, mantığımızın, kendisini nesneleştirerek kilitlediği ve perdelerini de sıkıca kapadığı rutubetli bir bodrum kat odasından başka nedir ki? Sistem kendini devam ettirmek için; kariyer, hırs, tüketim, cinsel kölelik, televizyon ve popüler kültür akımları ile katletti özümüzdeki beni. Korkutuluyoruz! Bulunduğumuz noktada kendimizi tüketmenin, nesneleşmenin bir “başarı“ yanılsaması  olduğuna inanmak istiyoruz. Bize ait o anlam yüklü cümledeki özne olmayı artık beceremiyoruz. Nedir bu yaşamın içinde özne olmaktan vazgeçip kendimizi nesnelliğin kutsamasına terk etme durumu peki?

Yaşama ve kendimize yabancılaştırma bizi insan yapan her değerin öznelikten çıkarılarak nesneleştirilmesi ile başladı. 19. yy’da Amerikalı Dr. Samuel A. Cartwright , “Zenci Irkının Özellikleri ve Hastalıkları” isimli kitabında, insanları yabancılaştırmanın ve sisteme uyum sağlamasını siyahi köleler üzerinden tanımlar. “İncil’in; kölelerin efendilerine boyun eğmesi gerektiğini ve asla kaçma arzusu duymamaları gerektiğini söylediğini ve anlamsızca bu kölelerden bazılarının Drapetomania’ya (Kaçma Hastalığı) yakalandığını; kölelere iyi davranılırsa, yeterli yiyecek, giyecek ve yakacak odun verilirse, her aileye kalabilecekleri bir ev sağlanırsa; ancak geceleri ortalıkta dolaşmalarına, içki içmelerine izin verilmez, birbirlerini ziyaret etmeleri sınırlanır, aşırı çalıştırılmazsa yönetilmeleri son derece kolay olur…” tıpkı dünyanın başka yerlerinde yabancılaştırılarak köleleşen insanlar gibi bizi sevsinler, kabullensinler diye kendimizi yadsımak bugün de en büyük erdem oldu!

Bu çağdaş kabile düzeninde biat etmenin mutluluk olduğu öğretildi bizlere ve çıkar ilişkilerimizden dolayıdır ki, mutsuzluğumuzu hiç  sorgulamadık. İyi bir kariyer yapabilmek ve emeğimizi en ucuza nasıl satabileceğimizi öğrenmek uğruna yarış atları gibi eğitime/öğretime koşullandırıldık. Kentin öteki ucundaki işimize gidebilmek için şafaktan önce yollara çıktık. Sevmeye çalışıp, nefret ettiğimiz işimize, hoşlanmadığımız şoförlerin araçlarında gitmeye ve ömür törpüsü trafiklerde yaşamlarımızı bozuk paralar gibi harcamaya alıştırıldık. Dokuz saatlik, adına iş dediğimiz mahkumiyetten, perdeleri sıkı sıkıya örtülü odamıza döndüğümüzde ne yaptık peki? Duş, yemek, dedikodu, hayat pahalılığı, ülkeyi kurtarma… Saati kurup, huzursuz uykularda kabuslarımızla seviştik; bir dişlinin işleyen çarkı olduğumuzu unutmak için hafta sonu hayallerinde yaşam dediğimiz süreyi kısalttık. “Yarım pansiyon tatil” düşlerini görmeye bir yıl öncesinden başlamayı yaşamak için tek amaç bildik. Yalancı cennetimizi banka borçları ile oluşturduğumuzun farkında olmadan evlere, arabalara, tatillere, elektronik cihazlara sahip olmayı mutluluk sandık. Oysa bize dayatılan, otoritenin dizayn ettiği ve kabullenmemiz istenen bir yabancı “Ben”di!

Sistemin karşısında güçsüz olduğumuzun hissettirilmesi, kurulu “Kabile” düzenine uyum sağlamamızı kolaylaştırdı. Güçlü olana karşı en iyi savunma mekanizmamız, uyum sağlama adı altında kendi öznemizden vazgeçmek oldu. Baskı ve korkunun egemen olduğu “Kabile” yöneticileri “nesnelestirme“yi ideal yurttaşlığın değiştirilemez yasası yaptı. Bizlerden istenilen; ayakları üzerinde duramayan, bir yerlere, bir şeylere, başkalarına yaslanmadan bir şey yapamayan kişilikteki insanların çoğunluğunu oluşturmamız ve ötekileştirilenlerden nefret etmemizdi.

Otorite, iktidarının devamını sağlamak adına yabancılaşmış insana ihtiyaç duyduğu için kültürüyle, yaşam biçimiyle, günlük/orta veya uzun vadeli politikalarıyla, baskı aygıtı olan devlet örgütlenmesiyle yerini sağlamlaştırarak, yabancılaşmış insanı, istediği gibi yönlendirmeye hazır bir hale getirmektedir. Barışçıl yollarla sonuç alamazsa, zoru devreye sokarak korku, sindirme ve baskı ile yabancılaşmayı derinleştirmektedir. Çünkü toplumsal kurumlara, topluma ya da ötekileştirenlere karşı yaratılan korkuya, güvensizliğe ve baskı karşısındaki güçsüzlüğe teslim olmamız, kendi içimizdeki hapishanede tutsak kalmaya devam etmemiz istenmektedir.

Şimdi fitili ateşlenmiş patlamaya hazır dinamitler gibi kalabalıkların yalnızlığında dolaşmaktayız. Cehenneme sürgün olma gerçekliğinde, sistemin kolayca gözden çıkarabileceği oyuncaklar olarak, farklı olmaktan korktuğumuz gibi, farklı olmayı seçenin karşısında barbarlaşmamız istenmektedir. İnsan ilişkileriyse, yaratılan cehennemin kapılarının açılmayacağını bilmenin kabullenişinde, başka cehennemlerin kurtuluş olacağı düş kırıklığı ancak olabilirdi. Kendimizi kilitlediğimiz, perdelerini sıkıca kapadığımız ve bayılmayı sevdiğimiz şu düzenli dünyada, nesnelliğin önüne öznemizi koymanın, aklımızı özgürleştirip ayılmanın zamanı gelmedi mi?

Bayram Sarı

www.dunyalilar.org

Rastgele Haber

Geçikmiş Bir Anadil Yazısı

Yedi yaşında okula başladığında anadili Kırmançki(Zazaca) konuşan, Türkçe’yi akıcı konuşamayıp sadece anlayan o çocuk, 40 …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir