Home / Güncel / Pasif Duruşun Karşı Konulamaz Estetiği

Pasif Duruşun Karşı Konulamaz Estetiği

Pasif duruşun karşı konulamaz estetiği
Samimiyetin şüphecilik tarafından kemirildiği, karşılıklı güvenin yerini kötücül düşüncelere bıraktığı, bir türlü günün ağarmadığı bir an çıkageldi. Sözün bittiği yerde, eylemin anlamsızlaştığı yerde durdu. Sadece durdu. Taksim Meydanı’nda sekiz saat boyunca hareketsiz durdu. Bir adam. İsmi Duranadam.
Sonra bir iki diğer adam, iki üç diğer kadın bu duruşa özendi. Meydan oyunu tutuverdi. Duranadam oyunu farklı kentlerde sergilenmeye koyuldu. Amsterdam, Paris, Batum, Londra insanlar çıkıp geldiler kent meydanlarına, tek tek dikilmeye, önceden yazılmamış bir oyun oluşturmaya. Sözsüz, metinsiz, lidersiz.

Duranadam, hoyratça görmezden gelinen, küçümsenen Gezi hareketinin çekirdeğinde oluşan içtenliği ve yaratıcılığı tekrar hatırlattı. Her türlü ifadenin siyasi anlam yüklendiği bir anda, tek başına meydana çıktı. Anlam verilemeyen görsel bir sanat eseri gibi dikildi. Gövde dilini kullanarak ezberleri bozmaya çalıştı. Başardı da. En azından kimse görmezden gelemedi, tarafsız kalamadı, iyi kötü herkes bir alt yazı yazma yarışına girişti. Yorumcuların yaratıcı muhayyilesini tetikledi.

 

Kimileri Duranadam’ın Kemalist olduğuna ilişkin ipuçları verdiler. Neden peki yüzünü AKM binasının cephesine asılmış dev Atatürk posterine dönük olduğunu sordular. Kimileri 10 Kasım’da saat dokuzu beş geçe Atatürk için saygı duruşuyla özdeşlik kurdu. Kimileri pasifliği pısırıklık olarak yorumladı, kimileri artık AKP devrinde kimsenin durmaya ihtiyacı kalmadığını, insanların yerinde saymadığını, kuyruklarda beklemediğini, ilerlediğini söyledi. Kimileri bu eylemin hiç de orijinal olmadığını, dış güçler tarafından oluşturulan komplonun, büyük planın bir parçası olduğunu ileri sürdü.

Duranadam esasında Gezi hareketi gençliğini özetledi. Bu nesil itiraz biçimlerini yüksek perdeden konuşan ideolojiler, yoğun kavramsal bir dil aracılığıyla, ya da örgütlü aktivizm ile yapmadı. Kişisel performans, mizah ve çeşitli sahne oyunları ile görüntüledi, sosyal medya aracılığıyla küresel iletişime soktu. Kimilerinin apolitik buldukları ama farklı bir dünya algısı, meşgaleleri, kendi değerleri olduklarını gösteren bir nesil. Ağırdan alan, diklenirken duran bir nesil. Hareketin ikonu haline gelmiş tazyikli suyun önünde öylesine duran narin kırmızı elbiseli kız gibi. Beklenmedik bir biçimde edilgenliklerini güce dönüştürdüler. Duranadamın yaptığı gibi.

Duranadam’ın kimliği, sicili araştırıldı. Meğer Erdem Gündüz, öğrenciliği sırasında gövde dilini başörtülülerden yana kullanmış. 2004 yılında başörtüsü yasağının en katı uygulandığı, kızların ikna odalarında psikolojik baskı gördüğü bir dönemde Yıldız Teknik Üniversitesi’nden arkadaşlarıyla birlikte bu yasağı protesto etmek için derse başörtüsü takarak girmiş.

Duranadam Gezi meydan hareketinin ruhunu Kemalist ve İslamcı karşıtlığı üzerinden okumaya çalışanlara karşı bir sanat eseri gibi dikildi. Tüm bilgiçliğe rağmen, duranadam’ın mikro ölçekli mütevazı performansı, makro siyasal anlatımları gülünçleştirdi. Aşırı siyasileşen ve asabileşen bir ortamda, estetiğin ve bireyin toplumsal kültürel muhayyileyi nasıl zenginleştirebileceğini gösterdi. Sakin. Susarak. Aczi erdeme dönüştürerek. Bir durup düşünmemizi, yeniden gözlerimizi bir arada yaşama idealine çevirmemizi sağladı. Vatandaşlık provasının karşıtlıklar üzerinden değil yatay dayanışmalar üzerinden, kamusal alanın sahiplenilmesinden, paylaşılmasından geçtiğini hatırlattı.

Duranadam ile başörtülü kızlar arasında meğer bir husumet varsaymak doğru değilmiş, hatta aralarında geçmişe dayalı bir hukuk varmış. Belki o zaman diğer tarafın farkında olmadığı, bir dayanışma anı, bir tanışıklık oluşmuş. Duranadam ile başörtülü kızlar arasındaki münasebet bundan ibaret değil. İki eylem biçiminde de gövde dilinin ön plana çıkması, birinin durarak, ötekinin örtünerek, kamusal alana, meydana çıkması söz konusu. Her iki profil de sessiz. Ama her iki duruş da kendileri hakkında tüm toplumu konuşturuyor. Her iki duruş da, örtünen ile dansçı, hem şahsi, hem toplumsal bir muhayyileye dayanıyor. Ama her ikisinin de bireysel duruşu inkâr ediliyor, Kemalizm ya da İslamcılık, komplo teorileri ya da mahalle baskısı tezleri, batıcı ebeveynleri ya da İslamcı abileri ön plana çıkarılıyor. Kendilerinin aktör olduğu inkâr ediliyor. Başörtülü kadınlar nasıl ki İslami hareketin içinden konuşuyorlar, duranadam da Atatürkçü seküler geleneğin içinden geliyor. Ama her ikisi de bugüne kadar aşina olunmayan bir dil ve kendilerine ait bir estetikle meydana çıkıyorlar, farklılıklarını görselleştiriyorlar.

Meydan demokrasisi estetik içerir, sahne alır sanatçılar gibi vatandaşlar, farklılıklarını, maharetlerini ortaya koyarlar tekil olarak, yeni bir koreografi oluştururlar, yeni bir metin yazarlar beraber. Komünist ülkelerin resmi geçitlerinden ve otoriter rejimlerin kamu düzenlemelerinden farklı olarak, meydan demokrasisi vatandaşların spontane bir biçimde ve doğaçlama yoluyla vatandaşlık provası yapmasına izin verir.

Kent medeniyeti bireyin kendini sadece tarih sahnesinde değil tiyatro sahnesinde hissedebilmesini sağlar. Toplumlar büyük sorunlarını aştıkça tarihin uzun dilimli zaman kesitlerinde yaşamayı bırakıp, gündelik yaşamlarının içinden, şimdiki zaman diliminden konuşarak siyaset yaparlar. Epik anlatılar yerini estetik anlatı ve biçimlere bırakır. Türkiye bunun sancıları içinde. Türkiye uzun vadeli büyük sorunlarını aşma, barış sürecine girme, uluslararası aktör olma dönemecinde, yani epik anlatılar döneminde. Ancak eşzamanlı olarak meydan demokrasisinin en yaratıcı örneklerini, estetiğini ve mizahını ortaya çıkarıyor. Bir taraftan siyasal destan, öte yandan meydan demokrasisinin görsel estetiğini yaratmak durumunda. Ne yazık ki epik ile estetik olanı birbirine karşıt, birini önemli diğerini önemsiz addediyor, birbirlerine düşman olduğunu sanıyor. Batı’ya örnek teşkil eden bir toplumsal yaratıcılık sergilediği bir anda Batı’yı düşman belliyor. Doğu’ya neden örnek olduğunu unutuyor

Nilüfer Göle

www.dunyalilar.org

Rastgele Haber

Yönetemiyorlar, yönetemeyecekler… – Fikret Başkaya

Kapitalist toplumda mülk sahibi sınıfların (sermaye sahiplerinin) beş yönetim biçimi vardır: Klasik parlamenter demokrasi, sosyal …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir