Home / Güncel / Seçim Sistemi Düzenlemesi İktidarı Garantiler mi?

Seçim Sistemi Düzenlemesi İktidarı Garantiler mi?

Yapılma olasılığı düşük olan Anayasa Referandumu ile Cumhurbaşkanlığı seçimini saymazsak, iki yıl içerisinde, önümüzde iktidarı ve yapısını etkileyecek iki önemli seçim var. Bu seçimlerden birincisi 2014 Mart’ında yapılacak Yerel Yönetim seçimleri. İkincisi ise 2015 Haziran’ında süresi dolan Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin, dolayısıyla iktidarın yenilenmesi seçimleri. Birisi yerel yönetimlerin, diğeri de genel iktidarın belirlenmesi açısından önemli iki seçim. Her iki seçim de, diğerini yönetsel açıdan etkileyecek sonuçlar doğuracak önemde. Dolayısıyla birincisini az ikincisini ise çok önemli seçim olacak nitelemek ya da öncelikleri seçimin genel ya da yerel oluşuna göre belirlemek, doğru ve gerçekçi değil. Doğru ve gerçekçi olmayan bir başka yaklaşım da, ilk (yerel) seçimde X oranında başarılı/başarısız olan bir parti ikinci (genel) seçimde de aynı X oranında başarılı/başarısız olacaktır, sonucuyla hareket etmektir.

Bu yazının konusu; “iktidarın, yeni seçim sistemi düzenlemeleriyle -yerelde, ve/ya da genelde- iktidarını sürdürme olanağı var mı, böyle bir olasılık söz konusu olabilir mi? Böyle bir olasılık teknik olarak mümkünse; önümüzdeki seçimlere ilişkin iktidarın bu nitelikteki girişimlerinden söz edilebilir mi?” sorularına örneklerle yanıt aramak.
Sorulara yanıt ararken, bir noktanın altını dikkatle çizmekte yarar var. O da şu; sözü edilen seçim sistemi düzenlemesi; seçmen kayıtlarıyla oynama, seçim hileleri yaparak oy çalmalar, sandık zabıtlarında sahtekarlık ve benzeri kara uygulamalar değil. Tam tersine sözü edilen düzenleme; yasalara uygun(!), şeffaf, önceden tanımlanmış seçim süreçleriyle ve de tüm partiler için geçerli kurallar yoluyla sistemsel olarak iktidarı sürdürmenin yollarını üretme olarak tanımlanabilecek bir düzenleme. Bir başka deyişle işleyen yasal mekanizmanın çarkları öylesine işlesin ki, yapılan düzenleme ağırlıkla iktidara katkı sağlarken, muhalefetin de kayıplarına neden olsun. Ve böylece iktidar önceki seçime göre daha az oy alarak daha çok milletvekilliği kazanırken, muhalefet partileri ise, eskiye oranla daha çok oy almalarına karşın daha az milletvekilliğine sahip olsunlar. Evet, böyle bir durum kuramsal olarak mümkün. Ama mümkün olduğu kadar, ters tepme olasılığı da bulunan bir durum. Ne var ki bunun siyasal etiğe uygun olup/olmadığını sorgulamaya kalkacak olursanız, önce uygulamanın yapıldığı ülkenin bir hukuk devleti ve demokratik bir ülke olup/olmadığını sorgulamak, sonra da bu sorunun yanıtını aramak gerekir.
Türkiye’de çok partili siyasal yaşam sürecinde tek başlarına iktidara gelmiş partilerin izleyen seçimlerde tek başlarına iktidarlarını sürdürebilmelerini sağlamak için özel seçim sistemi düzenlemeleri yapmaları, hiç de şaşılacak bir durum değil. Hem de öylesine değil ki, istenirse son yarım yüz yıllık demokrasi tarihimizden yaşanmış örnekler bile sıralanabilir. Madem bu konuda Türkiye’nin siyasal yaşamından örnekler vermek çok kolay, öyleyse farklı iktidar partilerinin kendi iktidarlarını aynıyla sürdürmek için yaptıkları seçim sistemi oynamalarından ve onların etkilerinden örnekler vermek yararlı olabilir.
Süleyman Demirel’li AP uygulamasından bir küçük örnek

Adalet Partisi Milli Bakiye (artık) sistemiyle 1965’de tek başına iktidara gelince, 1969 seçimlerine gitmeden önce, seçime giren tüm siyasi partilerin seçimde aldıkları oy oranında milletvekili çıkarmalarını sağlayan Milli Bakiye (artık) sistemini kaldırarak yerine büyük partilerin lehine, küçük partilerin aleyhine çalışan Nisbi (oransal) Temsil sistemini getirdi. Bu yolla AP lideri ve Başbakan Süleyman Demirel iki şey yapmış oldu;
Geçerli oyların yaklaşık yüzde 3’ünü alarak 15 Milletvekiliyle meclise giren ve yasama görevlerini etkin biçimde yürüten, üstü örtülmek istenen konuları meclis ve Türkiye gündemine taşımayı başaran Türkiye İşçi Partisi’nin grup muhalefetini yok etmek ve tercihan TİP’in grup kuracak sayıda milletvekili çıkarabilmesini önlemek.
1965 seçimlerinde aldığı oy oranında milletvekilliği kazanırken, yeni seçim sistemiyle aldığı oy düzeyinden daha yüksek oranda milletvekiliyle meclise girip muhalefeti daha rahat susturabileceği, baskın bir çoğunluk iktidarı oluştrmak.

Demirel bu girişiminde -ilk aşamada kendisi açısından- başarılı oldu olmasına da, uzun siyaset yaşamında kendisi için demokrat olmak ile herkes için demokrat olmak arasındaki farkı düşünmek zorunda kaldığı dönemler, sanırım, hiç de az olmadı.
Turgut Özal’lı ANAP’ın seçim çevreleri düzenlemesi ve süreç

12 Eylül 1980 cunta yönetimi 1983 seçimlerine sadece kendisinin icazet verdiği partilerin katılmasına izin vermenin ötesinde bir de seçim sistemi olarak çifte barajlı bir yapı kurgulamıştı. Bu barajlardan ilki -1983’den bugüne aynıyla süre giden- yüzde 10’luk ülke barajı, diğeri ise en düşüğü yüzde 14,3 olan ve yüzde 50’ye kadar da yükselebilen seçim çevresi barajıydı. Yani 12 Eylül yönetiminin ürettiği seçim sistemi çifte barajlı bir “oransal temsil”e dayanıyordu. Özal’lı ANAP iktidarı, “icraatını yine tek parti iktidarıyla devam ettirmek” için 12 Eylül yönetiminin seçim çevresi baraj düzeyiyle de yetinmeyerek, en düşük seçim çevresi barajını yüzde 20’ye yükseltti. Ayrıca, seçim çevrelerinin birinci partilerine özel kontenjan milletvekilliğinin yanı sıra, izleyen ilk milletvekilliğini de kazanma imkanı getirildi.

Özal başkanlığındaki ANAP iktidarının yeni seçim sistemi düzenlemesi, seçim çevresinden seçilecek maksimum milletvekili sayısını 7’den 6’ya düşürürken 4, 5 ve 6 milletvekili çıkaran seçim çevrelerine “kontenjan” milletvekilliği kondu. 1983 seçimlerinde yüzde 10 olarak belirlenen seçim barajı 1987 seçimlerinde de korundu. Fakat seçim çevresi barajları yükseltilerek; 4 milletvekili seçilen seçim çevresinde yüzde 33’e, 5 milletvekili seçilen seçim çevresinde yüzde 25’e ve 6 milletvekili seçilen seçim çevresinde de yüzde 20’ye taşındı.

1983 seçimlerinde 83 olan seçim çevresi sayısı, bir seçim çevresinden seçilebilecek milletvekili sayısı maksimum 6 olarak değiştirilince, 1987 seçimlerinde toplam seçim çevresi sayısı 104’e yükselmiş oldu. Dolayısıyla seçim çevrelerinin daraltılarak yeniden tanımlanması iktidara iki yeni olanak sunmuş oldu. Bunlardan ilki, seçim çevresi barajlarının yükseltilmesi, ikincisi ise; iktidar lehine seçim çevresi düzenlemelerinin yapılabilme olanağı.

Turgut Özal’lı Anavatan Partisi 1987 seçimlerinden önce yapılan “siyasi yasakların kalkması” referandumundan yenilgiyle çıkmasına karşın, kısa zaman sonra yapılan genel milletvekili seçiminde geçerli oyların yüzde 36,3’ünü alarak birinci parti olurken, meclise giren milletvekillerinin de yüzde 64,9’unu kazanmıştı. Oysa Turgut Özal’ın partisi 1987 seçimlerinde bir önceki seçime göre geçerli oylar açısından 9 puan, kayıtlı seçmen açısından 7 puanlık kayıp yaşarken, meclisteki milletvekili ağırlığını ise 12 puan arttırıyordu. Hem de bu değişim, seçime katılma düzeyinin önceki seçime göre yükselmiş olmasına rağmen gerçekleşiyordu . Dolayısıyla Turgut Özal; toplam kayıtlı seçmenlerin yüzde 33’ünün oyu ve yaptığı yeni seçim sistemi düzenlemeleri sonucunda, yine partisini tek başına iktidara taşımış oluyordu.

Turgut Özal 1987 seçimlerini kazandıktan iki yıl sonra, meclise taşıdığı milletvekillerinin oylarıyla Cumhurbaşkanı oldu. Cumhurbaşkanı olurken de, partisini emanetçisi Yıldırım Akbulut’a teslim etti ve de ANAP 1991 genel milletvekili seçimleri sonucunda ikinci partiliğe düşerek, yok olma sürecine doğru adım atmış oldu.
İktidarın 2014 – 2015 seçimlerine gidişi

2011 Genel Milletvekili Seçimleri AKP iktidarının üçüncü genel seçimiydi ve kayıtlı seçmenlerin yüzde 42,5’inin oyunu alarak kendi deyimleriyle “ustalık dönemi” iktidarına geçiş yaptılar*. 2002 Kasım’ındaki seçimde kayıtlı seçmenlerin yüzde 26,1’inin oyunu alarak tek başına iktidara gelen AKP, herkesin partisi olma savıyla dokuz senede kendine oy veren seçmen sayısını kabaca 10 milyon 770 binden 21 milyon 300 bine yükseltti. Bu süreçte kayıtlı seçmen sayısı 41 milyon 315 binden 50 milyon 190 bine yükseldiği için, AKP toplam kayıtlı seçmenler içindeki oyunu yüzde 26,1’den yüzde 42,5’e yükselterek yüzde 63’lük bir gelişme, büyüme sağladı. Bu oranlar geçerli oylar içinde düzey olarak 2002’de yüzde 34,3 ve 2011’de yüzde 49,8’i ifade ediyor.

2014 – 2015 yerel yönetim / genel milletvekili seçimlerine gelindiğinde kayıtlı seçmen sayılarında değişikler yaşanacak. Seçmen kütüklerine yeni seçmenler eklenirken, ölüm / dış göçler gibi nedenlerle seçmen kütüklerinden düşenler olacak. 2014 seçimleri döneminde seçmen kütüklerinde kayıtlı seçmen sayısı yaklaşık 53 milyon dolayında olacak. Bir önceki seçimde AKP’ye oy vermiş olanların sayısı da 21 milyon 320 binden, kabaca seçmen kütüğünden düşme ve çeşitli nedenlerle çıkarılma yüzünden 20 milyon 900 bin düzeyine gerilemiş olacak. Bu; kayıtlı seçmen bazıyla 2014 seçimlerinde, bir önceki seçimde AKP’ye oy vermiş olanların oranını yüzde 39,4’e geriletmiş olacak. Sonuç olarak 2014 yerel yönetim seçimlerinde AKP ve Erdoğan’ın adayları, AKP’ye hiç oy vermemiş ve AKP seçmeninin bir buçuk katı büyüklüğünde (yüzde 60,6), dışlanmış ve halk olarak dikkate alınmayan, ötekileştirilmiş bir seçmen kitlesiyle yarışmak durumda kalacak.
2014 yerel yönetim seçimleriyle 2015 genel milletvekili seçimleri birbirinden ayrı nitelikleri ve yapısı olan seçimler. O zaman da AKP ve Erdoğan, -eğer yapmak istiyorsa- bu iki seçime birbirinden farklı seçim yaklaşım ve düzenlemeleriyle giderek iktidarını bir sonraki döneme uzatabilir. Ya da, Türkiye demokratik bir hukuk devleti ise ve temsilde adalet, yönetimde istikrar ilkeleri Türkiye için geçerliyse, tüm taraflar için fırsat eşitliği çerçevesi genel yaklaşım olarak benimsenip, seçimlerde bu yolla başarılı olmaya Erdoğan da, AKP de yönelebilir.

Yukarıda tanımlanan çerçeveden hareketle bu satırların yazarına, 2014 yerel yönetim seçimleriyle 2015 genel milletvekili seçimlerinde gündeme gelecek ve gelebilecek yaklaşımları irdeleyerek, seçmen ve seçmen gruplarına gerçeğe en yakın olasılıkları sergileme yoluyla öngörü kazandırma çabası kalıyor.

Sezgün TÜZÜN

(Bu yazı Bianet internet sitesinden alınmıştır.)

www.dunyalilar.org

Rastgele Haber

Başkaya: Büyük insanlık elini çabuk tutmalı

1930 ve 1980’den farlı olarak ‘nihai bir kriz’ yaşandığını belirten Doç. Dr. Fikret Başkaya “Kapitalist …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir