Home / Arka Bahçemiz / Seçmeme Özgürlüğü

Seçmeme Özgürlüğü

Ignatovich Hermitage

I

Yüzyıllar boyunca insan, özgür irade diye bir şeyin var olup olmadığı üzerine kafa yormuş. İçinde bulunduğumuz yüzyılın başlıca sorunsalı ise, seçme özgürlüğü. Sorunun odak noktası, anlamı sorgulamaktan, eylemi vurgulamaya doğru kaymış. Seçme hakkının sınırlandırılmasına, özgürlüğe tecavüz gözüyle bakıyoruz. Demokrasi deyince çoğumuzun aklına seçme özgürlüğü geliyor, totalitarizmin de seçme şansından yoksunluk anlamına geldiğini düşünüyoruz. Seçme hakkı ve neyin seçildiği, bizim için çok önemli. Bu hak kişiliğimizin bir uzantısı, kimliğimizin bir parçası. Ancak, sürekli değişiklik ve belirsizlik gösteren bu evrende, her türlü seçim bir iddia ve gösteriş eyleminden ibaret. Bir seçim yaparken, bütünü düşünme ve kavrama fırsatını kaçırıyoruz. Seçim yaparken taraf tutuyoruz ve bizimle birlik olanları yanımızda kalmaya, bize karşı olanları bizim tarafımıza geçmeye iteliyor, seçim yapmayanları da unutulmaya mahkûm ediyoruz. Seçmek, böl ve yönet kuralını kendi kendimize dayatma yöntemidir. Seçerek ve taraf tutarak, gerek bilgiyi gerekse insanları bölüyoruz. Bölmekle, dogma haline gelen küçük bilgi parçalan ve hiçbir şeyi sorgulamayan bir kalabalığa dönüşen bir insan topluluğu üzerinde egemenlik kuruyoruz. Seçmekle, kendini haklı gören, başkalarını mahkûm eden insanlar haline geliyoruz. Bir tarafı, herhangi bir tarafı tuttuğumuz anda, totaliter olup çıkıyoruz.

II

Seçim yapmaya kışkırtılıyoruz. Günlük yaşantımızın ve dünyada olup bitenlerin gitgide daha azını denetleyebilen, Hiroşima’dan ve bir nükleer felaket olasılığından bu yana önemsizliğimizin ve çaresizliğimizin gitgide daha çok ayırdına varan bizler, seçme eyleminden sahte bir güç alıyoruz. Seçme hakkı yüzümüze örtülen bir tül sanki; onun arkasından bakınca, kendimizi, bize baskı yapan bir sistemin denetleyicileri gibi görüyoruz.

Psikolojik açıdan kendilerini güvende hissetmek için durmadan yiyip şişmanlayan insanlar gibi, seçenekleri birbiri ardına tüketip duruyoruz. Temel güvensizliğimiz içinde, seçim ve tüketim yoluyla, fiziksel ve psikolojik bir şişkoluğa doğru yol alıyoruz pupa yelken. İnsanlar hiçbir zaman bugünkü kadar çok seçim yapmamış, başkalarını hiçbir zaman bu yüzyıldaki kadar seçtiklere şeylere göre değerlendirmemişlerdir.

Seçmek, tüketim maddelerinin günlük tüketiminde durmadan yinelenen, takviye edilen bir eylemdir. Hayatta seçtiğimiz şeylerin çoğu bir alışveriş merkezinden satın aldıklarımızdır. Bir Kuzey Amerikalının bir alışveriş merkezinde bir saat içinde yaptığı seçim sayısı, bir Asyalı köylünün ömrü boyunca yaptığı seçim sayısından çok daha fazladır muhtemelen. Tüketime yönelik olarak koşullandırılmış seçim davranışı genelleşerek, kültür ve politikadan arkadaşlığa ve evliliğe kadar hayatın her alanında kendini tekrarlar. Süreçleri yaşamaktansa, seçimleri tüketmeyi yeğleriz.

Nispeten sınırlandırılmamış olan tüketicinin seçme eylemi dahi, “seçme”nin eğer gerçekten bir anlamı ve kutsallığı varsa, onu yok eder. Amerikalı şair Robert Frost’un “Seçilmeyen Yol” (The Road Not Taken) üzerine düşündükleri gerçekten geçmişte kalmıştır artık. Seçme eylemi, bizzat onun üzerine kurulmuş olan demokrasi sisteminde bile artık önemini ve anlamını yitirmiştir. En tipik, en sık görülen seçim davranışı, insanı seçtiği şeyin sahibi olmaya götüren davranıştır. Sonunda sahipleneceğimiz şeyleri seçmek üzere koşullandırılırız. Sahip olmakla güçleniriz. Gerek satın alma eylemi, gerekse sahip olma durumu, insanı güçle donatır. Sahip olunan nesneyle sahibi arasındaki ilişki, o nesnenin özündeki gerçek değerden bağımsız olarak vardır. Seçme eylemine bir egemenlik duygusu eşlik eder: O sürece, seçilen şeye egemen olma duygusu. Bir güçlülük ve iktidar duygusudur bu: Herhangi bir karşılıklılık gerektirmeyen bir “Ben seçtim…” duygusu. Tek yanlı olmasına karşın, ilişki tamdır, eksiksizdir. “Ben” ki seçtim, ilişkinin tam olması için, karşılığında benim de seçilmem gerekmez. Kabul görmem gerekmez; yandaşı ya da karşıtı olduğum şey tarafından, sırası gelince bana meydan okunamaz. Ben Cumhurbaşkanımı seçebilir, İsa’yı peygamberim olarak tanıyabilir, yeryüzünde dolaşmış ve dolaşan tüm güçlüleri ve büyükleri reddedebilir, kendimi, hepsi bir araya gelse, onların tümünden güçlü hissedebilirim. Bir şeyin lehinde ya da aleyhinde olmayı seçme gibi psikolojik ve zihinsel bir eylem, bizi en büyük yargıç düzeyine getirir. Kimse bize meydan okuyamaz.

Tüketici tercihleri gibi, her türlü sadakat ve bağımlılık da dar ve tek yanlı ilişkilerin birer sonucudur. Seçimimizi yaparız, olur biter. Tek yanlı seçim, en mükemmel güç ilişkisidir. Egemenliğin doruk noktası. Ama, aynı zamanda bir fantezidir bu. Çünkü, bizim oyumuzu ve desteğimizi kazanmak için siyasi partiler, tüketim malları satıcıları, eğlence sunucuları ve dini mezhepler bize kur yaparken, sunmak, sınırlamak ve seçimlerimizi belirlemek suretiyle asıl onlar bizi denetlemektedirler. Seçmeye karar vermekle, bizi yönetmelerini kabul etmiş oluruz. Bizim desteğimiz sayesinde servet ve güç birikimi yapanlar onlardır.

Bu tek yanlı ilişkide, seçilen şey, hiçbir zaman bizim desteğimizi reddetmez. Anonim birey ile kurulu düzen arasındaki ilişki, ayrım gözetmez. Ender durumlar dışında hiçbir siyasi parti bir oyu, hiçbir din bir müridini, hiçbir kulüp üye olmak isteyen birini, hiçbir şirket bir müşteriyi geri çevirmez. Tam tersine, seçme ve bağlanma eğilimimiz yüzünden sömürülürüz.

III

Seçmek, düpedüz sağlıksız da olabilir. Özellikle zor bir seçim yapıyorsak, bu bizi strese ve fiziksel bir hastalığa kadar götürebilir. Tam da böyle bir durumdan kaynaklanan ülserler, ölümcül bile olabilir. Birçok nevroz, kararsızlıklar yüzünden şiddetlenebilir. Bu gibi hastalıklara neden olan streslerin şiddeti kişiden kişiye değişse de, bunların hepimizin başına gelebileceği kuşkusuzdur. Ayrıca, bir karara varmakla da iş bitmez. Birçoğumuz, doğru karara varıp varmadığımızı düşünür ve durumu yeniden ele alırız. Bu açmaz yüzünden bu kez de başka bir stresle karşı karşıya kalırız; çünkü bize, taraf değiştirmenin kötü olduğu ve güçlü bir insanın verdiği kararda direnmesi gerektiği öğretilmiştir. Ayrıca, hoşnutsuzluğumuza rağmen, sırf yeni bir stresten kaçınmak için yaptığımız seçime bağlı kaldığımız da çok olur. Neden bütün bunlar? Kararlar ve seçimlerin, doğru tarafta yer almanın, geleceğimiz, mutluluğumuz, servetimiz ve gücümüz üzerinde kritik rol oynadığını öğrenmişizdir de ondan.

Çoğumuz, daha bir seçim bile yapmadan önce belli bir tarafın üyesi olup çıkarız. Daha doğrusu, önce birtakım kimlikleri benimseyip, sonra da bunları birer seçimmiş gibi rasyonalize ederiz. Daha doğuştan bize yafta gibi “yapıştırılan” adlarımızla yaşama başlarız. Din, ideoloji, takım taraftarlığı gibi şeyler de, içinde büyüdüğümüz ailenin, toplumsal ve fiziksel çevrenin bir fonksiyonu olarak yakamıza yapıştırılır. Bir tarafı başka bir tarafa yeğlememiz ya da herhangi bir tarafı seçmemiz, doğuştan getirdiğimiz psikolojik bir mekanizmanın sonucu değildir. Bu, daha ziyade, içine doğduğumuz ve içinde yetiştiğimiz sosyal yapılara sorgusuz sualsiz uyum sağlama eğilimimiz yüzündendir. Seçim yapmak ve taraf tutmak toplumun yaşama biçiminin bir parçasıdır, ama aynı zamanda, sağlığımıza, mutluluğumuza ve yaşamı anlayış tarzımıza zararlıdır. Bir düşünce, bir insan ya da bir şeyle birlikte olmak, ille de onun lehinde ya da aleyhinde olmamızı gerektirmez. İlle de, muhalif taraflardan birine katılmamızı zorunlu kılmaz. Biz bir tarafa bilinçli olarak katılmasak bile, taraflar, var olmak, güçlü olmak ve destek bulmak için çaba gösterirler. Bu amaç uğruna misyonerleri kullanırlar, halkla ilişkiler personelini görevlendirirler, hatta bizi asker olarak kullanıp savaştırırlar.

Taraf seçmek, insanı gelişmekten, denemeler yapmaktan, iletişim kurmaktan alıkoyar. Taraf seçmekle, içine hevesle kendimizi hapsettiğimiz gettolar kurmuş oluruz. Öteki, yanlış taraftadır. O, bizlerden biri değildir. Biz üstünüz. Onlar bizden aşağıda. Bizim tarafla ilgili her şeyi ezbere biliriz. İnançlarımızı, görüşlerimizi, erdemlerimizi, gece gündüz, değişmeyen bir nakarat gibi yineleriz. Şüphe, moralimizi bozar. Takım ruhuna ters düşer. Her türlü kuşku aidiyet duygumuza gölge düşürür ve bizi kaybolmuşluğa doğru götürür. Seçmek, bir yere ait olmak demektir. Ait olmakla da dostluklar kazanırız. Aksi halde toplum dışına itilmiş oluruz.

Ama seçmekle ve ait olmakla da, kendimizi inceleme ve bir perspektif sahibi olma şansından yoksun kalırız. Ait olmak yüzünden, kendi portremizi yapma yeteneğimizi yitiririz. Seçtiklerimize kendimizi öyle kaptırırız ki, “ben” yani birey ile bir yere ait olan “biz” arasındaki ayrım giderek belirsizleşmeye başlar. Üstelik, o “ben” ile seçilen şey de giderek birbirine dolanır. Seçilen nesne ya da tarafla özdeşleşme, o nesne ya da tarafın algılanışını değiştirir. Her seçim, insanın kendisine ilişkin algılamasını değiştirdiği gibi, objeye ilişkin algılamasını da değiştirir.

IV

Bireyin toplumsallaştırılma süreci, özgürlüğün kuruyup gitmesiyle eşanlamlıdır. Toplum ve toplum yapısı, bireyin yaptığı seçimler sayesinde doğrulanır. Daha çocukluktan başlayarak, bireyin gelişimi kesintisiz bir seçme zorunluluğuna bağlanır. Bireyden seçim yapması istenir; seçmek suretiyle de birey tutsak olur ve özgürlüğünü yitirir. Aralarında seçim yapılması olanaksız şeyleri seçmeye zorlanarak özgürlüğümüzü yitirmeye başlarız. Bölünemeyen ya da birbirinden ayrılamayan şeyler arasında tercih yapmaya zorlanırız. Bir çocuğun karşılaştığı en radikal zorunlu seçimlerden biri de sevgiye ilişkindir. Sevgi ne sayıya gelir, ne karşılıklı bir dışlamaya tabi tutulabilir, insan “şu kadar” ya da “bu kadar” sevemez. Ne de “şunu” sevmek, “bunu” sevmeyi dışarıda bırakır. Sevgi konusunda seçim yapmaya zorlanmanın ve bunu nicelleştirmenin totalitarizmi, sevgiyi hiyerarşik bir güç ilişkisinin bağlamı içine sokar. Bu durumda sevgi, her şeyi kucaklayan bir duygu olmaktan çıkar. Artık diğerkâm bir duygu değildir o. Ana babalar genellikle, çocuğu totaliter bir seçimle karşı karşıya bırakan ilk kişilerdir. Bazen birlikte, bazen de bir birlerinden gizli olarak çocuğa sorarlar: “Anneyi mi daha çok seviyorsun, babayı mı?” Sormadıkları zaman da, çocuğun davranışlarından küçük ipuçları elde etmeye çalışırlar: “En çok kimi seviyorsun?” sorusu da yavrular tarafından benimsenir ve genelleştirilir. Çocuk da zihnen bu hiyerarşik yapıyı benimser ve anası ile babasının, kardeşlerinden hangisini daha çok sevdiğini düşünmeye başlar. Ana babaların çocuklarına sormaktan çok hoşlandığı bir başka soru da, “Beni ne kadar seviyorsun?” ya da “Göster bakalım beni ne kadar seviyorsun?”dur. Böylece, daha en küçük yaşlarında birey, sevginin bölünmesi ve metalaştırılmasıyla tanışmış olur. Sevgiyi vermek ya da esirgemek suretiyle, başkalarının, özellikle yakınlarımızın davranışlarını denetleyebileceğimizi de çabucak “keşfederiz”. Hatta, sevginin esirgenmesi, çocuğu disipline sokmak için çoğunlukla öğütlenen psikolojik bir yöntemdir. Böylece, sevgi bir denetim aracı haline gelir. “Sevgi seçimi” totalitarizmin “ilk günahı” gibidir. Oradan başlayarak seçimler birbirini izler. En iyi arkadaşımızı seçeriz. Sonraki yıllar boyunca daha birçok arkadaş seçer, en iyi arkadaşı bir başka en iyi arkadaşla değiştirmeyi sürdürürüz. Bir de en sevmediklerimiz vardır. Böylece, en üstte her zaman en iyi arkadaşımız olur, en altta da, en sevmediğimiz. Oyuncaklarımız arasında da seçim yapmamız öğretilir bize. Birini ötekine yeğleriz; bebeklerimiz de katı bir hiyerarşik düzene göre sıralanır. Sonra cinsel kimlik belirlemesi devreye girer. Cinselliğimiz genetik olarak belirlenmiştir gerçi, ama cinsel kimliğimizi psikolojik olarak da seçmemiz gerekir. Psikolojik özdeşleşme de yine totaliterdir, çünkü bir cinsiyetin doğrulanması, diğerinin mahkûm edilmesi anlamına gelir. Bu farklılıklar, birbirini dışlayan kategoriler olarak tanımlanacak yerde, daha büyük bir bütünün, bir birliğin tamamlayıcıları olarak ele alınsalar, bizi totalitarizme götürmezlerdi.

Çocuklar, yaklaşık altı yaşlarında takım oyunları oynamaya başlarlar. Oyun bir çeşit tiyatrodur, bir eğlence biçimidir; iyi vakit geçirmek, eğlenmek için oynanır. Ancak, oyun oynamayı öğrenirken çocuklar aynı zamanda taraf , seçmeyi de öğrenirler. En popüler oyunlar içinde tarafların olduğu oyunlardır. Çocuklar çoğu zaman, taraf seçmeye oyunun kendisinden daha büyük önem verirler. Hatta, oyunun, taraf seçilsin diye yaratıldığı bile söylenebilir. Kimin kimi seçtiği ve kimin kim tarafından seçilmediği, bir çocuğun yaşamında dramatik önem taşıyan olaylardır. Böyle seçimler kavgalara, kıskançlığa, saldırıya, hüsrana, uzlaşmacı davranışlara, acımaya yol açar. Tüm bu taraf seçme oyunları da, çocuğun toplumsallaşma sürecinin bir parçasıdır. Çocuk, daha yetişkin bile olmadan, totaliter toplumun çok önemli bir parçası ve temsilcisi haline gelir. Yetişkin olduğunda da bu oyunların konusu değişir sadece. “Onlara karşı biz” paradigması, sınıflar, ulusal devletler ve dinler boyunca devam eder. Çocuk oyunlarının tarihsel evrimi, bu oyunların yüzyıllar boyunca fazla bir değişme göstermediğini gösteriyor. Toplum ister feodal, ister kapitalist, ister sosyalist olsun, kimilerini içine alma, kimilerini dışlama kavramı daima bu oyunların bir parçası olagelmiştir. Çocuk oyunlarındaki totaliter yapı her halükârda varlığını korur. Bu tür oyunlar toplumsal yapının bir yansımasıdır. Bir yere ait olmak isteyen bireylerin başkalarının seçimi aracılığıyla dışlanabildiği her toplum, üyelerine baskı uyguluyor demektir. Ayrıca taraf seçmek, bir karşılıklı dışlama biçimidir. Bir üstünlük-aşağılık kavramına dayandığından, daima kuvvete dayalı bir düzenin yansımasıdır.

Böylece, tüm psikolojik silahlar çocuğun zihnine, paradigmasına önceden yerleştirilmiş olur. Irk, sosyal sınıflar, zekâ vb. temeline dayalı ayrımların tümü, zorunlu seçim, karşılıklı dışlama, nicelleştirme ve kıyaslama temeli üzerine bina edilmiş olan algılama yapıları dizisine dayalıdır.

V

Batılılaşmış yirminci yüzyıl toplumu, gündelik yaşamda ayrımcılığın en yoğun biçimde ortaya çıktığı toplumlardan biri haline gelmiştir. İlkin, insanlar, birbirinden yaşlarına göre ayrılmıştır. Yaşlılar kendi gettolarında (yaşlılar evi, huzurevi, emekliler topluluğu vb.) yalnızlığa terk edilmiştir; gençlerin hayatı, okul sırasında ve okul sonrasında sürekli beraber olacak şekilde düzenlenmiştir; orta yaşlılar bunların dışında her yerdedir. İnsanlar ayrıca, gelirlerine, ırklarına, dinlerine ve düzene olan yakınlıklarına göre gruplara ayrılmışlardır. Yirminci yüzyıl, yaşama biçimiyle, korporatif bir totaliter toplumun bütün özelliklerini gösterir. Düzen, insanları toplumsal kategoriler olarak ele alır ve manipüle eder.

Hepimiz, kendi kendimizi ayırdığımız bu kategoriler içinde kalırız. Gençler gençlerle, siyahlar siyahlarla, sanatçılar sanatçılarla, feministler feministlerle, askerler askerlerle birlikte olmak ister. Her grup kendi çıkarlarının ve kendi kimliğinin peşindedir, yaşama tarzı ayrımlara tâbi ve totaliterdir.

Alternatif hareketler, düzenin gösterdiği yollardan gitmeyi reddeden insanlar da aynı totaliter modeli seçer. Onlar da belirli semtlerde yaşarlar. Kendi lokantalarına giderler, özel bir giyim ve konuşma tarzları, hatta özel tatil yerleri vardır. Onlar da kendilerini ayırmayı seçmişler ve kendilerini yabancılara kapatmışlardır. İlk bakışta bağımsızlık girişimi gibi gözüken bu davranış tarzı da, bir başka ayrımcılık örneğidir aslında. Düzene karşı özgürlük çağrısında bulundukları halde, kendi üyelerine baskı yaparlar. Bu baskı ve tekdüzeliğin kaynağı, kendi kendilerine empoze ettikleri totaliter düzendir.

Kendimize benzeyenleri arayıp bulmak isteriz. Bize benzemeyenler bizi tedirgin eder. Onlarla iletişim kurmak istemediğimiz gibi, bunu nasıl yapacağımızı bile bilemeyiz. Ne var ki kendi sürümüzün içindeki beraberlik aynılığın biteviye yinelenişidir, bitmeyen bir nöbetin tekrarıdır. Teklik düzenini empoze ederiz. Herkesin aynı biçimde düşünmesini ve davranmasını isteriz. Biraz bireysellik, benzersizlik gösterenlere tahammül edemeyiz. Canımız sıkılsa bile gruba boyun eğeriz. Aşma özlemi duyduğumuz sınırları aşmaya cüret edemeyiz. Aşmak isteyip de aşmaya cüret edemediğimiz bu sınırları da aslında kendimiz koyarız. Bireysel özellikleri kavramak için onları kıyaslamak gerekmez. Kıyaslama dar ufuklu bir benlik temeline dayalıdır, dünyayı ve deneyimlerini biriktirmeye ve düzenlemeye yönelik etnosantrik bencil bir girişimdir.

“Bunun” yerine “onu” seçmekle özgürleşmeye giden tüm yolları tıkamış oluyoruz. Zoraki seçim paradigması, insanı “daha çok” ve “daha az” terimlerine göre düşünmeye yöneltiyor; böylece eşitsizlik, düşünme ve değerlendirme biçimimizin ayrılmaz bir parçası haline geliyor. Eşitsizliğin -güç, servet ve fırsat dağılımıyla ilintili- maddi temelini diğer tüm kavram ve değerlendirmelerimize yansıtarak kat kat güçlendirmiş oluyoruz. Eşitlik bağlamında algılanamayan, ölçülemeyen ve kıyaslanamayan her şey eşitlik ve demokrasi adına birer eşleştirme nesnesi haline geliyor.

Toplumdaki adaletsizliklerin çözümleri de bizim toplumsallaşma deneyimimiz tarafından belirlenir ve sınırlanır. Nicelleştirip kıyaslama alışkanlığımız yüzünden, demokratik bir çözüm olarak eşitleştirme çabasına girişiriz. Eşitlik sağlama amacı, tüm farklılıkları iptal etmeye götürür insanı; bir başka totalitarizm biçimi ve insanın standartlaşmasıyla sonuçlanır. Cinsel eşitlik, örneğin, cinsel farklılıkların silinmesi pahasına elde edilemez. Teknoloji (ceninin rahim dışında, yapay bir ortamda geliştirilmesi vb.) kadını arkaik memeli özelliklerinden “kurtarmak” adına erkeğe daha çok benzetmek için kullanıldığında, ortaya yavan, standart bir insan tipi çıkar ancak. Siyasal eşitlik de, seçim paradigmasıyla elde edilemez.

Seçme’nin totalitarizmi, ne tek “seçenek”li bir toplumda (totalitarizmin en kaba şekli) olduğu gibi seçenekleri asgariye indirgemek suretiyle, ne de “çok seçenekli” toplum (totalitarizmin en rafine şekli) yapısındaki gibi seçenekleri arttırmak suretiyle ortadan kaldırılabilir. Seçme kavramının bizatihi kendisi, kendi içinde totaliterdir. Zekâ, güzellik, adalet, sevgi, özgürlük gibi şeyler ölçülemez ve kıyaslanamaz. Onlar ancak, tanımlanmadıkları ve standartlaştırılmadıkları ölçüde var olabilirler. Bunların tanımını yapma girişimi bile, kavramın ihlal edilmesi demektir. Bir kez tanımlandıktan sonra, zekâ donuklaşır, güzellik esinleyici olmaktan çıkar, sevgi tüketilmiş olur, adaletin doğrulanması gerekir, özgürlük ise tanımlanmış biçiminin dışında var olmaktan çıkıverir.

VI

Bütün duygusundan yoksunuz artık. Birbirini dışlayan kategoriler seçip sonra da bunlara bağlılık andı içme yolunda bir sürece girmiş olmamız, içimizdeki totalitarizmin bir göstergesi. Bir “Sürekli Değişim ve Derhal Ait Olma İlkesi”ne göre hareket ediyoruz sanki. Sürekli değişim, hem bireysel gelişim sürecine hem de özellikle bu yüzyılda giderek artan fiziksel hareketliliğe, artan enformasyona ve dolayısıyla zihni hareketliliğe bağlı. Toplumsal gelişimin niteliği gereği, ilgimizi her an uyanık tutmak için birbiriyle yarışan farklılıkların daha da çok farkına varıyoruz.

Sürekli değişiriz. Düşünce, davranış ve yaklaşımlarımızın büyük bölümü yıllar içinde değişir. Tüm bu değişiklikler gerçekleşirken, değişim sürecinin nadiren farkına varırız. Her aşamada, her deneyimden sonra ne denli değiştiğimizin ayırdına varacak, çelişkilerimizi görecek yerde her şeye hep o anda içinde bulunduğumuz konumdan bakarız; içimizde, bugüne dek oluşmuş ve oluşacak değişiklikleri göremeyiz. Örneğin, yaşamın kronolojik aşamaları ve bunlarla bağlantılı kişilik değişimleri bağlamında, biz hep içinde bulunduğumuz aşamadaki davranışlarımızın, diğer tüm aşamadakilerden üstün olduğuna inanmayı yeğleriz. Bu yüzden orta yaşlılar, daha genç kuşakları denetlemeleri, yaşlılara da katlanmaları gerektiğini düşünürler. Gençler, yaşlı birine güvenmez ve inanmazlar. Yaşlılar da dünyayı mahvetmekte olan gençlere korku ile bakarlar.

İçimizde hep, neyin doğru neyin yanlış olduğu duygusu vardır. Bu görüş tabiî ki görecedir ve yalnızca insanın yaşına ve deneyimlerine değil, ekonomik, sosyal ve politik değişikliklere de bağlıdır. Ama biz her aşamada, kendi konumumuzu, her zaman ya da hemen hemen her zaman, tüm öteki konumlar karşısında en doğru konum olarak görürüz. Çelişkileri ve değişim sürecini görmek yerine, anlık durumu, ebedi doğru ve gerçek olarak ele alırız. Kuşaklar, kültürler, sınıflar arasında ve sayısız günlük olayda kendi lehimize yargılamalarda bulunuruz. Bu anlamda birçok tarafa ait oluruz – kimileri geçicidir bunların, kimileri de ömür boyu sürer.

Sürekli değişim ve derhal ait olma ilkesinin en tipik ve eğlenceli örneklerinden biri, İstanbul’un kalabalık belediye otobüslerinde yolcuların davranış biçimidir. İnsan otobüse ön kapıdan bindikten sonra, hemen, zaten dolu olan arka tarafa doğru sıkıştırmaya başlar; çünkü hemen arkanızda, otobüse binmekte olan başka yolcular vardır. Öndekiler arkaya doğru bağırırlar, “İlerleyelim beyler, arkada boş yer var.” Arkadakiler de sıkıştırıldıkları için şikâyet ederler. Birkaç durak sonra, öndekiler artık arkaya varmışlardır. Bu sefer onların bağırışları duyulur: “Öndekiler, itmeyin kardeşim, nefes alamıyoruz!” Kendini öndekilerle özdeşleştiren kişi birkaç dakika içinde taraf değiştirir ve bu kez arkadakilerle özdeşleşir – sürekli değişme ve derhal ait olma durumu. Amerikalı sosyolog Vance Packard, İtalyan kökenli Amerikalıların toplumsal yükselişine paralel olarak yeme içme alışkanlıklarında ortaya çıkan değişimlere ilişkin, daha uzun vadeli bir örnek veriyor. Başlangıçta, yoksul İtalyan göçmenleri spagetti yiyorlar. Bir sonraki kuşak hamburgere “terfi” ediyor. Öldürseniz İtalyan yemeği yemiyorlar. Hiyerarşide bundan sonraki aşama biftektir. Amerikan işçi sınıfının ucuz yemeği hamburgere paydos. Ondan sonra Avrupa, özellikle Fransız mutfağına sıra gelir ki, önceden bunların kokuşmuş züppelere mahsus olduğunu savunurlar. En üst tabakaya geçerek doruğa vardıklarında ise, konuklarını İtalyan spagettisi sundukları özel akşam yemeklerine çağırır ve bundan büyük gurur duyarlar. Sürekli değişim ve derhal ait olma. Başka bir mekân ya da zamanda mahkûm ettiğimiz “onlar” bakıyorsunuz tekrar “biz” oluveriyor.

VII

Psikolojik deneyler açıkça gösteriyor ki, seçimde bulunmak gerçeği algılayış biçimimizi değiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda bizi, yaptığımız seçimle özdeşleşmemiz sonucunda ortaya çıkan totaliter yapıların kuklası haline getiriyor.

Bilişsel uyumsuzluk adı verilen bir kavrama göre, daha önceki görüş ve davranışlarımızla bağdaşmayan bir seçim yapmış ya da yapmaya zorlanmışsak, tavrımızı da yeni seçimimize uygun olacak şekilde değiştiririz. Daha açıkçası, bir seçim her zaman, geçmişi çarpıtıp değiştirmek suretiyle doğrulanır. Geçmiş deneyimlere rağmen, halihazırdaki seçim, geçmişe hükmeder. Eğer geçmişteki inanç, deneyim ve davranışlarımızla bağdaşmayan bir seçim yapmışsak, seçimimizi değiştirmektense geçmişi yeniden düzenlemeyi yeğleriz.

Psikolojik deneylerden elde edilen ampirik kanıtlar açıkça gösteriyor ki, bir karar bizde uyumsuzluk yaratıyorsa, bu uyumsuzluğu azaltma çabaları verilen kararın çekiciliğini psikolojik açıdan artırmaktadır. Örneğin, biliyoruz ki, yeni bir araba almak niyetinde olan insanlar birçok türde arabanın ilanını okurlar. Ama bir araba seçip satın aldıktan sonra da, sadece kendi arabalarının ilanlarıyla ilgilenirler. Taraf seçme totalitarizminin çok açık bir örneği. Her seçtiğimiz tarafla, öteki seçeneklere kapılarımızı kapatıyoruz. Çocukların ödül kazanmak için hile yapmaya teşvik edildiği bir deney yapılmıştı. Ödülün çekiciliğine kapılıp hile yapan çocuklar ertesi gün hileye karşı daha ılımlı bir tavır geliştirmişlerdi. Hileye karşı direnen çocuklar ise, ödülle kışkırtılmadan öncekine göre daha katı bir tavır sergilemekteydiler. Yine ABD’den bir başka örnek, başlangıçta birbirinin eşiti olan bir grup üniversite öğrencisinin ayrı taraflara yerleştirilerek nasıl bambaşka iki gruba bölünebildiğini dramatik biçimde gösteriyor. Zimbardo’nun yaptığı bu deneyde, cezaevi yaşamıyla ilgili bir deney için ilan aracılığıyla bulunan üniversite öğrencileri, gardiyanlar ve tutuklular olarak rasgele iki gruba ayrılırlar. Cezaevine benzetilen bir yere yerleştirilirler ve tutuklulardan cezaevi kurallarına uymaları istenir (ışıkların zamanında söndürülmesi, “cezaevi mallarına zarar verilmemesi vb.). Gardiyanlar da bu kurallara uyulmasını sağlamakla görevlendirilirler. Altı gün sonra deneyin sona erdirilmesi gerekir; çünkü gardiyanlar zorbalık etmeye, tutuklular da gardiyanların kendilerine insanlık dışı muamele etmesini kışkırtacak şekilde davranmaya başlamıştır. Zimbardo’ya göre, “cezaevi deneyimi, bir haftadan az bir zamanda, bir ömür boyunca alınan eğitimi (geçici olarak) boşa çıkarmıştı: insani değerler askıya alınmış, insan yaradılışının en çirkin ve aşağılık patolojik yanı su yüzüne çıkmıştı.” Sürekli değişme ve derhal ait olma.

Farklı kulüplere, politik partilere, ırklara, dinlere, ülkelere, görüşlere ait olan kişiler, bir araya geldikleri ender durumlarda, insanlık ailesine ait olduklarını iddia etmek gibi tipik bir eğilim gösterirler. Farklılıklarından pek söz etmeyerek, birliklerini vurgularlar. “Kendimiz gibi” olanlarla bir araya geldiğimizde ise, ötekilere ilişkin tartışmalar yine, kendi kategorimize, aidiyetimiz temeline dayandırılır. Yani, yine ötekilerle aramızdaki farklılıklar temeli üzerine kenetleniriz. “Biz erkekler”, “biz kadınlar”, “biz siyahlar”, “biz entelektüeller”, “biz Amerikalılar” diye konuşuruz sık sık. “Biz” dendiğinde bununla herkesin kastedildiği (yani “biz, tüm yaşayan varlıklar”, “biz insanlar”, “biz, evren”) pek nadirdir. Seçmek suretiyle, BİZ’i, birçok “biz”lere bölüyoruz. Her şeyi kapsayacak anlamda bir sözcük olduğu halde, biz, genellikle dışlama belirtmek için kullanılır. Biz gerçekte “BİZ” anlamına gelmediği zaman biz anlamına geliyor.

VIII

Bir tarafı seçmenin yalnızca görevimiz değil, hakkımız olduğuna inanırız. Seçme özgürlüğüne demokrasinin temel direklerinden biri olarak bakılır. Seçtiklerimizin genellikle bizden önce başkaları tarafından seçilmiş olduğunu ve ancak önümüze sürülenlerin içinden bir seçim yapabileceğimizi durup düşündüğümüz pek enderdir. Bu, tüketim maddeleri, politika ve kültür dahil günlük yaşamda karşılaştığımız hemen her şey için geçerlidir. Taraf seçmek, tepeden dayatmanın totalitarizmini güçlendirir. Mevcut sisteme meşruiyet kazandırır. Dönemin toplumsal düzenini esas alarak taraf seçeriz. Herkesce kabul edilmiş normlara göre taraf seçeriz. Toplumun düzeni bizi taraf seçmeye zorlar. Bizans İmparatorluğu’nda insanlar ya Mavi ya Yeşil’di, bugün ABD’de ya demokratsınızdır ya cumhuriyetçi. Geçmiş yılların Sovyetler Birliği’nde komünisttiniz. Öteki konumlar tuhaflık, aykırılık, sapkınlık sayılır. Seçilecek taraflar olmasaydı, iktidardaki hiyerarşik totaliter düzen tehdit altına girerdi. Yıkılmaya yüz tutardı. Taraf seçmemek, kurulu düzenin meşruiyetine meydan okumaktır.

Örneğin, bir güzellik yarışmasına katılmamayı ya da onu hiçbir şekilde desteklememeyi seçmek, erkek egemenliğini tehlikeye sokar. Erkek egemenliği -sömürüsü- öylesine açıktır ki, yarışmanın adı bile “kadınlar arası güzellik yarışması” değil, “sadece “güzellik yarışması”dır. Düzenlenen her güzellik yarışması ye seçilen her “kraliçe”, kadının toplumdaki ikincil rolünü ve güzelliği hiyerarşik, sayısal bir yöntemle ölçme zihniyetini güçlendirir. Güzellik yarışmalarının ortadan kalkması yalnızca sömürünün bir yüzünü sona erdirmekle kalmaz, “güzelliği” standart totaliter bir ölçüm konusu olmaktan da kurtarır. Aynı şey, çok daha geniş bir anlamda, çeşitli politik sistemler için de geçerlidir.

Birçok Batı ülkesinde, iktidara geçtikleri zaman, büyük partilerin siyasetleri arasında çok az farklılık olduğu görülür. Hatta, özellikle ABD’de, iki partiyi birbirinden farklıymış gibi gösterme sorunu vardır. İmaj yaratmak, reklam şirketlerinin ve psikologların kullanımı, seçimlerde hayati önem taşır. Partiler, kendilerine bir önem kazandırmaya, artık mevcut olmayan bir farklılığı vurgulamaya çalışırlar. Birçok ülkede seçimlere katılan seçmen sayısı giderek azalıyor. Bu yüzden, oyların büyük bölümünü alan kişiler bile bir azınlık tarafından seçiliyor. Sayısal anlamda, seçimler çoktan meşruluğunu yitirdi. Çok partili demokrasi sistemlerinin büyük çoğunluğu, azınlık hükümetleri ya da cumhurbaşkanları tarafından yönetiliyor. Ama, “o taraf” ile “bu taraf” arasındaki rekabete duyduğumuz ilgi, hâlâ belirli yöneticilerin meşruluğunu güçlendirmeye devam ediyor.

Çoğu zaman, Batı’daki dernek kurma ve toplantı özgürlüğü, seçme çoğulculuğuna dayalı demokrasiye örnek olarak gösterilir. Çeşitli davaları ve hareketleri savunan sayısız eylem grubu, birlikler, kulüpler, kültler ve dini mezhepler görüyoruz. Oysa, onlar da tüketim paradigmasının bir parçasıdır. Özellikle gençlikte, çoğumuz, güncel akımlara göre, bir gruptan ötekine sürükleniriz. Bu örgütlerin ya da hareketlerin herhangi bir yapısal değişikliğe yol açtığı çok enderdir. Böyle davalara, genellikle vekâleten, yani doğrudan haksızlık çeken insanlar adına katılmakla, biz de yaşam deneyimlerimizi yapılandıran ve sınırlandıran belirli kısıtlamalara kendimizi maruz bırakmış oluruz. Başkalarına özgürlük sağlamak adına kurduğumuz örgütler, çoğunlukla, kendi özgürlüğümüzün sınırlarını görme yeteneğimizi kısıtlar. Günlük yaşamlarımızda karşılaştığımız sorunlarla ilgilenmekten bizi alıkoyar. Birçokları, kendi ortamlarında hissettikleri yabancılaşmayı ve politik güçsüzlüklerini telafi etmek için, özellikle Üçüncü Dünya’dakiler adına insancıl davalara baş koyarlar. Gündelik yaşamlarındaki baskı ve sömürüyü sorgulamaktansa soyut, uzak hedeflerle uğraşanlardan egemen düzen pek korkmaz. Burada köklü değişiklik yapmak yerine, siyasal eylem tüketimi vardır.

Biz katılsak da katılmasak da, halkın seçimini yaptığını bilmek, birisinin seçildiğini bilmek, egemen düzenin seçim sayesinde var olduğu yolundaki inancımızı güçlendirir. Öyle bir noktaya geldik ki, yöneticilerin varlıklarını bize doğrulatmaya ihtiyaçları yok artık. Onların varlığını biz kendimiz doğruluyoruz. Kendilerini yeryüzünde Tanrı’nın temsilcileri olarak sunan krallar yok artık. Yöneticilerin eskiden olduğu gibi bizi kandırması bile gerekmiyor. Onların oyununu oynamakla, bunu kendimiz gayet güzel yapıyoruz. Yöneticilerin yapması gereken tek şey, belli zaman aralıklarıyla, halkın hizmetinde olduklarını, halkın iradesini temsil ettiklerini söylemekten ibaret. Eskiden olduğu gibi hâlâ yöneticilerimiz var. Farklı olan, yasallıklarını Tanrı’dan değil, bizden almaları.

IX

Daha çok seçme olanağımız var, bu yüzden daha çok özgürlüğümüz var. Hayır. Böyle değil. Özgürlüğün esası, bir nesneyi, bir kişiyi, bir düşünceyi ya da bir çiçeği bir diğerine tercih etmek değil. Özgürlük, hiyerarşik bir düzene ya da karşılıklı dışlamaya doğru götüren bir eylem de değil. Özgürlük bir reddetme eylemi değil. Daha çok bir kucaklama, içine alma eylemi. “Seçme özgürlüğü” bir kavram olarak özgürlük durumuna aykırıdır. Özgürlük, “ya bu ya da şu” değil, “ya hep ya hiç” ya da bir büyüme genişleme eylemidir daha çok. Genelde belirli bir yapının sınırları içinde ele alınan biçimiyle bir seçme özgürlüğünden söz etmiyorum. Özgürlük insanın belli bir eylemde, belli bir düşüncede derine inebilme kapasitesidir (tabiî, yine de başkalarının özgürlüğüne zarar vermeden). İnsanın sonuncu boyuta, “n” boyutuna dek kovalayabilme arzusunun ve yeteneğinin bir yansımasıdır. Neyi kovalayabilme? Canı ne istiyorsa onu. Özgürlüğün kullanılması, her şeyi içine alan bir sevgi eylemidir. Acı da ona eşlik eder: Anlaşılmazı anlamaya çalışmanın acısı.

Özgürlük ne ortaklaşa seçilen bir nesne gibi paylaşılabilir; ne de iki kişi özgürlüklerini aynı biçimde kullanabilir. İki insan aynı şekilde özgür olamaz. Özgürlüğün ruh hali her insana göre değişir. Çoğumuzun sıkı sıkıya tutunmayı başaramadığı, kolayca avucumuzdan kaçıp giden bir ruh halidir bu. Özgürlükten korkarız; bizi nereye götüreceği düşüncesi ürkütür bizi. Bu yüzden, sözüm ona seçme özgürlüğünü yeğleriz. Bizimle aynı şeyi seçen başkaları da varsa, ki her zaman kaçınılmaz olarak vardır, o zaman biz de özgürlüğümüzde kendimizi güven içinde hissederiz. Öylesine özgür değiliz ki, özgürlüğümüzde bile başkaları tarafından doğrulanmak isteriz. Milyonlarca kişi, aynı bayrağı dalgalandırarak ne denli özgür olduğunu ilan eder. Seçme özgürlüğümüzün yapısı bize öyle bir alan yaratır ki, burada ne yârdan geçeriz, ne serden. Bu yapı içinde özgürlük belirli seçimler halinde standartlaştırılmış, sonunda taraflar ortaya çıkmıştır. Özgürlükle standartlaştırmanın birbirine taban tabana zıt olduğu apaçıktır; tıpkı özgürlük ve güvence kavramları arasındaki tezat gibi. Güvence totaliter toplumun bir özelliğidir; onun içinde, devletin kudreti ve anaerkil gözetimi sayesinde kendimizi güven içinde hissederiz. Oysa özgürlük, belirsizlik demektir. Özgür yaşamak, bilinmeyene yolculuk yapmak demektir. Bu anlamda özgürlük, bir doğrulama niteliği de taşır. Bireyin, sonsuz sorgulama potansiyelini, sonsuz bir arayış içinde olmasını, sonsuz sayıda düşünceyi ve deneyimi, sonsuz farklılıktaki bileşimler içinde bir araya getirme/dışlama potansiyelinin doğrulanmasıdır. Özgürlük, özgürlüğün doğrulanmasıdır.

X

Tüm seçimler zorunlu olarak bir totaliter yapıyı mı empoze eder? Yapmamız gereken etik, ahlâki seçimler yok mudur? Temel özgürlüklerle ilkeleri ihlal edenlere, yalanlarıyla gerçekleri çarpıtanlara karşı cephe almamız gerekmez mi? Seçme eylemi, genellikle toplumda kutuplaşmaya yol açar. Anlaşmayı ya da uyumu kolaylaştırmaz, tersine, insanları kamplara ayırır. Kamplar da zamanla öyle müstahkem mevkiler haline gelir ki, kampın, tarafın bizatihi kendisi, tarafların oluşmasına yol açan davadan ya da ilkeden daha büyük önem kazanır. Taraflar bir kez oluştuktan sonra, tarafın varlığını doğrulamak için kanıtlar, araştırmalar, rasyonalizasyonlar gırla gider. Bunun birçok örneği vardır. Her şey bir yana, eleştirel düşünceye dayalı olduğu varsayılan bilim için bu durum özellikle geçerlidir. Bilim tarihi, belirli görüşlere duyulan bağlılığın bunları pekiştirdiğini ve aksi yöndeki kanıtların algılanmasını engellediğini gösteren birçok örnekle doludur. Siyasal tarih ve dinler tarihi de aynı doğrultuda pek çok örnek içerir. “Tanrı’nın Gerçeği” adına savunulan dinsel farklılıklar giderek hep yeni yorumlara, eza ve cefaya, yeni kamplaşmalara ve din savaşlarına yol açmıştır. Ütopyacı ufuklarla bezenmiş siyaset, iktidarı ele geçirip koruma mücadelesinden başka bir şey değildir.

Ancak, ister bilim ya da din, isterse politika olsun tüm alanlarda, ilkeleri uğruna kendilerini feda eden insanlar daima var olmuştur. Karşılarındaki kalabalıklara, onları suçlayan meslektaşlarına, mahkûm eden yargıçlarına ve işkencecilerine rağmen direnmiş, davalarından asla vazgeçmemişlerdir. İlke sahibi kişiler, tüm mezheplerde, tüm ideolojilerde, tüm gruplarda vardır. Diğerkâmlık, hiçbir hareketin, hiçbir düşünce okulunun ayırıcı özelliği değildir. Tüm tarafların kendi kahramanları, ilkeli kişileri vardır. Düşüncelerine sımsıkı bağlı bu fedakâr kişiler, taraflara destekçilerinin gözünde moral çekicilik kazandırırlar. Diğer taraflara karşı moral ve etik üstünlük iddiasında bulunmaları da bu kişiler sayesinde mümkün olur.

Ancak günümüze kadar ulaşan hiçbir din ve hiçbir ideoloji, tarih boyunca belirli bir ilkeyi tutarlı olarak savunmamıştır. Tarihsel perspektiften bakarsak, bugün, herhangi bir ilkeyi savunma bağlamında insanın seçebileceği bir taraf yoktur. Bu konuda On Emir’in birincisinden öteye geçmemize bile gerek yok: “Öldürmeyeceksin” buyruğu, aralıksız olarak ihlal edilmiştir.

Böylesine bir tutarsızlık ve ikiyüzlülüğe rağmen, neyse ki hepimiz, dinsel ya da ideolojik eğilimlerimiz (eğer varsa) ne olursa olsun, belirli evrensel ahlâki ilkelerin hâlâ farkındayız.

Ahlâki değerlerden oluşan evrensel mirasımız, taraf seçmemiz sonucunda ortaya çıkan muhalefet sayesinde değil, muhalif tarafların insanı nereye götürebileceğinin tarihsel bilinci aracılığıyla bize intikal etmiştir. İlkeleri, taraflaşmayla ve muhalefetle savunma eylemi “yıkıcı enerji”yi ortaya çıkarır; daha doğrusu, enerjimizin yıkıcı biçimde kullanılmasına yol açar. Oysa ilkeler zorbalıkla değil, örneklerle savunulabilir ancak.

Bir tarafı seçmek, tanımı gereği, kendi tarafımız için zafer, diğeri içinse yenilgi istememiz demektir. Yani taraflar, eninde sonunda biri ötekine boyun eğsin diye mücadele etmektedirler. İlke ne olursa olsun -tabiî hâlâ ilke diye bir şey kalmışsa- finaldeki yenilgi ve teslimiyet, totaliter bir ilişkiyle sonuçlanır. Ayrıca, taraflar arasındaki mücadele ne kadar uzarsa, amacın aracı haklı kıldığı düşüncesi zamanla (belki de bilinçsizce) o oranda geçerlilik kazanır. Yenilginin prestij kaybı ve utanç ifade ettiğini fark eden Gandi, karşı geldiği iktidar yenilgiye uğramış olmasın diye, sivil itaatsizlik (satyagraha) kavramına bir ekleme yapmıştı: Bu anlayışa göre iktidara, karşı olduğu düşünceyi gönüllü olarak kabullenerek yenilgiyi savuşturma fırsatı tanınır. Ama bu yine de, muhalefetin körüklediği yıkıcı enerjiyi ortadan kaldırmaya yetmez.

Yaşamın kutsal olduğu inancına varmamız rastlantı değildir. Uygarlığımız, yaratıcı biçimde kullanılan insan enerjilerinin bir toplamıdır. Edebiyat, müzik, mimarlık, tıp ve felsefenin tümünü, enerjilerini yaratıcı biçimde yönlendiren bireylere borçluyuz. Bu tür yaratıcı faaliyetler yaşamı korunmaya değer kılar. Ancak yarattığımız güzelliğe dayanarak, insanlık harikalarından, insanın zenginliğinden ve insan dehasından söz edebiliriz. Kendimize düzdüğümüz methiye, yarattığımız bu “güzelliğe” dayanır. Güzellik görece bile olsa, yaratma eylemi, zihnin ve duyuların geniş boyutlara ulaşması, insanın erişebileceği en yüksek düzeydir. Tarih boyunca yaratıcılığımızın böyle nice örnekleri olduğu içindir ki, yaşamı korumaya değer buluyoruz.

İdam cezası, savaş ya da başka türlerin soykırımı gibi yıkıcı eylemler muhalefet aracılığıyla ortadan kaldırılamaz. Bunlar ancak, daha da çok eser yaratmayı sürdürerek, bugüne kadar yaratılmış şeyleri tatma ve değerlendirme fırsatını daha çok insana vererek, ve nihayet, yaratma eylemine katılma cesaretini herkese aşılayarak yok edilebilir. Yaratıcılık, yaşamın doğrulanmasıdır. Çoğunluk tarafından paylaşılan böyle bir doğrulama, insanın insanı öldürmesi gibi düşüncelerin bir yana bırakılması için yeterlidir. O zaman olumsuzluğumuz zaman zaman ortaya çıkmayı sürdürse bile, bu toplu eylemle olmayacak, biyolojideki bir mutasyon gibi kaza sonucu olacaktır.

Yaratıcılıkta taraflar yoktur. İnsan, yaratıcılık eylemi sırasında, bunu şuna tercih etmez. Yaratıcılıkta muhalefet yoktur. Yaratılan şey, sonradan çoğu kez kabul görmeyip imha edilmiş, yakılmış, mahkûm edilmiş bile olsa, yaratma eyleminin kendisi, öç alma ya da muhalefet temeline dayanmaz. Yaratıcılık, insanın özgürlüğünün doruk noktasında yeni ufuklara doğru uzanmasıdır. Ancak daha çok insanın böyle yücelere uzanması sayesinde evrensel ve ahlâki ilkeler ayakta tutulabilir.

Yaratılmış olanı yıkanlar, genellikle, yaratılanların gerçekten zevkine varma ya da bunları yaratma fırsatını bulamamış, kendilerine bu fırsat verilmemiş kişilerdir. Yıkıcı güçler yıkılamaz; çünkü, bu daha da çok yıkıcı güç kullanmayı gerektirir. Her birimizin ve hepimizin içindeki yıkıcı güçler ancak yaratıcılığın ve ondan doğacak güzelliğin karşısında yok olup gider.

XI

Demokrasinin bir garantisinin de, gruplara örgütlenme ve çıkarlarını koruma fırsatının verilmesi olduğu söylenir. Bu amacı gerçekleştirmek için muhalefet kaçınılmazdır. Batı’daki işçiler kapitalistlere karşı çıkıp sendikalarını kurmamış olsalardı, haftada kırk saat çalışma haklarını, hastalık ve tatil izinlerini, grev haklarını nasıl elde edeceklerdi? Sömürücülere karşı sömürülenlerin tarafını tutmamız gerektiği yolunda, tarihi ve etik açıdan etkileyici bir sav yok mu? Var tabiî, ama acilen elde edilecek kazanç uğruna, temel ilkeyi feda etmek pahasına değil.

Dünya işçileri pratikte ya da teoride birleşmiş değiller. Hatta, özel çıkarları birbirine taban tabana zıt bile olabilir. Belirli bir yerdeki işçilerin kazancı bazen başka bir yerdeki işçilerin zararına neden olabilir. Batı’daki işçi sınıfının hakları, salt mücadele temeline dayanarak kazanılmamıştır; sömürgecilik yoluyla, milyonlarca başka insanın sömürülme-sinden elde edilen servet yatmaktadır bunun altında. Bugün Birinci Dünya ve “uluslararası” kentler, Üçüncü Dünya’nın ve periferinin sırtından, giderek daha zengin olmaktadır. Üçüncü Dünya içinde, örgütlü sanayi işçilerinin kazançları da çoğu kez örgütsüz köylülerin sırtından elde edilmektedir. Sömürüye karşı çıkma ilkesi, belirli bir grup lehine indirgenerek uygulandığı zaman, toplumda sömürü, adaletsizlik ve eşitsizlik, istemeyerek de olsa, güçlenebilir.

Bir yüzyılı aşkın zamandan beri kamuoyu, işçilerin davasını, onların sendikalarını ve partilerini, kapitalistlere ve işverenlere karşı desteklemiştir. Ancak, işçilerin yaptığı her iş, dünya halkları için hayırlı değildir. Bertolt Brecht, bir şiirinde, Teb kentini ve piramitleri kralların değil işçilerin kurduğunu vurgular. Ne var ki, Hiroşima ve Dresden’i imha eden bombaları kimin yaptığını sormak aklımıza gelmez. Yöneticiler tabiî, ama işçiler olmadan bunu yapamazlardı. İşçi sınıfı, top, tüfek ve tank yapımındaki kendi katkılarını protesto etmek için bir kez olsun sesini yükseltmiş, bildiri dağıtmış ya da greve gitmiş değildir. Oğullar ve kızlar, ana babalarının yaptığı silahlarla öldürülüyor. İşçiler daha yüksek ücret, daha az mesai için greve gidiyorlar. İnsanları öldürerek gelişen sanayi içinde oynadıkları role karşı grev yapmıyorlar. İster sosyalist ister kapitalist bir ülkenin işçileri olsunlar, her ikisi de savaş mekanizmasını işler halde tutmak için çalışmışlardır. Tarih boyunca hiçbir sendika, işçilerinin silah endüstrisine katkıda bulunmasını protesto için greve gitmiş değildir. Bir saat için bile. Hiroşima’nın bombalandığı ve tüm dünyanın ebediyen değiştiği o 6 Ağustos gününde bile protesto için bir saniye grev yapmamışlardır. Her zamanki gibi taraflar, bu kez işçi sınıfı, işini muhafaza etmek ve gelirini artırmak gibi kısa görüşlü çıkarlarını korumakla yetinmiştir.

Çevreyi kirleten, yanlış ilaçlarla insanları zehirleyen, tehlikeli oyuncaklarla çocukları öldüren, spreylerle ozon tabakasında delikler açan, Batı piyasasında yasadışı sayılan düşük kaliteli, tehlikeli mamulleri Üçüncü Dünya ülkelerine satan diğer birçok endüstri dallarında çalışan işçiler için de aynı şey söylenebilir. Nestle işçileri, UNICEF ve VVHO raporlarına göre yalnız Üçüncü Dünya’da her yıl bir milyonu aşkın çocuğu dolaylı olarak ölüme götüren anne sütü benzeri mamullere karşı hiçbir zaman greve gitmemişler, hatta basında bir bildiri bile yayınlamamışlardır. Balıkçı gemilerinde çalışanların hiçbiri, avlanma yüzünden balıkların tüketilmesine ve balinaların öldürülmesine karşı çıkmamıştır. Günlük üretimi sağlayanlar -işverenler ve işçiler- bu konularda hiçbir zaman birbirlerine muhalefet etmemişlerdir. Çatışma noktaları, temel ilke olması gereken dünyanın ve insanların mutluluğuyla değil, özel çıkarlarıyla ilgilidir.

Evrensel ilkeler açısından, taraf diye bir şey olamaz. 1980’lerin barış hareketi de, bencil çıkarcılığın başka bir örneği. Bu barış için değil, savaşa karşı bir hareketti. “Bizi öldürmeyin, yaşamak istiyoruz,” dediler. Bu tüm savaşlara karşı değil, Batı’da çıkması olası bir savaşa karşı bir hareketti. Bu arada yeryüzünde savaşlar sürüp gidiyordu. Iran-Irak savaşı bunlardan sadece biriydi. Üyelerinin yaşamını ilgilendirmeyen konularda barış hareketi nerelerde? Hareket sadece kendi çıkarları uğruna protesto için mevcut. Tüm dünyayı kapsayan evrensel bir barış ve uyum ilkesine bağlı değil.

Tarih boyunca insanın insana karşı çıkması, bizi özgürlüğe ya da mutluluğa daha çok yaklaştırmış değil. Sadece, sömürünün ve baskının biçimini değiştirdi, o kadar.

XII

Yaşamayı ya da ölmeyi seçebiliriz. Ölüm fedakâr bir davranış ya da intihar yoluyla gerçekleşebilir. En temel seçimdir bu ve türümüz bireyinin ayırt edici bir özelliğidir. Ne var ki, tâli olan uğruna temel olan unutulur. Böylece, hangi gömleği ya da eteği seçeceğimizi düşünmekten, yaşamın kendisini düşünmeye pek zaman bulamayız.

Temel olanı düşünmekten kaçınmak bizi psikolojik bakımdan öylesine totaliter bir yapıya sürükler ki, yaşamın ya da özgürlüğün niteliği açısından pek az önem taşıyan seçimler yapmakla ya da seçim hakkı için mücadele etmekle uğraşırız durmadan. Seçimin mekanik olarak uygulanması bize bir başarı, ilerleme ve özgürlük duygusu verir. Bu süreç, aynı zamanda, farkında bile olmadan vakit geçirmemizi kolaylaştırır. Böylece, zamanın akıp gitmesine karşı da bağışıklık kazanmış oluruz. Ölümsüz hissederiz kendimizi.

Ne var ki, yaşamı bu kadar az düşünen, yaşamı düşünmek gerektiği konusunda herhangi bir bilinçli çaba harcamadan yaşayıp giden bizler, başkalarının yaşamını etkileyen konularda taraf seçmekte son derece aceleci davranırız.

Yaşamın tarafım seçmeden, yaşantımız ve tarih boyunca bir tarafa karşı başka bir tarafı seçip dururuz. Seçtiğimiz tarafın anlamını ya da yaşam biçimini başkalarına zorla kabul ettirmek için uğraşıp dururuz. Örnekler göstererek, gerekirse güç kullanarak tarafımızı kabul ettirmek için durmaksızın didiniriz.

Hayatımızı canımızın istediği gibi yaşamakla yetinmeyiz. Bununla yetinmek isteyen bir avuç insanı da rahat bırakmayız. Onların ayağına gideriz, onları aziz mertebesine yükseltiriz, onlar gibi olmaya çalışırız, onları taklit etmeye çalışarak gönüllü olarak bir yapıyı benimser ya da pek istemeyerek de olsa kabul ettiririz kendimize. Ondan sonra da, bizi taklit, edecek taraftarlar bulmaya gelir sıra.

Sabırla, inançla, zorbalık, kurnazlık ve yalanla, insanın ait olması gereken taraflar inşa ederiz. Tarihte, bu ait olma olgusu, doğumdan kaynaklanırdı (kast sisteminde hâlâ böyledir); ama şimdi, yüzyıllar sonra, seçim yoluyla ait olmaya dönüşmüştür bu. İnsan, ait olmalıdır.

Taraf seçmenin totalitarizmi budur işte: Yaşama ait olmayı seçmeden, birbirimize ve bizzat kendimize karşı olmak.

Taraf seçmek ve onun beraberinde getirdiği totalitarizm, ölümü unutma sürecini de güçlendirir. Ölümün unutulması da kendi payına totalitarizmi güçlendirir; “ölümsüzler”in özgürlük diye bir kaygısı yoktur çünkü.

Gençler, toplumdaki yıkıcı gelişmelerin duyarlı göstergeleridir. “Je vous dis bravo. Vive la Mort!” (“Sizi kutluyorum. Yaşasın Ölüm!”) Böyle diyor Paris’te bir duvar yazısı. Gençler yaşamı ve ölümü düşünüyorlar. Kimileri ölüyor. Çoğu yaşamayı seçiyor. Yeni değerlerin yeni tohumları böylesine temel bir seçimden doğabilir ancak.

Gündüz Vassaf, Cehenneme Övgü

Dünyalılar

Rastgele Haber

Geçikmiş Bir Anadil Yazısı

Yedi yaşında okula başladığında anadili Kırmançki(Zazaca) konuşan, Türkçe’yi akıcı konuşamayıp sadece anlayan o çocuk, 40 …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir