Home / Kültür-Sanat / Şeriatın Gerçek Yüzü: Soraya’yı Taşlamak!

Şeriatın Gerçek Yüzü: Soraya’yı Taşlamak!

tumblr-m6akdtk6d71qh5z22-0B74-440F-247B

“Soraya’yı Taşlamak” 1990’da yazılmış ve 2009 yılında vizyona girmiş Oscar Ödüllü, İran yapımı bir filmdir. Şeriat’ın gerçek yüzünü gözler önüne seren bu film, gerçek bir hikâyedir.

İran kökenli Amerikalı sinemacı Cyrus Nowratesh yönetmenliğindeki film, 1986 yılında İslam devriminden sonraki Iran’ın küçük bir köyünde zina yapmakla suçlanan Soraya Manutçehri isminde masum bir kadının köyün erkekleri tarafından taşlanarak öldürülmesini anlatıyor.

Hafız’ı Şirazi dizeleriyle başlayan film, aslında filmin özetini geçiyor; “Olmayın riyakârlık edenlerden. Bir yanda yüksek sesle Kuran’ı dillendirirken, öte yanda ahlaksızlığını sakladığını zannedenlerden.”

Soraya 1951 yılında İran’da Kerman şehrinin 60 km mesafesinde bulunan (“Dağın ayağında” anlamına gelen) Kuhpayeh kasabasında dünyaya gelir. 13 yaşındayken birkaç inek, küçük bir arsa ve birkaç halı karşılığında 20 yaşındaki Ali ile evlendirilir. Soraya toplam 9 çocuk doğurur ve bunlardan sadece 4 tanesi sağ kalır (iki kız, iki erkek). İran’da 1979 yılında İslam devrimi ile herşey değişir. Ali Soraya’yı boşamak ister ve onu sağda solda kötüler. 14 yaşındaki bir kızdan etkilenen Ali, Soraya’yı boşamak için herşeyi göze almıştır. Ali’nin şeytani planları Soraya’nın çocukluk arkadaşı Firuze öldüğünde devreye girer. Eşi öldükten sonra Haşim çocukları ile yanlız kaldığı için Soraya onlara ev işlerinde yardım etmeye başlar. Ali ailesine nafaka ödememek ve Soraya’dan kurtulmak için karısının onu Haşim’le aldattığını ileriye sürer ve kısa süre içerisinde bunu küçük kasabada yayar. Ali ise Haşim’i tehdit ederek yalan söylemesini ister; çünkü hükmün gerçekleşmesi için 4 erkek şahide ihtiyaç vardır. Bunlar bulunur ve Soraya’nın babası Morteza Ramazani’de toplum baskısına boyun eğerek recm cezasını onaylar. Halk Soraya’nın üzerine yürüyerek onu meydana çıkartır ve olanlar olur (aşağıda gerçek Soraya’nın 9 yaşındaki hali ile tek orijinal resmi).

soraya

Soraya’nın son sözleri sorulduğunda verdiği yanıt şu: “Bunu nasıl yapabilirsiniz? Sizler benim dostum, arkadaşlarımsınız. Birlikte aynı sofraya oturduk, aynı yemekten yedik. Sen benim babamdın, sizler benim oğullarımdınız, sen benim kocamdın! Bunu bana nasıl yapabildiniz? Bunu herhangi bir insana nasıl yapabiliyorsunuz?” Aldığı tepki tabi ki “Bunu Allah istedi. Allahuuuekber, Allahuuekber” nidaları ile taşlamak oluyor. Ağlamayacağını söz veren Soraya’nın o alnını resmen delen ilk taş darbesi ile hıçkırması resmen insanın kalbine işliyor (Soraya’nın taşlanma sahnesi. İlk taşı atan babası).

İftirayla haksız yere öldürülen bir kadın. Bunu Allah adına yaptığını söyleyen, lanetli ağızlarına onun adını alan bir grup yobaz. “Yaşasın Şeriat” sloganları altında kadına hakaret eden, Allah adı geçiyorsa herşey mübahtir diyen halk… Müslüman diye geçinen insanların bir kadının ölümünü gerçekleştirken, rabbin verdiği canın ondan başkasının almaması gerektiğini bilmiyor olması acı değil mi? Gözle görmedikleri bir suç için, defalarca ellerine aldıkları taşlarla masum bir kadının kafasını parçalayan yobazlar, çocukların taşlarla ritim tutması, ilk taşı babasının atması, çocukları taş atmaya zorlamaları, taşın isabet etmesi sonucu hak yerini buldu diye sevinen bir başka kadın, Süreyya’nın çarşafını çıkardıktan sonra bembeyaz elbisesiyle kalması bütün bunların Allah nidaları eşliğinde yapılması fazlasıyla can yakıyor…

Tarih 15 Ağustos 1986… Soraya babasının, kocasının, çocuklarının ve yıllardır yanyana yaşadığı komşularının elinden vahşice taşlandığında henüz 35 yaşındadır. Ona cenaze töreni bile fazla görülür. Bir nehir kenarına bırakılan kadın, köpekler tarafından parçalanır (bu sahnelere filmde yer verilmez, ama kitapta ince ayrıntılarını kadar okuyabilirsiniz). Soraya’nın parçalanmış bedenini bulan teyzesi Zehra Khanum, yeğenini gördüğünde 1 saat kendi gelemez, defalarca istifra eder ve Soraya’nın son parçalarını toplar ve dua ederek toprağa verir (Filmde bu sahnelerede yer verilmemiştir).

Filmin son sahnesi farklı: Arabası bozulduğu için kasabada duran bir Iran kökenli Fransız gazetecinin peşine düşen Zehra bir gün önce yeğeninin başına gelenleri, bu küçük kasabanın işlediği büyük günahı dinlemesini ve bir banta kaydetmesini ister. Filmde Zehra sürekli “Dünya bilecek, bu köyde neler olduğunu tüm dünya bilecek” diye konuşur ve sonlara doğru amacına ulaşan Zehra ellerini açıp, gökyüzüne bakarak, hak yerini bulacak dercesine “Allahüekber” diye bağırır (aşağıda gazeteci ve Soraya’nın teyzesi Zehra).

Sadece Soraya’nın taşlanarak öldürülmesi değil, erkek egemen dünyada sadece kadın olduğu için kendini savunmaktan aciz kalması, kadınların nasıl ikinci sınıf insan olmaları, kocasının sırf daha genç ve güzel bir kız uğruna onu ölüme sürüklemesi, buna köyün imanından muhtarına, hatta komşularına kadar göz yummasıdır asıl acı olan.

Eğer bir erkek bir kadını namussuzlukla suçluyorsa kadının masumiyeti ispatlanması; bir kadın bir erkeği suçluyor ise yine kadının bu namussuzluğu ıspatlaması gerekiyormuş. Soraya’nın “Ama onlar beni suçluyorlar, bunu ıspatlamalılar” dediğinde muhtardan aldığı cevap bu; “Sen güvenilmezsin ve ikinci sınıfsın, çünkü kadınsın!”

Ben olaya İslam veya Kuran’da bu vardır yoktur tartışmasına girmeden, genel açıyla bakıyorum. Hepimiz herhangi bir dine inanmanın veya hiçbir dine inanmamanın öncesinde İNSANIZ. İnancımız ne olursa olsun, iyi bir insan olmakla, yaşamakla ve yaşatmakla yükümlüyüz. Akıl mantık sahibi, vicdan sahibi hiçbir insan da birini kasten öldürmek veya ölümüne vesile olmak istemez, istememeli! Birinin zina ettiği için öldürülmesinden daha acı olan birşey varsa, o da birinin zina etmediği halde bu iftira ile öldürülmesidir. Soraya son nefesini alıp verirken onun üzerine eğilip, gözlerinde kin ve nefret ifadesiyle ölüp ölmediğini kontröl eden Ali, kendisi pislik içinde yüzerken başkalarına çamur atıp, dikkati kendi üzerinden çekmek isteyenler dünyanın her yerinde var, hatta kendi çevremizde de. Birine rahatça iftira atabilenlerin çoğu zaten kendi ciğeri beş para etmez insanlardır ve bunun acısını da gücünün yettiklerinden çıkarırlar; Filmin Ali’si ve mollası gibi.

Ortaçağda değil, Afrika veya Avustralya’nın balta girmemiş ormanlarının derinliklerinde değil, doğu sınırımızın hemen ötesinde, adeta burnumuzun dibinde 21. yy’da yaşıyor olmamıza rağmen hala iftira uğruna taşlanarak öldürülen kadınlarımızın olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Adaletsizlik, cehalet, kadının yalnızlığı, çaresizliği ve insanların yeri geldiğinde nasıl canavarlaştığının tablosu Soraya’yı taşlamak!

Erkek egemen toplumlarda istekler ve çıkarlar uğruna her yol mübahtır bize diyerek sadece ellerin kana bulanmasına gerek yok, niyetlerde kana bulanıyor zaman zaman. Günahlar, cahillikler hep kanla yıkanmış. Köy kültürü (yani “komşum ne der” kültürü) toplumdaki erkek avantajı ve bencilliğin karmasından feci felaketler doğabileceğini gösteriyor.

Süreyya, birinin annesi, birinin karısı, birinin kızı, birilerinin komşusu…

Soraya’nın aslında sadece masumları, kadınları, şeriat mağdurlarını simgelediğini düşünmüyorum. Sokrates, Hypatia, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı, Turan Dursun, Hrank Dink gibi onlarca bilgin ve düşünür de ölüme mahkûm edilmiştir. Recm edilen bazen sadece damarlarında kan dolaşan bir canlı değildir, çoğu zaman fikirdir!

Dünyada hala 20’ye yakın Şeriat ülkesi var. İnsan haklarına aykırı olan bu hukuk biçimi birçok ülke tarafından ağır eleştiriliyor ve Uluslarlarası Af Örgütü (Amnesty İnternational) gibi insan hakları savunucuları bu ülkelerdeki insanları kurtarmak adına sürekli devreye girmek zorunda kalıyorlar.

Türkiye’de Şeriat (İslam hukuku) 10 Nisan 1924 yılında Atatürk tarafından kaldırılmış ve yerine Laik Türkiye Cumhuriyeti ilan edilmiştir. “Olmasaydı olmazdık” cümlemiz bundandır!

Eğer karısını döven komşumuza göz yumuyorsak o taşı biz atıyoruz! Eğer erkek olduğu için kadınlardan daha güvenilir buluyorsak o taşı biz atıyoruz! Eğer sevdiği adamla kaçtığı/yaşadığı için damgalıyorsak, o taşı biz atıyoruz! Eğer haksızlık ve adaletsizliğe karşı sesimizi yükseltmiyorsak, o taşı yine biz atıyoruz! Ve eğer emeğin karşılığını vermiyorsak ve almıyorsak, zordakini/çukurdakini dışarı çıkartmıyorsak, ve atılan taşlarını önünde durmuyorsak, o taşları bizler atıyoruz! Atmayın, attırmayın!

Saygılarımla, Arzu Şen

İletişim ve resmi website: https://www.facebook.com/arzushen

Dünyalılar

Rastgele Haber

Zabel Yesayan’ın sürgün ruhu

Yesayan’ın “Sürgün Ruhum” adlı kitabı insanın incinen yanlarına dokunuyor. İçsel hesaplaşmalar, kırgınlıklar, sorgulamalar ince ruhlu …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir