Home / Çevre / Son 10 yılın çevrecilik karnesi

Son 10 yılın çevrecilik karnesi

HES’lerden orman talanına yol açan 2B yasasına, zeytinciliğin sonunu getiren yönetmeliklerden binlerce ağacı ve canlı türünü yok edecek ‘çılgın’ projelere, neler yapıldı?

162984068 (1)

Çok değil bundan 3 yıl önce Türkiye’de büyük bir yarasa katliamı yaşandı. Üstelik doğayı korumakla görevli olan o zamanki adıyla Çevre ve Orman Bakanlığı şimdiki adıyla Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından gerçekleştirildi. Edremit Körfezi’nde ki Havran’da bulunan 10 farklı türden 20 bin yarasanın eşleşmek ve çocuklarını büyütmek için kullandığı mağara tüm uyarı ve eylemlere rağmen baraj kapaklarının kapanmasıyla su altında kaldı.

Ancak öncesinde, Çevre ve Orman Bakanlığı, mağaranın sular altında kalacağının kamuoyuna duyurulmasının ardından oluşan Avrupa Birliği’nin baskıları üzerine çözüm olarak yarasalar için yaklaşık 3 milyon lira harcayarak yapay bir mağara inşa etti. Sonuç: Eski mağaralarından ses ve ışıkla işkence edilerek çıkarılan yarasalar 3 milyon lira harcanarak yapılan mağaranın yüzüne bile bakmadı ve binlerce yılda oluşmuş mağarayla birlikte yitip gitti.

yarasa

Bu durum, bölgedeki zeytinlikler için kara haberdi. Çünkü yedikleri böcek ve haşerelerle zeytincinin en yakın dostu olan yarasalar artık bu işlevlerini yerine getiremeyecekti. Bu da daha fazla ilaç, daha fazla kimyasal ve doğal yapının daha fazla bozulması anlamına geliyor. Ancak zeytinciler için tek kötü haber bu olmayacaktı.

10 yılda 40 bin madenle donattık yurdu dört bir yandan…

Doğaya sadece rant ve kalkınma gözüyle bakan, paranın doğada yaşanacak sorunların üstesinden geleceğine, vicdanları perdeleyeceğine inanan bakış açısı şehirlerden çok daha önce Anadolu kırsalındaki insanları isyan noktasına getirdi.
Son 10 yılda 40 binin üzerinde maden ruhsatı verildi. Başka bir deyişle Anadolu’nun hemen hemen tüm dağları parsel parsel özel sektöre satıldı. Ancak Ege Bölgesi’nde ciddi bir sorun vardı ki o da Zeytin Yasası… Bu yasanın getirdiği koruma önlemleri nedeniyle başta Kaz Dağları olmak üzere Ege Bölgesi’nin zeytin ormanları korunuyor, yasa özellikle altın madencilerinin önünde önemli bir engel olarak duruyordu. Zeytin Yasası’na takılan madenciler, Tarım Bakanlığı’nın hazırladığı yönetmelikle 2011 yılında bu engelden kurtuldu. Yeni yönetmelikle zeytinliğin tanımı değiştirilerek özel kişilere ait olan 25 dönümden küçük zeytinlikler ‘zeytinlik saha’ sayılmaktan çıkarıldı. Ege’nin zeytin ormanlarında madencilik yapılmasının da yatırıma açılmasının da önünde engel kalmadı.

Maki bir bahçe düzenlemesi değildir!

Tüm tepkilere karşın garip bir tanımlamayla “bozuk orman” olarak nitelendirilen alanların satışının önünü açan 2B Yasası ormanların satışının önünü de açmış oldu. Türkiye’de az ya da çok, sınırları içinde 2B arazisi olmayan il sayısı sadece 10. Geriye kalan 71 ilde toplam 260 bin futbol sahası büyüklüğünde 2B arazisi ranta açılmış olacak. Uygulamayla birlikte Türkiye genelinde ilk etapta 410 bin hektarlık orman alanı (KKTC’nin 1.5 katı,) satışa çıkarılacak. Özellikle Akdeniz Bölgesi’nin eşsiz canlı çeşitliliğine ev sahipliği yapacak olan makiliklerin de ölüm fermanı olan bu yasa Akdeniz kıyılarında ki plansız turizm yatırımlarının ve çarpık yapılaşmanın da önünü açacak.

senoz

Ne çektin be Karadeniz HES’lerden…

Türkiye’de ki orman varlığını sadece 2B yasası tehdit etmiyor. Türkiye’de 2000’e yakın HES projesi bulunuyor. Yani hemen hemen tüm akarsularımız özel sektöre 49 yıllığına satılmış durumda. Karadeniz Bölgesi’nde işletilen, inşaat halinde olan ve lisans süreci tamamlanan 236 HES’in yanında Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) süreci tamamlanan 290 HES projesi bulunuyor. Buna göre, Karadeniz’deki mevcut HES’ler ve gündemde olan projelerle HES’lerin toplam sayısı 516. Dağ başlarında, kuş uçmaz kervan geçmez vadilerde yapılması planlanan HES projelerinin yapımında başlayan doğa ve orman katliamı aslında sadece bir başlangıç. HES projeleri sadece yaşamın temel kaynağı olan suyu doğadan çekip almakla kalmıyor aynı zamanda çok büyük bir orman katliamını da beraberinde getiriyor. Örneğin Artvin Macahal’de yapılacak bir HES projesinden elde edilen enerji 33 kilometre uzaklıkta ana şebekeye taşınması için iletim hatlarının altında kalacak ormanlık alanın en az 60 metre genişlikte tıraşlanması gerekiyor. Yine iyimser bir rakamla 4 metrekareye bir ağaç düşmesi üzerinden hesapla bir tek HES projesi için yaklaşık 500 bin ağacın kesileceği tahmin ediliyor. Karadeniz’in sık ormanları ve 516 HES projesi birlikte düşünüldüğünde ortaya korkunç bir tablo çıkıyor. Üstelik bu tabloya yol genişletme çalışmalarındaki ağaç kıyımı, ileriki tarihlerde gelecek maden dalgası ve yaylaları birleştirmesi düşünülen otoyol çalışması gibi çılgın projeler henüz dahil değil.

Adı tabiatı koruma yasası ama…

Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürlüğü verilerine göre Türkiye’de, karasal korunan alan büyüklüğü 5 milyon 647 bin 568 hektar. Bu alanın ülke yüzölçümüne oranı yüzde 7,24′e denk geliyor.

Bu durumda Türkiye’nin karasal alanlarının yüzde 7,24’ü Milli Park, Tabiatı Koruma Alanı, Tabiat Parkı, Yaban Hayatı Geliştirme Sahası, Muhafaza Ormanı, Doğal Sit, Özel Çevre Koruma Bölgesi, Ramsar Alanı, Biyosfer Rezerv Alanı ve Dünya Miras Alanı olarak korunuyor. Bu sayı her ne kadar olması gerekenin çok altında olsa da ne yazık ki elimizdeki bu son sığınaklar da yok olma tehlikesiyle karşı karşıya.

Gezi direnişinin ağaçlar için başlamasıyla birlikte aceleyle geri çekilen Tabiatı ve Biyolojik Çeşitliliği Koruma Yasası korunan bütün bu alanların koruma kalkanlarını kaldırıyor. Yasa, “üstün kamu yararı” adına bu alanları yatırıma açıyor. Daha yasanın özünde doğanın korunmasını üstün kamu yararı olarak görmeyen bir anlayışla bütün korunan alanlarda HES ve maden başta olmak üzere birçok yatırımın önü açılarak yasal kazanımlar ve yatırımların önündeki yasal engeller toptan ortadan kaldırılıyor. Yasa tasarısı halen canlıların son sığınağı olan bu eşsiz doğal alanların tepesinde kara bir bulut olarak askıda beklemeye devam ediyor.

kuruyan-gol

Anadolu hızla kuruyor…

Son 50 yılda Anadolu’da yaklaşık 2 milyon hektarlık sulak alan ve göl kurudu. Bu Marmara denizinin büyüklüğünden çok daha büyük bir sulak alanın içindeki ve etrafındaki canlılarla birlikte yok olduğu demek aynı zamanda. Buna neden olan yanlış su politikası son 10 yıl da daha da ağırlaştırılarak sürdürüldü. Bugün artık Anadolu’da birkaç göl dışında tüm sulak alanlar ya yok olma ya da özelliğini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya.

Türkiye’de, sulak alanlar ve göller temelde 2 ana nedenle yok oluyor. Bunlardan ilki doğrudan kurutma kapsamında yapılan kurutma. 1953 yılından bu yana 370 bin hektar sulak alan, çeşitli kurutma ve taşkın kontrolü amaçlı projeler sonucunda, doğrudan kurutuldu. Bunlara ilave olarak 375 bin hektar alan da “küçük ölçekli taşkın kontrolü” ve “küçük ölçekli drenaj ve kurutma” projelerine maruz kaldı. Bu şekilde, Çukurova, Çarşamba Ovası, Konya Ovası, Meriç ve Ergene havzaları gibi pek çok bölgede sulak alanlar kurutuldu.

Dolaylı kurutma ise su rejimine yapılan plansız müdahalelerin sulak alanlar üzerindeki dolaylı etkileri sonucu ortaya çıkıyor. Örneğin, Konya Havzası’nda sulama barajları ve on binlerce kuyu nedeniyle suyun göllere gitmesi engellenerek, havzadaki doğal su akışı bozuldu.

Yaklaşık 1 milyar 150 milyon metreküp emniyetli su rezervine sahip Konya Havzası’ndan her yıl 1 milyar 786 milyon metreküp su çekiliyor. Böylece yılda 636 milyon metreküp su açığı ortaya çıkıyor. Başka bir deyişle havzadan her yıl 1 Tuz Gölü’nü dolduracak kadar su fazladan çekildiği için dönemsel yağışlar dışında su toplayamayan Türkiye’nin en büyük ikinci gölünü kaybetmiş bulunuyoruz.

İnsanla insanın ilişkisinin bozulmasının faturası doğunun doğasına…

hasankeyfli-gençleriz-eylemcileriz-1024x682

Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğu bölgesinde 30 yıldır süren savaşın faturası doğa açısından da oldukça ağır oldu. Çatışmalar nedeniyle yanan ve geçtiğimiz yıllarda munzurda olduğu gibi günlerce hatta bazen haftalarca söndürülmeyen orman yangınları sadece ağacı değil canlı yaşamını da önemli ölçüde etkiledi. Öte yandan başta GAP olmak üzere doğa ve güneydoğuda yürütülen baraj çalışmaları birçok doğal alanla birlikte canlı türünün de yok olmasına neden oldu. Bunların en çarpıcı ve en tartışmalı örneklerinden birisi olarak Hasankeyf’i yok edecek olan Ilısu barajı örneği halen bütün sıcaklığı ile önümüzde duruyor.

Nükleer ve termikler cabası…

Fukuşima’da yaşanan nükller felaketten sonra birçok ülke nükleer enerjiden vazgeçerken Türkiye, 8 nükleer reaktör yapmak için kolları sıvamış bulunuyor. İnsanın da dahil olduğu tüm canlı yaşamının sadece bugününü değil geleceğini de ipotek altına alan bu kararlar halkın tepkisine rağmen hayata geçiriliyor. Aynı şekilde iklim ve doğaya olan olumsuz etkileri tartışılmayacak kadar ortada olan 50′nin üzerinde kömürlü termik santral de gün sayıyor.

istanbulda-orman-katliami-1977-2009-542003

İstanbul’un kuzeyi bir zamanlar ormanlıktı…

İstanbul için sıkça söylenen “bir zamanlar burası dutluktu” cümlesine 3′üncü köprü ve 3′üncü havaalanı yapıldıktan sonra “Bir zamanlar burası ormandı” eklenecek. Sadece 3′üncü havalimanı ilk etapta 2.5 milyon ağacı İstanbul’un ciğerleri olan Kuzey ormanlarından koparacak. 3′üncü köprü ise ormanları bir neşter gibi bölmekle kalmayacak, bağlantı yolları ile, orman ekosistemi üzerinde tahribata yol açacak, ormanın ve mevcut yaban hayatı alanlarının bütünlüğünü bozacak. 3′üncü köprüyle birlikte 2-B adayı alanlar oluşabilecek, biyolojik çeşitlilik kayıpları yaşanacak, endemik bitkiler yok olacaktır.

Yücel Sönmez

Homepage

Dünyalılar

Rastgele Haber

Mercanlar artık rengarenk değil

Ekolojik dengesizlik mercanları da etkiledi, artık rengarenk değiller… Sen tut 400 milyon yıl boyunca her …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir