Home / Arka Bahçemiz / Şükrü Erbaş – Maymuncuk

Şükrü Erbaş – Maymuncuk

maymuncuk

Hüznün rengini sorsalardı, o çocuğun çatlamış bilyeler gibi damar damar gözlerini gösterirdim. Derinliğini, geldiği o yıkıcı uzaklıktan alan,  aysız gecelerde ışıkları kesik evlerden siyah, bir yağmur öncesinin kasvetli bulanık, baktığı yere hançerler düşüren, avcılar elinde bir ceren ürkekliğinde, söylenmekten vazgeçilmiş sözlerden gücenik, dünyanın bütün güzlerinden daha çok yaprak döken o ateşi için için süren iki yangın yerini…

Bir zamanlar aşklarımızı ve uykularımızı ateşe verdiğimiz gelecek düşlerimizin, bizim yerimize ödenmiş acısıydı ve tüm zenginliği eşyalar olan yatıştırılmış yenilgimize, satın alınmış huzurumuza bir vicdan gibi düşmüştü. Eskiden olduğu gibi az konuşuyordu. Gülüşünde, insanın rahatını bozan bir genişlik vardı ve sesindeki dinginlik, kendimizi çoktan inandırdığımız haklılığımıza huzursuzluk veriyordu.
Geldiği yolun uzunluğunu, yalnızlığını ve uçurumlar yalayan dönemeçlerini alın çizgilerinden çıkarmak mümkündü. Parmaklarıyla daha az oynuyordu. Giysilerindeki sadelik, uyum ve incelik, bir şey söylemesine gerek kalmadan anlatıyordu, aynı düzenlilikle aynı tutarlılıkla tüm değerlerini koruduğunu. Dudaklarının ve gözlerinin kenarlarındaki incecik gölgelerden, anlamaktan korktuğumuz tuhaf bir soğukluk esiyordu. Konuşmak değil de ipin koptuğu yeri görmek, bir savrulmanın varacağı uzaklığı ölçmek ister gibi bakıyordu yüzümüze. Ne sorgu, ne sığınmak… İnsan aynaya neden bakarsa öyle bir bakıştı gözlerindeki ağrı, kuşku ve merak. İkiye bölünmüş ütopyasının uzaklaşan parçasını seyrediyordu hüzünle…

‘Farkında mısınız bilmem, kimse kendi acısını bile duymuyor artık. Kimse bir başkası için kederlenmiyor. Birbirine ihtiyacı olanlar özenle uzak duruyor birbirinden.
Küçücük çocuklar bile yalnızlığın bilimini yapıyor. Dilinde bir özürle konuşur oldu insanlar. Kimse sevdiğine vakit ayırmıyor. İç çöküntünün boylarını görmek için kalabalık yerlere şöyle bir bakmak yeterli. Otobüs duraklarından cami avlularına, vitrinlerin önlerinden hastane kapılarına, birbirine sokulmuş eğreti çoğulluğun, dili ensesinden çekilmiş yüzleri, yaşamın mı ölümün mü resmidir sizce? İnsanlar yenilgisine direnecek yerde, dinsel bir tabu, bir ayin gibi ondan bir lütuf, bir erdem umarak yücelik kazanmaya çalışıyorlar. Işıklı bir su gibi geçen kalmadı sokaklardan. Balkonlardan uzaklara bakan yok. Herkes türküsünü bir reklam filmiyle değişti. Şimdi insanların yerine paketlenmiş duyguları söyleyen hazır türkücüler var. Sevinci değişen insanın acısı da değişir elbet. Öyle genişledi ki değişimin sınırları, doğrunun belkemiği kalmadı. Korkunun ve kurnazlığın pervaneye dönderdiği
insanlar, sonunda kendilerini aklayacak bir maymuncuk buldular: Hoşgörü ve yenilik… Böylece bir ülke  pisliğinin üstünde tertemiz görünecek bir olanak buldu kendine. Yağmur değişir mi? Altında ıslanana ve pencereden bakana bağlı belki ama, bu rüzgârı kekeme, mavisi gördüğünden utanan gökte yağmurlar bile değişti.’

“Her şeyi  anlıyorum da parayı kendi yerine oturtan insan, kendisi nereye oturacak. Sahip oldukları insan değil, insan sahip olduklarına değer biçebilir değil mi? Eşyaların onuru olmaz ki…”

Odadan çıktığında derin bir soluk almıştık.  Herkes, o anda elinde ne varsa onunla oynadı bir süre. Sesinin yongaları içimize düşüyordu hâlâ. Sonra sessizce birbirimize baktık. Kimse ilk konuşan olmak istemiyordu. ‘ Hububat ithalatında fon kaldırılmış’ dedi en gencimiz. Birden üstümüzdeki sis kalktı. Herkes bir an yitirdiğini sandığı gerçeğini yeniden bulmanın sevinciyle elindeki maymuncuğu sallamaya başladı.

Şükrü Erbaş
1995
-insanın acısını insan alır-

Rastgele Haber

Geçikmiş Bir Anadil Yazısı

Yedi yaşında okula başladığında anadili Kırmançki(Zazaca) konuşan, Türkçe’yi akıcı konuşamayıp sadece anlayan o çocuk, 40 …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir