Home / Güncel / Sürdürülebilir Felaket Yönetimi ve Büyük Usta

Sürdürülebilir Felaket Yönetimi ve Büyük Usta

Ünlü araştırmacı yazar Naomi Klein’ın “Şok Doktirini” adlı bir kitabı vardır. Klein bu çalışmasında vahşi kapitalizmin halkları köleleştirmek yolunda etkin olarak kullandığı Felaket Kapitalizmi (Disaster Capitalism) adlı doktrini kanıtlarla ifşa etmektedir. Bu yöntem, kapitalizmin felaketleri fırsatlara dönüştürme anlayışıdır.

kapitalizm

Neo-Liberal politikanın kurucu babalarından Milton Friedman, büyük değişimlerin ancak insanların şok altındayken ve kriz dönemlerinde gerçekleşebileceğini öne sürmüştür. ABD’nin gördüğü en vahşi başkan olan Nixon, Friedman’ın araştırmalarına destek vermiştir.

Psikiyatride sözde tedavi amacıyla kullanılan “Şok Tedavisi” bu fikrin temelini oluşturmaktadır. Elektrik verilen hastalar şoke edilerek kafalarındaki kaygılar yok edilmektedir. Fiziksel şok insanları duyusuzlaştırarak tepkisiz ve edilgen hale getirir. Sayısız denek üstünde yapılan testler bugün CIA’in işkence ve sorgulama yöntemlerine dayanak oluşturuyor. Şok verilen denek geçmişiyle bağını keser ve kendisine dair olan tanımlamalarını yitirir. İşkencecilerin de elektrik şokunu kullanarak insanları sorgulamasının kaynağı budur.

Bu fikirden yola çıkan Friedman, toplumları şoka sokacak travmaların, kitlelerin şok öncesi geçmişi ile bağını keseceği ve şoktan sonra onlara sunulan üretilmiş gerçekleri kabullenmeye hazır hale geleceğini keşfetmiş. Bu yöntemi kapitalizmin serbest pazar politikalarını gerçekleştirmek için ideal bulmuş.

İnsanları büyük bir travma ile depresyona sokup, normalde kabullenmeyecekleri koşulları kurtuluş olarak görmelerini sağlamış. Bunun için öncelikle, şokun ardından hayali bir düşman yaratılmasını önermiş. Bilinçli bir toplum, şirketlerin amaçları önünde engel teşkil edeceği için de ilk hedefleri Marksizm olmuştur. Komünizmi bir öcü ya da tehdit olarak göstermek için emperyalizmin 8000 yıllık etkili aracı olan din kullanılmıştır. Nixon yönetimi bunun ilk toplumsal deneyini de Şili üzerinde uygulamış, halkçı lider Allende’yi devirerek  yerine General Pinochet’in gelmesi için darbe tezgahlamıştır. Halkçı yönetim devrilmiş ve yerine Amerika’da eğitim görmüş bir kadroyu işbaşına getirmiştir. Devlete ait tüm sanayi kuruluşları yok pahasına özelleştirilmiştir.

Halkların bu değişimleri alkışlar hale gelmesi için “Askeri Darbe”lerin şok darbesi olarak kullanıldığını biz de yakından biliyoruz. 27 Mayıs, 12 Mart ve 12 Eylül’de bu yöntem Türkiye üzerinde de başarıyla uygulanmıştı. Darbenin yarattığı şok, Menderes ve Deniz Gezmiş gibi idamlarla pekiştirilmiş, travma altındaki halk, önüne sunulan anayasa ve yeni düzeni, denize düşenin yılana sarıldığı gibi kabullenmiştir.

Aynı Şili ve diğer Latin Amerika ülkelerinde uygulandığı gibi bizde de ekonomi tahsilini ABD’de yapmış ve dindar tandanslı Özal başa getirilmiştir. Sosyalizmin dinsizlik olduğu safsatası ile halkın emperyalizme karşı belki de tek kurtuluşu olan bu ideoloji halka düşman olarak yutturulmuştur. “Vatansever”lik emperyalizmin buyurduğu küresel market, serbest pazar ve özelleştirme politikalarını desteklemek demektir. Tarlasına, fabrikasına, doğal kaynaklarına sahip çıkan “vatan haini”dir.

Biz Batı’yı tek ve homojen bir kütle olarak görürüz. Gâvurlar, ecnebiler, kafirler, Türk düşmanları vs. Bu algı da emperyalizm tarafından kasıtlı olarak yaratılmıştır. Oysa Batı sömürüye ilk olarak kendi halklarından başlamıştır. Biz Batılı halkların düşmanı değiliz. Onlar da bizler gibi bu sömürü düzeninin ezdiği ve manipüle ettiği kitlelerdir. Tüm halkların ortak düşmanı, çokuluslu şirketlerin empoze ettiği bu market sistemidir. Bakın küresel şirketler önce kendi kamuoylarını Komünizm’i düşman göstererek ve ekonomik krizlerle şoka uğratarak yönlendirmiş ve aslında ABD’nin kurucu babalarının reddettiği banker hegemonyasını hakim kılmıştır. Artık devletlerin görevi, halktan alınan vergilerin büyük şirketlere verilmesi ve halkın kollektif olarak daha da fakirleşerek, şirketlerin güçlenmesini hedeflemektir. Bu Rusya’da da başarıyla uygulanmıştır. Bugün dünyada en çok milyarder olan şehir Moskova’dır. Ama Rus halkının büyük çoğunluğu fakirlik sınırının altındadır. Kapitalizm her ülkede kendi yandaş oligarklarını yaratmış ve onlarla elele halkları sömürmüştür.

Sovyetlerin dağılmasının ardından kapitalizm artık “düşmansız” kalmıştır. 90’lar bu dönüşümle geçtikten sonra kapitalizmin bir sonraki aşamaya geçmesi için yeni bir şok dalgasıyla, yeni bir düşman yaratması gerekmiştir. Kapitalizm gözünü 3.dünyanın elmas, kömür, petrol, gibi kaynaklarına dikmiştir.

Ve beklenen şok dalgası 2001 yılının 11 Eylül’ünde tezgahlanmıştır. Şunu çok iyi idrak etmeliyiz: 10 Eylül 2001 gününde Batı kamuoyunda “islam” düşmanlığı bir iki marjinal grup dışında yoktur. Aksine, soğuk savaş döneminde islam dünyası komünizme karşı savaşta Batının dost ve müttefikidir. 11 Eylülde ikiz kulelere düzenlenen şok darbesi ile Batı kamuoyunda travma yaratılmıştır. Bu saldırı ile Batı halklarına verilen şokla geçmişleri ile bağları kesilir. Artık yeni düşman “terörizm”dir. Amerika artık tolerans ve özgürlükler ülkesi değildir. Bu nosyon bir şok darbesiyle yok edilmiştir.

Bununla üç amaç gerçekleştirilmiştir:

1.Güvenlik sektörünün özelleştirilmesine karşı çıkan Pentagon vurulmuştur. “Homeland Security” adı altında yeni bir güvenlik pazarı oluşturulmuştur.

2.Amerikan halkına “Patriot Act” adı altında (bizdeki terörle mücadele yasası gibi) bir kanun kabul ettirilmiştir. Vatanseverlik Sözleşmesi olarak çevrebileceğim bu yasa Amerikan yurttaşlarının güvenlik adına birçok demokratik hakkının kısıtlanması ve insan haklarının askıya alınmasını getirmiştir. Bu yasa sayesinde Guantanamo’da esir kampı kurulmuş ve insanlara işkenceler yapılmıştır.

3. Gelişmekte olan ülkelerin kaynakları ele geçirilmiştir.

Terörizmin sabit bir ülkesi ve coğrafyası olmaması yeryüzündeki tüm ülkelere saldırmak için harika bir mazerettir. Terörizm gerekçesi ve düzmece kanıtlarla hızla Afganistan ve Irak işgal edilir. Korkunç hava saldırılarıyla kentler yerlebir edilir. Elektrik santralleri ve insanların temel ihtiyaçlarını karşılayan tesisler yok edilir. Böylece o ülkenin insanları “şoke” edilir ve işgale olan dirençleri kırılır. Halk açtır, işsizdir. İşgalcilerin “kurtarıcı” olduğu algısı yaratılır. Kukla hükümetler kurulur. Büyük bir felaketle yıkılmış olan ülkenin yeniden yapılandırılması ihaleleri büyük yabancı şirketlere verilir. Doğal kaynakları çıkarma ve işleme görevi anlaşmalı büyük şirketlere verilir. O ülkenin halkı da o şirketlerde neredeyse kölelik şartlarında çalıştırılmaya razı gelir. Çünkü açtır. Yeni kurulan hükümetler bu yeniden yapılandırma ihaleleri ile o şirketlere borçlandırılır. Ve bu ihale paraları da yine fakir halktan toplanan vergilerle karşılanır.

katrina kasırgası

Kapitalizm sadece planlı felaketlerle yetinmez. Doğal afetleri de yeni pazar kapıları olarak görür. Örneğin Amerika’nın Louisiana eyaletini vuran Katrina kasırgası emperyalizm tarafından sevinçle karşılanmıştır. Bu eyalet başta eğitim olmak üzere devlete ait birçok kurumun özelleştirilmesine karşıdır.Ç ocukların büyük çoğunluğu Public ya da Community schools adı verilen devlet ya da sivil toplum girişimi olan okullarda okumaktadır. Amerikan devleti bu felaketten sonra kasıtlı olarak çok uzun bir süre insanlara yardım etmemiştir. Maddi durumu iyi olanlar şehirleri terketmiş, fakir halk ise çaresiz ve şok altında yardım eli beklemektedir. Bu felaket sonrasında okullardan, cezaevlerine kadar herşey özel sektöre ihale edilmiştir. Eyaletin dönüşümü bu felaket sayesinde sağlanmıştır. Lousiana halkı böyle köleleştirildi.

Aynı şey Tayland’ı vuran Tsunami ve Hawai depreminde de yaşanmıştır. Puket’te nesillerdir sahillerde yaşayan halk felaketten kaçmıştır. Döndüklerinde ise tüm sahil şeridi özelleştirilip büyük otellere tahsis edilmiştir. İnsanlar yaşam alanlarından olmuş ve o tesislerde işçi olmak zorunda kalmışlardır. Bazıları bu felaketlerin de HAARP ya da sismik bomba gibi teknolojilerle yapay olarak gerçekleştirildiğini iddia etmektedir. Hatta aynı şey bizim Marmara depremi için de söylenmişti.

Buraya kadar size “felaket kapitalizmi”nin dünyada uygulanış biçimini pek kısa olmasa da özetledim. Gördüğünüz gibi Friedman’ın şok darbesi teorisi tıkır tıkır işlemekte.

Peki ya bizim ülkemiz hangi şok darbeleriyle neo-liberal politikalara teslim olmuştur? 12 Eylül şok darbesi bu son dönemin başlangıcıdır. Özgürlükler kısıtlanmış, bize sunulan neo-liberal ANAP’ı mutluluk ve sevinçle karşılamıştık. 11 Eylül günü olmayan PKK terörü mantar gibi ortaya çıkmış ve tüm güvenlik politikalarımız bu örgütle savaş üstüne kurulmuştu. Yani bize yutturulan hikâye buydu. Bizden toplanan vergiler bomba olup yağdı. Uluslararası silah sektörü bayram etti. Bol bol kredi alındı, ama olsun, köylere elektrik, telefon, televizyon geldi. Halkı uyutmak için bol futbol ve magazin içeren Televole kültürü ve içi boş dizilerle toplumsal kültürümüz kundaklandı. Köydeki televizyonda şehirde böyle bir yaşam varmış gibi yansıtılan bu programları izleyen köylü, tarlasını, toprağını satıp kentlere hücum etti. Kentler hızla varoşlaştı. Hem kentli kültürümüz yok edildi, hem de tarımsal üretimimiz düştü. Hem kırsalın hem kentlerin geçmişiyle olan bağı bu şokla yok edildi.

kriz

Ülke darbe üstüne darbeyle şoke olurken, neye ve kime hizmet ettiği bilinmeyen Gladio tipi bir mafya yapılanmasının eline geçti. Bunlar kapitalizme direnen ulusal güçler miydi? Yoksa onlarla elele miydi gerçekten anlayamadığımız bir süreç yaşadık. 1980’den itibaren kesintisiz bir şok terapisi altındaydık. Kim vatanseverdi? Kim vatan hainiydi? Birbirine karıştı. Şunu biliyorum ki Ecevit vatanseverdi. Aynı Şili’deki Allende gibi halkın yanındaydı, şirketlerin değil. Büyük ihtimalle onu Ukrayna devlet başkanı Yuşenko’ya yaptıkları gibi ilaçlarla zehirleyip bunattılar diye düşünüyorum.

Ama vahşi kapitalizmin önüne en büyük fırsat 2001’de geldi. 17 Ağustos depremini felaket kapitalizmi sevinçle karşıladı. (Artık sismik silah mıdır, doğal afet midir bilemem) Milli mücadeleden bu yana şoklara alışkın olan ulusumuzun beli bu depremle kırıldı. Deprem Türkiye sanayisinin kalbinin attığı körfez bölgesini vurdu. Tesislerde yangınlar çıktı. Tarım zaten bitirilmişti. Artık zaten kendi kendimizi besleyemiyorduk. Şimdi sanayimiz de darbe almıştı. Ekonomi çöktü.

Ve bu son şok darbesinin travmasını yaşarken karşımıza birdenbire bir Tayyip Erdoğan çıktı. Normal şartlarda %20’yi aşamayan Milli Görüş ideolojisi aniden gömlek değiştirip “Neo-Liberal” oluverdi. Dikkatinizi çekerim: AKP denilen parti 11 Eylül saldırısından sadece 1 ay önce kuruldu! Komplo teorisyeni değilim ama kuşkulanmakta haksız mıyım? (14 Ağustos’ta AKP,  hemen ardından 11 Eylül’ün gerçekleşmesi ve daha sonra Tayyip’in BOP eşbaşkanı olması ne ilginç bir tesadüftür)

Deprem, ekonomi ve anayasa krizi ile geçen bu sürecin sonunda, hemen ertesi yıl 2002’de AKP iktidara geldi. AKP’yi iktidara getiren süreç ardı arkası kesilmeyen şok darbelerinin (askeri muhtıralar dahil) sonucudur.

Daha milletvekili bile olmayan Erdoğan’ın Amerika’da başbakan gibi karşılandığını unuttunuz mu? Hiç mi kıllanmıyorsunuz ey liberal dostlar? BOP eşbaşkanı olan başbakanımızın iktidarı Körfez Savaşıyla taçlandı.

Eveet bizim kendi minik emperyalimiz Erdoğan da Amerikalı abilerinin desteğiyle bu şok doktrinini uygulamaya koydu. Nedense hep Erdoğan’a “darbe” yapılmak istenmişti. Muhtıra oldu AKP’nin oyları yükseldi, Tanklar yürüdü Erdoğan uçtu, askerimizin başına çuval geçti Erdoğan yıldızlaştı.

Dikkat edin Erdoğan iktidara geldiği günden bugüne değin bu şok ve darbe politikasını çok iyi uyguladı. Ne zaman köşeye sıkışsa bir sansasyon yarattı. “One minute” dedi, biz şok olduk, o “dünya lideri” oldu. Bana “darbe” yapmak istiyorlar dedi, gerçek darbecilere ilişmeyip, o sırada darbe yapmayan orduyu dağıttı. Rektörleri, gazetecileri, halkçıları, vatanseverleri “Bunlar darbeci” diyerek Amerikalı ortağı hoca efendi ile birlikte düzmece kanıtlarla içeri tıktı. Sürekli agresif, sürekli savunmada. Kendimi savunuyorum ayağına darbe üstüne darbe vuruyor. Durmaksızın elektriği veriyor bünyelerimize. Halk olarak guguk kuşu gibi moronlaştık şok terapisinden. Bu arada zam yapmıyorum ayağına durmadan vergileri arttırıyor, kdv, ötv, öiv, ve daha bi sürü abuk vergiler veriyoruz. O da gidip vergilerimizi anlaşmalı şirketlere akıtıyor. Üçyüz küsür kere ihale yasası değiştirdi adam. İhaleyi vereceği gruba göre yasa düzenletiyor. Şoklardan gerizekalılaşan halkımız da “Adam inşaat yapıyor, duble yol yapıyor” diye seviniyor.

Dikkat ederseniz her daim bir sanal düşman icat ederek Friedman’ın şok doktrinini nefis uyguluyor. Bush’tan daha Neo-con, Putin’den daha despot, Ahmedinejad’dan daha muhafazakar, Kaddafi’den hallice, Hizbullah’tan daha intifadacı, Mursi’den fazla Rabiacı, Green Peace’den daha çevreci vesaire. Hep “birileri” onun önünü kesmek istiyor! Düşman uydurmakta seriye bağlamış durumda: Ordu, Laikler, Aydınlar, Öğrenciler, Esat’ken Esed olanlar, madenciyken ceset olanlar, Cehaaapeee zihniyetliler, Mehaapeeli kafatasçılar, muhalif gazeteciler, yok Doğan grubu, yok Koç holding, hop TÜSİAD, hah YARSAV, velev ki HSYK, hamdolsun Gezici marjinaller, aman yetiş faiz lobisi, vay ateistler, HES’leri protesto eden “yabancı ajanı” köylüler, Mimarlar odası, Baro başkanı, paralel polisler, savcılar, hakimler, sendikalar, meslek örgütleri, bazen AB, bazen Kürtçüler, bazen Aleviler, eski dostları Hoca efendi ile Anayasa mahkemesi başkanı dahil, yani onun valisi, onun bilmemnesi, kayınçosu, g.tünün kılı vesaire olmayan herkes her an potansiyel düşman.

Ülkede bir sükunet varsa iki dakka duramıyor hemen bir kriz, bir saldırganlık, sürekli provokasyon peşinde. Çünkü biliyor ki sular bir durulsa şoktan çıkacağız ve kendimize geleceğiz. Basıyor elektriği.

O öldürüyor biz protesto ediyoruz. O katil olmuyor biz “ölüsevici” oluyoruz. O küfrediyor, karşısındakine “edepsiz” diyor. O çalıyor, başkalarına “hırsız” diyor. Hergün bir başka darbe yapıyor, başkalarına “darbeciler” diyor. Halkın her kesimine tehdit ve şantaj yapıyor, “bize şantaj yapıyorlar” diyor.

Artık gerçekten felaket kapitalizminin ustası oldu. Yani “Usta”ya hakkını vermek lazım. Koskoca ABD son yüz yılı bir “Komünizm” bir de “Terörizm” yalanıyla geçirdi. Bizimki saat başı yeni düşman uyduruyor. Durmadan Kurandan referanslar veriyor ama aynı Firavun gibi zulmediyor. Siyasal çürümüşlüğün ve yozlaşmanın tarihte gördüğü en büyük starı.

Emperyalizmin en güçlü silahı olan din siyasetini muhteşem kullanıyor. Üç kuluvallahu bir elham durmak yok yola devam. Lastiği patlayınca bile gaza basıyor.

Deniz Fenerini gömdü, oğlunun arabayla çarptığı sanatçıyı gömdü, Gemicikleri yüzdürdü, villaları kondurdu, Reyhanlı’yı örtbas etti, Uludere’yi unutturdu, Gezicileri terörist, marjinal, cami seksiçisi, türbanlı fetişi yaptı, ayakkabı kutuları, para sayma makinaları zulalandı, bakaralar, makaralar, ülkeyi vurma planları ifşa oldu: hop kendini paralel evrene ışınladı. O bir süper kahraman.

Şimdi hiç merak etmeyin bu Soma faciasından da oylarını arttırıp Cumhurbaşkanlığına dikey geçiş yapma planları yapıyor. Soma’yı basına kapattı. Teker teker madenci aileleri ya tehdit ediliyor, ya parayla susturuluyor. Yumruk attığı vatandaş bile korkusundan “ben ona yumruk atmaya kalktım, o refleksle savundu” diyor, yakında madenci yakınları çıkıp Soma’yı geziciler patlattı, madenin kapısını faiz lobisi kilitledi, kaçış odasını TMMOB yaptırmadı, zaten bu madenin galerileri paralel falan gibi açıklamalar yapar.

Bu adam kriz yaratmak ve felaketleri dahi lehine çevirmekte “usta”. Çünkü aslında kendisinin varlığı başlı başına bir felaket. Felaket ideasının vücut bulmuş hali diyebiliriz.
Ver elektriği usta, gönder gelsin. Şok manyağı olduk biz.

Bu kadar elektrik şokuna rağmen halkımın %55’inin halen direnmesine hayran kalmamak elde değil. Bir nebze umudum varsa bundandır.

http://twitter.com/Kivanch_K

Dünyalılar

Rastgele Haber

Flört şiddeti nedir?

Kadınlar için korkutucu bir deneyim! Korkmayın… Ama flört şiddetinin şiddete açılan kapılarından biri olduğunu da …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir