Yaşam

TOPLUMSAL CİNSİYET SÖYLEMLERİNE ATASÖZLERİ ARACILIĞIYLA İÇERİDEN BİR BAKIŞ

Mevcut düzen içerisinde günümüze gelene dek pek çok savaşlar ve kıyımlarla yaşamış, mücadele etmiş insanlık, kendine yönelik söylemeleri kontrol edemediği, alışkanlıkları sürdürmeye devam edip, hiçbir söylemi sorgulamaksızın sineye çekmeye devam ettiği sürece aydınlık günlerden çok uzaklara yol almış olacağız.Ataerkil Atasözleri

 

Toplumun merkezinden bir söylem tarzı oluşturan atasözü ve deyimler günlük hayatın ve genel alışkanlıkların temeli niteliğinde değerlendirilebilir. Bu söylemler nesilden nesile aktarılmış olmanın yanı sıra konuşma dilinde sağlam bir yer edinmiş ve sorgulanmaksızın kullanılmaktadır. Bu noktada en sıkıntılı durum toplumsal cinsiyet, cinsiyetçi söylemler ve ataerkilliğin yeniden meşrulaştırılması anlamında sarf edilen söylemlerdir.

Atasözleri sayesinde kadın ve erkeğe verilen roller bir kez daha belirginleştirilmektedir. Böylece görev ve yükümlülükler görünmez bir sis gibi insanların üzerinde baskın bir rol oynamaktadır. Pek çok örnek vermek mümkün. Fakat bizim burada eleştireceğimiz nokta; sözlükler aracılığıyla bu durumun kaçınılmaz hale sokulmakla birlikte rasyonelleştirilmesidir. Oysa vereceğimiz örneklerdeki açıklamaların da göstermiş olduğu gibi; kadın ve erkeğin yapması gerekenler adı altında bireye zorunluluklar yüklenerek yeni bir şartlandırılmış toplumsal bilinç oluşturulmuştur. Bunu göz ardı etmek mümkün değildir.

Er olan ekmeğini taştan çıkarır. Çalışkan, namuslu, gücüne ve kendine güvenen kişi aç kalmaz; başkasına muhtaç olmamak için en zor işlerde bile çalışır, her zorluğa katlanır, rızkını arayıp bulur.

Ataerkil düzenin kaçınılmaz getirisi olan güçlü ve korumacı erkek algısı ve bunun karşısında savunmasız, “edilgen” kadın kaybetmeye, korunmaya, elinden tutulmaya mahkum olarak gösterilmektedir.

Evi ev eden avrat yurdu şen eden devlet. Mutluluk havası ancak düzenli, temiz, güzel ve ekonomik açıdan rahat bir evde eser. Bunu sağlayan da kadındır. Eğer kadın becerikli, tertipli ve nazik değilse, yuva yaşanılır bir yer olmaktan çıkar. Benzer bir şekilde, içinde yaşanılan yurdu şen eden de devlettir. Eğer devletin başında bulunanlar beceriksiz, zalim, hain ve kendi çıkarlarını düşünen insanlarsa, bunların ülke insanını mutlu etmesi düşünülemez.

Yine ataerkil sistemin dayattığı düşünce sistemlerinden biri de eril ve yetkin olan ile devletin ve güçlerinin bağdaştırılması yönündedir. Dolayısıyla devlet önünde de kadın ikinci planda olmak mecburiyetindedir. Beklenen budur. Fakat sosyal hayatta gerçeklik bu görüşü ortadan kaldırmaktadır. Kadın ve erkek bireydir, insandır ve eşittir. Toplumsal cinsiyet rolleri reddedilmeli ve cinsiyetçi söylemler yok olmalıdır.

Kadın kocasını isterse vezir, isterse rezil eder. Akıllı ve tutumlu kadın kocasını saygınlığını da mal varlığını da artırır. Oynak ve tutumsuz kadın da kocasını toplum içinde küçük düşürür; yoksulluğa sürükler.

Bunun yanı sıra bir de yuvayı yapan dişi kuştur algısı da bir dikotomi oluşturmaktadır. Hem kadına kendi özgür iradesi “bağışlanırmışçasına” bir söylem olmakla birlikte aynı zamanda ikinci planda olduğu ve bunun yükümlülüklerini unutmaması gerektiği söylenmektedir. Bu tutum erkek olmadan kadın olamaz ya da erkeksiz kadın bir hiçtir demek gibidir.

Kadının şamdanı altın olsa mumu dikecek olan erkektir. Kadın ne denli bol, değerli çeyizle gelsin evin bütün eksikliklerini erkek sağlar; giderlerini erkek karşılar; evi o geçindirir.

Toplum bir yerde kendini kandırmaktadır. Tabi bu yorum günümüzden bir ses olmakla beraber şu an durduğumuz noktadan bakışımızı içermektedir. Öyle ki bugüne kadar tüm kadınlar için geçerli olan “kız alınıp verilmesi” kavramı da yine ataerkil toplum sistemi ve düşüncesinin kadına bakışını gözler önüne sermektedir.

Tüm bu örnekler dahilinde bir değerlendirme yapacak olursak; toplum düzeyinde kadına verilen değer ya da bireyi ele almak istediğimizde kaçınılmazmışçasına yapılan cinsiyet ayrımı ve bireyi cinsiyete göre değerlendirme alışkanlığının aşılması gerekmektedir. Çok basit bir yerden konuşacak olursak bu ataerkil söylemi benimsemiş bireylere kendi bakış açılarından, kendi “soy”larını devam ettiren akrabalarını soralım. Eşleri, kızları, kız kardeşleri, anneleri… Aslında her şey ortada.

Sadece bulunduğumuz noktadan konuşmaya devam etmek yerine kısa bir anlığına bile olsa o konumdan çıkıp, dışarıdan bakabilsek pek çok şeyin ayrımını yapabileceğiz. Bunu görmek ve idrak etmek bu kadar zor olmamalı.

Mevcut düzen içerisinde günümüze gelene dek pek çok savaşlar ve kıyımlarla yaşamış, mücadele etmiş insanlık, kendine yönelik söylemeleri kontrol edemediği, alışkanlıkları sürdürmeye devam edip, hiçbir söylemi sorgulamaksızın sineye çekmeye devam ettiği sürece aydınlık günlerden çok uzaklara yol almış olacağız.

Bizim mücadelemiz söylemler aracılığıyla eylemlerimizi “düzeltebilmek”, insanlara olayları ve konuları sorgulamaları gerektiğini gösterip, benimsetebilmek ve ülke bazında yıllardır süregelen temel sorun; eğitimi olması gerektiği niteliğe kavuşturabilmek için elimizden ne geliyorsa yapmak olacaktır.

“Kız gibi” olmaktan utanmayan nesillerin yetişeceği günler gelmelidir. Böylece bu söylemin çağrıştırdığı anlam da yok olacaktır.

Her gün ölüm haberleri almaya “alışmak”tan söz etmek mümkün olmamalıdır. Kadın cinayetleri, çocuk gelinler(sapıklık), “seviyordum öldürdüm” gibi bir mantık söz konusu olamaz. Bunun için toplum bazında bir hareketlenme ve yeniden oluşum sürecine acilen geçilmesi gerekmektedir. Bunu yapacak olan da yine toplumdur.

Mine Öztekin

www.dunyalilar.org

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu