Home / Arka Bahçemiz / Uçsuz Bucaksız Bir Evren…

Uçsuz Bucaksız Bir Evren…

Bana sorarsanız uzayı zamanı düşünmek, güneş sistemlerinin fotoğraflarını görmek bile içimi genişletiyor. Bir zerre olmak fikri de hüzünlü biçimde iyi geliyor. Evet ürettiklerim de benim gibi bir gün gelip yok olacak. Ve ben buna rağmen üreteceğim.

İnsanın tanıdığı evren büyüdükçe onu kabulü için gereken zihin alanın ve ruhsallığının da genişlemesi gerekti. Şimdi derdimi ifade ederken ruhsallık-zihin ikiliği yarattığıma bakmayın bir bütün olduklarını düşünüyorum elbette ama hem düşünerek hem hissederek kavrayacağımız bir mevzu olduğu için ve anlatımı kolaylaştırabilmek için şimdilik ayırıyorum.  Konumuza döneyim. Evrene ilişkin bilgi artarken o bilgiye yetişecek kadar zihnini genişletmeye çalışıp patlayan, çatlayan, genişlerken eren, genişlerken keşif yapan… insanlar oldu.

İnsanın anlama çabası kendi kabilesini merkeze aldığı ve köyünden ibaret olduğunu düşündüğü bir evrenle başladı. Bugün gelinen noktada ise karşısında insanın minicik kaldığı uçsuz bucaksız bir evrenden söz ediyoruz. Bir noktadan bakınca mesela bir yıldızın ömrüyle ömrümüzü karşılaştırınca acımayı adet edindiğimiz “zavallı” kelebekler kadar bile ömrü yok insanın. Evrende bir zerrecik insan… Uzay zamanda bit kadar ömrümüz. Bu bilgiyle baş etmek insan için kolay değil. Koskocaman bir uzay ve boşluk… Hele o kara delikler yok mu? Depresif boşluklar gibi… Merkezinde olunmayan bir evren narsistik baş edemeyişler… Ve ne kadar anlam katarsan kat (ki çağımız insanın anlam işinde pek de başarılı olmadığı ortada) bir çeşit güçsüzlüğü, boşluğu ve “öylesine” hali kabulün zorunluluğu…

Kabul edemeyince ne oluyor hurafelere eski inançlara dönüş oluyor misal. Ki bu çok kolay oluyor. Kendi ruhsallığında anasının memesinden beslendiği çağlara çat diye gerileyebildiği gibi… Çünkü öğretilmemiş ezberletilmiş bilgiler. “Portakalları arka arkaya diz, işte gezegenler! Hadi adını sayın. Onların bir de yörüngesi var. Dünya da işte şurada yuvarlakça duruyor. Böyle dönüyor, Güneş de şöyle…” Peki ama nasıl? sorusu sorulmuyor çok önemsenen sınavlarda. O yüzden eski inançlara ışık hızında geriliyor insanlar… Çünkü yüzeysel biçimde edindiği bilgilerin bir derinliği, bir arka planı yok. Kapitalizmin dünyasında herşey işleviyle tanımlı. “Sınavda çıkar mı?” “Çıkmaz” “Boşver o zaman”… Ama işte, gece uyumadan önce mesela ne kadar çok ses olursa olsun etrafında içindeki sesi duyuyor insan… “Neden? Nasıl?” Tüm gün öteledikleri çıkıyor yarı uykulu hallerde zihne, sıkıştırıyor yürekleri… Sonra o rüyalar yok mu? Uçurumlardan düşülen, boşluklar boyu düşülen rüyalar ya da böceklerin saldırısına uğradığınız… Ya da… Neyse korku öyküsüne dönüştürmeden ortalığı diyeceğimi diyeyim. Çok güzel bir şarkıdan af dileyerek “Sığınmak bir batıla sığınmak bir gece vakti…” Çünkü o koca evrendeki o sonsuz zamandaki minik adam olmak zor geliyor (özellikle cinsiyetli söyledim). Çünkü kendini bu kadar önemserken evrendeki bir toz zerreciği olduğunu öğrenmek öyle kolay değil… Bir mağaraya çekilip titreye titreye kabul edecek insan, yüzleşecek içindeki uzay boşluklarıyla… Kendi çekim yasalarını keşfedecek, kocaman bir bütünün parçası olduğunu ve hiç de merkezinde olmadığını yahut olsa olsa kendi sisteminin merkezinde olduğunu… Evrende de aklımızın alamayacağı kadar çok galaksi sistemi var sonuçta. Bugünkü insanlık düzeyinin olup biten herşeyi kavramaya yetmeyeceğini, eğer dünyayı yok etmezsek bir gün insanlığın evreni daha iyi anlayabilecek bir düzeye erişebileceğini belki görecek biraz yalnız kalıp düşünebilirse… Bir kitabın satırlarında durabilirse, durmaya dayanabilirse görecek. Ve evreni daha iyi tanıyacağını umduğumuz (bu gerçekle baş edebilenlerin umduğu diyelim, çünkü insanlığın önemli bir bölümünün hiç tanımadığı torunlarını umursadığını düşünmüyorum) olası torunlar için bizler, ateşi icat eden analar-atalar bize nasıl görünüyorsa öyle görüneceğiz. Hatta mümkündür ki daha “ilkel” bulunacağız onlar tarafından… Evet bu işler kolay işler değil. Değil ama gerekli… Gerçeklik algımızın yerinde kalması için, ruh sağlığımız için, bir geleceğimizin olacağını umabilmemiz için asgari düzeyde bu kavrayış gerekli. Hiç değilse bunun gerisine düşmemeliyiz.

Bu zorlu gerçeklikle baş etmek için kavrayışımızı genişletmek için neler neler yapmıyoruz ki… Kimileri kendi içindeki ötekiden kesip biçip iyi uzaylılar-kötü uzaylılar kurguları yapıyor. Kurgu olduğunun farkındalar hiç değilse. Kimi tarikatlar kuruyor merkezinde başka dünyalardaki ileri uygarlıkların olduğu…

Hepsi hepsi insanın zavallığı bir yandan da… Ve zavallılığımızı, ölümlülüğümüzü yok oluşumuzu kabulde zorluk… Bana sorarsanız uzayı zamanı düşünmek, güneş sistemlerinin fotoğraflarını görmek bile içimi genişletiyor. Bir zerre olmak fikri de hüzünlü biçimde iyi geliyor. Evet ürettiklerim de benim gibi bir gün gelip yok olacak. Ve ben buna rağmen üreteceğim. İşte bu da zavallı yüzümüzü gördüğümüz madalyonun diğer yanı. Güçlü tarafımız… Bir zorlu gerçeği çaresiz kabul…

Dünya dönüyor, zaman geçiyor, uzayda bir sürü boşluk ve bizim bir tanecik ömrümüz var. Ve bir tanecik ömrümüzde taştan, tunçtan bir heykel gibi zamana inat kaskatı durmaya çalışmaktansa, kendini rüzgara, yağmura bırakıp yontulu bir avuç toprak gibi hayat vermeyi yeğlemeli insan…

Banu Bülbül

banuladros@gmail.com

Dünyalılar (www.dunyalilar.org)

Rastgele Haber

Nazi kampında bir çadır: Stuthofluların Çadırı

İnsanın insana yapabildikleri bazen zulmün ötesine geçer. Soğukkanlı bir katilin duygusal katılığının ve tepkisizliğinin çok …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir