Home / Arka Bahçemiz / Unutmak ihanettir!

Unutmak ihanettir!

aynı gökyüzü aynı keder
değişen bir şey yok ki
gidip
yağmurlara durayım.
söylenmemiş sahipsiz
bir şarkıyım
Behçet Aysan

Neyi unutmak, kime ihanettir? Her yaşantı yol açtığı duygularla beraber zamanda yolculuğuna başladığında bir anıya dönüşümü de başlar. Unuttuğumuzu sandığımız, belleğimizin sandığına kilitlediğimiz, küflenmeye bıraktığımız ne çok anı biriktiririz yaşam boyunca. Günü gelip de bir fotoğrafla, bir bakışla, bir kokuyla o sandıkların açılması, epeydir anımsamadığımız mutlu anılarımızın naftalin kokuları eşliğinde bize ulaşmasını da sağlayabilir, batan gemilerimizle birlikte denizlerin en diplerine saplanan, çürümeye terk edilmiş acı dolu hatıralarla da bizi buluşturabilir. Anılarla karşılaşmak kaçınılmazdır.
Acılarımızı, kayıplarımızı, kapsamak, aşmak, hak ettiği törenle uğurlamak ya da göğsümüzün ortasına bir anıt dikip önceleri her gün sonra aralıklarla sonra yıldönümlerinde, özel günlerde anmak hiç fena olmazdı. Fakat, kimi zaman yeterince anmaya, hatırlamaya, kimi zaman da anıtlarımızın, mezarlarımızın başından ayrılmaya, onlardan uzaklaşmaya gücümüz olmayabiliyor.
Bu yazıda da hakkıyla anmamıza, adaletin sağlanmasına izin verilmemiş, ölenlerin anılarına saygı duyulmamış bir katliam için, 2 Temmuz için, yüreğimizde bulunan anıta kırmızı bir mendil bağlamak istiyorum. Rüzgârda dalgalansın, her dalgalandığında “bir daha asla” diye fısıldasın kulağımıza Behçet Aysan’ın, Hasret Gültekin’in, Muhlis Akarsu’nun ve yitirdiklerimizin sesi diliyorum.
Bir katliam ve onun yarattığı acılar yok sayıldığında, katiller cezasız kaldığında, üstelik tekrar yaşanmaması için hiçbir önlem alınmazken yenilerinin yaşanma olasılığı her gün arttığında “bir güvercin tedirginliği”nde yaşanıyor hayat… Birilerinin katil yanını, birilerinin acılarını inkâr ede ede geldiğimiz bugünler, bize yeni katliamlardan başka bir şey göstermedi. Hatırlayalım, unutmayalım, hatırlatalım, suçlarını unutmasınlar ki “bir daha asla” olmasın yeni yangınlar…
2 Temmuz 1993 günü Pir Sultan Abdal Şenlikleri için Sivas’a gelen 33 kişi ve 2 otel görevlisi yakılarak öldürüldü. O günü, yanan kendi bedenimizmiş gibi anımsayalım. Anımsayalım ki, bir daha yanıbaşımızda 12 yaşında çocuklar bir otele sıkıştırılıp yakılmasın. Hatırlayalım ki; ölenler, bizimle yaşasınlar artık… Ağıdım 35 kişi içindir. Madımak’ta yakmaya gelip de kendi eyleminde yanarak ölen iki kişi acı’ma ve yasıma dahil değildir.
Sivas’ta bir Cuma Namazı vaktiydi. Kıldılar namazlarını çıktılar camiden ve başladılar linçe… Gezi’de camiye ayakkabıyla girilmesini sorun edenler camiden hınçla, nefretle, sopalarla, benzin bidonlarıyla çıkılmasını dert etmedi o günlerde. “Bu camilerde neler oluyor?” demedi devlet erkanı… “Yah la yah cehennem ateşi işte bu hey gurban olduğum” diye bağırıyorlardı gencecik insanları öldürürken. 20 bin kişiydiler. Koca Sivas şehrinin askeri polisi 20 bin kişiyle baş edemedi… Taksim’e on binlerce insanı sokmayanlar, katillerin otelin etrafını sarmasını, sonra yakmasını izlediler.
Madımak’ta birbirinden güzel, birbirinden zarif, ince, her biri ayrı ayrı şiddetten uzak, sevgiye yakın insanlara hiç bilmedikleri bir dille saldırdılar, onları silahsız ve çaresiz bıraktılar. Kimdi oteldekiler?
Onlar dışarıda kalabalık bir grup şeriatçı tekbir sesleriyle kendilerini öldürmeye çalışırken bile espri yapan, şiir yazan, birbirini kucaklayan güzellikte insanlardı.
Otelin merdivenlerinde kurtulmayı beklerken yazar Lütfi Kaleli “bunlar ikindi namazına gitmeyecekler mi?” diye sorduğunda karikatür sanatçısı Asaf Koçak “anlaşılıyor ki, bu namazı kaza ile eda edecekler” diye yanıt veriyordu.
Uğur Kaynar’ın ölümü ardından eşi Serap Kaynar’a teslim edilen çantasında bir peçeteye yazdığı şu şiir çıkmıştı;
öldüğümde,
doğduğum yere gidiyorum
yıllarca süren bir hasret ve bilinmezliği
işte böylesinde yeniyorum
Menekşe Kaya 14 yaşındaydı, kardeşi Koray Kaya ise 12 yaşında… Cansız bedenleri bir birine sıkıca sarılmış bulundu. O küçücük çocuk kardeşine sarılmış belli ki onu korumaya çalışmıştı. Dışarıdaki koca adamlardan her hangi biri, o 20 bin kişiden bir tanesi, Menekşe’nin yaptığını yapıp bir başkası için bedenini ateşe siper edebilir miydi? Kaçı bu minik bedenin yaptığını yapabilirdi bir başkası için… Hiç bitmeyen nefretlerinden yer kalır mıydı böylesi bir sevgiye…
“Birimize bir şey olursa ne yaparız” diye soruyorlardı. Kalanlar nasıl yaşar, nasıl baş eder diye merak ediyorlardı o durumda bile. “Kalanlar, ölenler için şiirler yazar” diyordu Metin Altıok.
O yobazlar, işte bu insanları, böylesi varoluşları kendisi için tehdit gördü ve katletti.
Peki ya kalanlar nasıl baş eder böyle bir acıyla? 20 bin kişinin katıldığı düşünülen bir saldırı ve yakma olayının sonunda sevdiklerini kaybedenler, nasıl bir adalet talep ederler, kime, neye öfkelenir, yeniden nasıl güvenir, neye güvenir, nasıl yaşarlar? Yanıtı çok zor bu soruların…
Biraz bakalım, kulak verelim onlara…
Metin Altıok, eşiyle içlerinden birinin ölümü sonrasına dair olasılıkları çok konuşuyordu. Eşine; “Ben ölürsem sen bana sahip çıkarsın. Sen ölürsen ben sızarım!” diyordu. Kızı Zeynep’in tuttuğu hatıra defterinde kendisi için ayırdığı sayfaya “Gülüşün bir kuş olacak hep omuzumda” yazmıştı. Onlar böyle bir eşin böyle bir babanın yasıyla baş başa kaldılar.
1994 yılının Anneler Günü’nde Hasret Gültekin’in annesi şöyle anlatıyordu duygularını;
“Bak Oğul! Sana sormadan bir iş daha yaptım. 2 Temmuz’dan bu yana açamadığım odana da girmelerine izin verdim. Ben bakamadım sırtımı döndüm, kardeşin Güler’le Kadir gezdirdiler odanı. Biliyorum sen odana el sürülmesine hatta toplanmasına bile kızardın. Ben görmedim, ama el sürmediler hiçbir şeyine. Kitaplarına ve resimlerine bakmışlar sadece, rahat ol. Fotoğraf da çektiler Hasret’im. Sen gittin gideli üzerimden çıkarmadığım siyah elbiselerimle iyi çıkmam dediysem de dinlemediler. Bana kır çiçekleri getirmişler Anneler Günü diye. Sivas’ta senin yanında olan, hani mızıka çalıp eğlendirdiğin çocuklar var ya, onların anaları adına da kabul ettim. Serkan Doğan’ın, Huriye’nin, Yeşim’in, Muammer’in, İnci’nin, şu ufak oğlanın adı neydi? 11 yaşındaydı hani. Hah hatırladım Koray işte. Onun da anasıyım ben bugün. Hepsinin anasıyım. Madımak Oteli’nde kim varsa, Asaf’ın, Nesimi’nin, Muhlis’le Leyla’nın, adını hatırlayamadığım diğerlerinin. Sen kızmazsın biliyorum oğul. Paylaşmayı seversin. Ana sevgisini de paylaşırsın.
(…)
Haberin var mı bilmem? Ankara DGM’de görülen Sivas Davası’nı basına kapattılar. İyice unutturmak istiyorlar herhalde. Başkalarının hafızasından silebilirler Madımak Otelinde olanları. Peki ya benim yüreğimden, ya diğer çocukların analarının yüreğinden nasıl söküp atacaklar? Gazeteye niye konuştum biliyor musun? Mahkeme o kara yobazlara ne ceza verir bilmem, halkın vicdanında bir kez daha mahkûm olsunlar istedim. Şimdilik Hoşça kal yavrum. Annen Hace Gültekin.”
Menekşe ve Koray Kaya’nın ölümünden iki yıl sonra anne babalarının bir çocukları daha oldu. Adını Menekşecan koydular. Anneleri iki evladının ölümü ardından yaşadıklarını şöyle anlatıyordu:
“Bir ben (rüyamda) göremiyorum. Görsem de çok uzaktan görüyorum; ‘bağırıyorum, gitmeyin ben sizin yanınıza geliyorum’ diyorum. Suyun, gölün bir yakasında yavrularım, bir yakasında ben. Yüzlerini seçemiyorum. Sesimi duyuramıyorum. (…) Biz bu gecekonduyu akrabalarla bir gecede korka korka yaptık. O gece Menekşe ve Koray minik elleriyle kerpiç taşıdılar. Seyyar lambanın aydınlattığı el arabasının içinde birbirleriyle şakalaşarak uyumaları gözümün önünden hiç gitmiyor. Bir tek bunu hatırlıyorum ben… (…) Odada iki ayrı kanepede yatarlardı. Her gece kalkıp üzerleri açıkta kalmış mı diye kontrol ederdim. Yavrularımı kaybettikten sonra da her gece kalktım; odaya girip baktım ama kanepeler boştu. Çok acı çektim. Sonra cennette birbirlerine destek oluyorlardır diye teselli buldum. O kanepelerde şimdi Menekşecan uyuyor; Menekşecan için kalkıyorum geceleri… (…) İki odalı bu gecekonduda kızım Menekşecan’la birlikte yaşıyorum. (eşim) İsmail gitti, bir kadınla evlendi. Gittiğinde Menekşecan üç yaşındaydı. Kimseye kızmıyorum. Yaşadıklarımız pek kolay şeyler değil. Herkes kendi yoluna gitti; kendine yeni bir hayat kurmak zorunda kaldı. Ben bugün kendi hayatımı kızım Menekşecan için yaşıyorum. Kızımı okutmak için var gücümle ayakta durmaya gayret ediyorum. Bilkent Üniversitesi’nde sözleşmeli temizlik görevlisi olarak çalışıyordum; sendika istedik diye attılar. Evlere temizliğe gidiyorum; el işleri, iğne-oya yapıp satıyorum, kimseye muhtaç olmamaya çalışıyorum. (…) Hiç öyle sakinleştirici sözler söylemeyeceğim kimseye; o gün Madımak Oteli önünde, maksadı ne olursa olsun bulunan herkes 14 yaşındaki Menekşe’m ile 12 yaşındaki Koray’ımın ölümünden sorumludurlar. Benim yüreğim yanıyor, umarım onların da vicdanı sızlıyordur. Ama hiçbirinin evlatlarını kaybetmesini istemem yine de; evlat acısı başka…”
Peki ya içeriden sağ kurtulanlar?
Selma Ağabeyoğlu, otelden sağ kurtulan arkadaşı Haydar Ünal’la bir anısını şöyle anlatıyordu: “Bir pazar öğleden sonrası, sevgili eşinin çağrılısı olarak bir grup arkadaş onlara gittik… Haydar henüz gelmemişti. Ancak eşinin hazırlığı sırasında, bir azizlik oldu ve bir et maalesef tavada yanıverdi. Kokusu evde kaldı bir süre. O sırada Haydar eve geldi. Yanmış et kokusunu elbette hemen hissetti… İşte o an çok kötü bir şey oldu, sevgili arkadaşım çıldırmış gibi kendini evin dışına sokaklara attı… Kahrolmuştuk. Hepimiz. Yanık et kokusu… Madımak Oteli… Yanmış insanlar. Günlerce acısını yaşadık bu olayın ve günlerce ağladım. Bir insan, güzel bir insanın çektiği ızdırap… Yaşadığı şok, sevgili küçük kızı İmgesu’nun gözleri önünde… Acısı hala taze, dün gibi…”
O otelden sağ çıkanları, ölenleri, yakınlarını kendi çaresizlik duygumuzu unutmayalım, unutmayalım da unutmamamız ve hatırlatmamız gereken birileri daha var. O dönem devleti yönetenler neler söylüyorlardı?
Daha yakınlarda ölen Süleyman Demirel, o dönem Cumhurbaşkanı’ydı; “Halkla güvenlik güçlerini karşı karşıya getirmeyiniz”, “Olay münferittir. Ağır tahrik var. Bu tahrik sonucu halk galeyana gelmiş… Güvenlik kuvvetleri ellerinden geleni yapmışlardır… Karşılıklı gruplar arasında çatışma yoktur. Bir otelin yakılmasından dolayı can kaybı vardır” diyordu katliama ilişkin. Başbakan Tansu Çiller’di. “Çok şükür, otel dışındaki halkımız bir zarar görmemiştir” diyordu. Dönemin İçişleri Bakanı Mehmet Gazioğlu, “Aziz Nesin’in halkın inançlarına karşı bilinen tahrikleriyle halk galeyana gelerek tepki göstermiştir” diye yorumluyor, oteli sahibinin de kundaklamış olabileceğini ifade ediyordu. Sivas Belediye Başkanı, Temel Karamollaoğlu, olay sırasında kitleye “Bir defa şöyle bir fatiha okuyalım. Şunların ruhuna el fatiha diyelim” diye konuşuyordu. Nasıl tanıdık değil mi? Yakınlarda “Diyarbakır bombalarını HDP’nin barajı geçmesini isteyenler patlatmıştır” diyenlerle aynı ağızdan konuşmuyorlar mı sizce de?
Peki gazeteler nasıl başlıklarla çıkmıştı? Hürriyet: “Sivas’ta ‘Aziz Nesin’ isyanı”, Sabah: “Tahrik… İhmal… İşte Sivas gerçeği”, Milliyet: “Olay Konuşma”, Türkiye: “Aziz Nesin’in ‘1400 yıl önce yazılan Kuran geçersizdir’ sözleri halkı galeyana getirdi… Sivas’ta fitne: 35 ölü”; Meydan: “Vurun şu kafire!”… Daha sayılabilir. Bunlar da tanıdık geliyor değil mi? Gezi eylemleri sırasında gazetelerin manşetlerinden atılan iftiraları hepimiz anımsıyoruz okuduğumuzda…
1993’te bunlar oldu. 2015’te tüm Ortadoğu’da yangınlar var. “Bize bir şey olmaz” anlayışının Afganistan’ı, İran’ı şimdi de tüm Ortadoğu’yu getirdiği hale bir bakın. Yangının sıçraması öncesinde her bir komşu evinde rehavet hâkimdi. Tıpkı, Almanya’da Nazilerin iktidarı aldığı yıl, Alman Komünist Partisi’nin kendi oy oranlarındaki artışa sevinerek, devrime yürüdüğünü ilan edişindeki aymazlıkta olduğu gibi… Onların göremediklerinin bedelini çok ağır ödedi insanlık. Bu nedenle 2 Temmuz’un şiire, kitaba, bilime, kadına düşman yanı, ateşle arınmayı uman kötülüğü, hep hatırlanmalı, hatırlanmalı ki bir daha yaşanmasın.
Yanıbaşımızda kütüklere kafaları koyup kılıçlarla infaz ediyorlar, kafeslere koyup yakıyorlar insanları. Her an harekete geçirilebilir bir IŞID ruhu uyuyor bu topraklarda. Bunu bilerek yaşamalı, direnmeli yoksa geçmişte olanı unutarak, gelmekte olanı görmeyerek yaşamanın bedeli tüm insanlık için çok ağır oldu/oluyor/olacak…
Banu Bülbül
banuladros@gmail.com
Dünyalılar (www.dunyalilar.org)

Rastgele Haber

Nazi kampında bir çadır: Stuthofluların Çadırı

İnsanın insana yapabildikleri bazen zulmün ötesine geçer. Soğukkanlı bir katilin duygusal katılığının ve tepkisizliğinin çok …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir