Home / Ne Yapmalı? / Into The Wild:“Her Şeyi Gerçek Adıyla Söylemek İçin”

Into The Wild:“Her Şeyi Gerçek Adıyla Söylemek İçin”

Yönetmenliğini Sean Penn’in yaptığı, 2007 yapımı Into The Wild (Özgürlük Yolu/Yabana Doğru) filmi, dünya sinemasının önemli eserlerinden birisi olmayı sürdürüyor. İnsan, doğa, hayvan ilişkisi, mülkiyet, insanın kendi gerçeğiyle yüzleşmesi, doğa içinde insan varlığının anlamı gibi pek çok açıdan değinilebilecek film bir bakıma bahsettiğimiz bu durumlara eleştirel bir yaklaşım sunarken, içinde bulunduğumuz yaşamların, bize dayatılan anlamların ne kadar varlığımıza uygun olduğu konusunda düşünmeye sevk ediyor.

into-the-wild

Mülkiyet, tüketim, “şeyleştirilen” doğa varlığı ve farklı bir insan Christopher McCandless

Filmin kahramanı başarılı bir öğrenci olan, Christopher McCandless kitaplarla kurduğu dünyanın ve aile içi problemlerinin de etkisiyle Alaska’ya doğru bir yolculuğa çıkmaya karar verir. Filmde Christopher’in yol boyunca yaşadıkları anlatılırken, yaşamının onu sürüklediği bu yolculuğun nedenlerine de değinilir. Cristopher yaşadığı toplumsal durumun dışında bir bireydir. Onun dünya anlamı yaşadığı çevreye uyumlu değildir. Mezuniyetinde ona yeni bir araç almak isteyen ailesine “neden yeni bir araba isteyeyim ki, arabam var ve bana yetiyor” şeklindeki çıkışı onun bu durumunun göstergesi gibidir aslında. Baudrillard’a göre, tüketim toplumunda güçlü bir homojenlik sağlanmakta ve bu çerçeve içerisinde toplumun yeniden üretimi gerçekleşmektedir. Tüketici haline dönüşen kişi, bolluk işaretlerine sahip olmanın ve onu teşhir etmenin, kendisine hem mutluluk hem de prestij sağlayacağına inanmaktadır (akt. Şaylan, 1999: 299). Bu anlamda Cristopher içinde bulunduğu ortamdan farklılaşır, insanın ihtiyacının ötesinde tüketmeye koşullandığı günümüz toplumu için bu radikal bir tavır gibi algılanır ki onun ailesine karşı kurduğu şu cümle durumun özetidir: Farklı olduğum için endişeleniyor musunuz?

Farklı olmak günümüz yaşamında “öteki” olarak kurulmak anlamına gelir. Yaşadığımız dünyanın kriterleri, bize biçilen yaşamı belirlemiştir. Onun dışında bir yaşam kurma çabanız Cristopher’ın yaşadığı gibi sıkıntılı, ait olamamış, yadsınan bir yaşamsal pratiğe karşılık gelir. Bu aslında akılcılık felsefesinin de getirdiği bir durumdur. Akılcılık her şeyi aklî olan ve olmayan olarak ayırırken kendi sınırları dışında kalanı farklı öznelikler olarak üretir. Böylece “normal” olan; “anormal”, “tuhaf”, “farklı” olarak yeniden üretilir. Ve bunun sonucu olarak yaşam içerisinde herkes gibi davranmayan, tek tip olarak var olamayan dışlanır.

Into The Wild filminde değinilmesi gereken noktalardan birisi de mülkiyet ve mülksüzleşme konusudur. Mülkiyet nedir? Sorusuna en keskin cevabı ünlü düşünür Prodhon:mükiyet hırsızlıktır diyerek vermiştir. Mülkiyet hırsızlıktır çünkü topraklar doğal zenginlik miraslarıdır, insan ürünü değildir ve doğanın insanlara karşılıksız bağışıdır. Fakat topraklar hava, su gibi ele avuca sığmaz olmadığından, bazı insanlar doğanın herkese verdiğini sahiplenip onu bir zenginlik hâline getirmişlerdir (Proudhon, 1840: 91).

Proudhon’un yıllar öncesinden yaptığı bu tespit insanın doğa ile değişen ilişkisiyle de ilgilidir. Neolitik dönem ile başlayan toprağın ve hayvanın evcilleşmesi süreci insanın doğa üzerinde bir hȃkimiyet kurmasına sebep olduğu gibi, doğayı öteki bir konuma taşımıştır. İnsan için doğa giderek daha fazla tüketeceği bir nesne haline gelmiş ve bu durum insanın doğayı artık sadece “şey” olarak görmesine sebep olmuştur. Arendt’in “şeyleştirme” (1994: 152) adını verdiği bu durum şeylerle çevrelenmiş bir yaşam pratiğini de beraberinde getirmiştir. İnsan yapımı dünya, insanı bir dünyasallık düzeyine esir hâle getirmiştir. Böyle bir dünya içerisinde Cristopher mülkiyetinde olan “şeylerden” kurtularak aslında bir bakıma gerçek özgürlüğe doğru yolculuğa çıkmıştır. Yol boyunca önce arabasını, daha sonra üzerindeki parayı ve en son plakayı da bırakan Cristopher gittikçe doğaya daha da yaklaşarak, kendi deyimiyle artık kaçtığı medeniyet tarafından zehirlenmeyecek ve içindeki günahları öldürüp, ruhani bir yolculuğa çıkacaktır.”

 Metalaşan doğa, verili yaşamsal durumumuz ve gözetim

İnsan doğayı artık bir tüketim nesnesi hâline getirmiştir; havası, suyu, toprağı kapitalist dünya için sadece maddî anlamda değer taşır. Denizinde yüzmek için, dağında tırmanmak için, nehrinin kenarında oturmak için hep ödemeler yapmak zorundasınızdır. Birileri doğanın herkese eşit sunduğu varlığını mülk edinmiş ve sizi onun için bedel ödemeye mahkȗm etmiştir. Filmde Cristopher’dan nehirden geçebilmesi için istenen kimlik, para ve izin bu durumun göstergesi olarak karşımıza çıkar. Doğada bulunan herhangi varlık için birilerinden izin almak zorundasınızdır. Ayrıca Weatherford’un değindiği gibi günümüz insanı çevrelerindeki bölgelerin kaynaklarına ihtiyaç duymadıkları zaman bile, eğlence ve dinlenme adına çevrelerindeki dünyayı yok etmek için yeni yollar bulurlar (2008: 232). Plajların çevresini oteller sarar, doğanın herhangi bir yeri tellerle çevrilerek parklar, bahçeler kurulur ve bütün bunlar yapılırken doğanın varlığına kast edilir ve doğanın varlığı metasal bir karşılıkla yeniden üretilir.

Var olan dünya durumu bireyleri verili bir yaşama mahkȗm etmiştir. Verili bir yaşam bizim için her şeyin sınırının başkaları tarafından belirlenmiş olması demektir. Mutlu olmak için size belli şeyler sunulmuştur. Para, kariyer, tüketim, bütün bunlar sizin özgürlüğünüzün denetimli hâle gelmesine sebep olur. İnsan, yaşamını verili olan bu hırslar üzerine anlamlandırmaya çalıştıkça daha da mutsuz olur. Devlet aygıtı size verdiği kimlikle sizin yaşamınızın tapusuna da sahip olur siz artık kendi kimliğinizle değil devletin mülkündeki bir bireysel durumla karşı karşıyasınızdır. Diliniz, dininiz, kimliğiniz, uyruğunuz her şeyiniz daha doğduğunuz an birileri tarafından belirlenmiştir. Kredi kartları, pasaportlar, ehliyetler sizin her yerde gözetlenmenize, gittiğiniz her yerde devletin herhangi bir bürokrasi kurumuna kaydınıza yarar. İnsan artık her anlamda bir gözetim nesnesidir. Bu nedenle günümüz dünyasında özgürlükler hiçbir zaman tam anlamıyla bir özgürlüğün ifadesi değildir. İşte bu nedenle filmde Cristopher yolculuğa çıkmadan önce, bütün bu gözetlemenin dışında var olabilmek için kredi kartını, pasaportunu ve kimliğini yok eder o artık Cristopher değil, Alexander Supertramp’dır. Onun için artık verili bir kimlik yoktur, o “adlandırılmış” değil, kendi istediği bir isimle, gözetimin dışında doğaya doğru yol almaktadır. Ve bu yol ona ailesinin sürdürdüğü birbirine bağlanmış “kȃğıt erkek” ve “kȃğıt kadınlar” gibi olmamak için, dayatılmamış bir mutluluğun peşinde, sonsuz bir özgürlük için bir kapı olacaktır.

Ve yüzleşme

Illich’in deyişiyle: İnsan artık el emeğinden, zahmetten ve toprakla temas etmekten uzaklaşmış, doğanın sadece güzellikleriyle ve estetik hazzıyla değil, zorlukları ve tehlikeleriyle olan doğrudan bağını yitirmiştir (1978: 12). Bu değerlendirmeye uygun olarak filmin kahramanı Cristopher doğanın zorluk ve tehlikeleriyle yüzleşmeye, kendi deyimiyle kendisini insanlığın en eski duyguları arasında bulunmaya adamıştır. Ancak doğa her ne kadar insan tarafından denetim altına alınmış gibi görünse de, doğal yaşam içerisinde kendi kurallarını uygulamaya devam eder. Critopher’ın avladığı geyiğin bozulması ve zehirlenmesine sebep olacak yanlış bitkiyi yemesi bütün bunların göstergesidir. Bu durum doğa ve insan arasındaki güç savaşında, insanın hȃlȃ onun karşısında güçsüz olduğuna işaret eder. İnsan doğanın dağlarını delip yollar açmış, bombalar üretmiş, fabrikalar kurmuş, doğayı olabildiğince yağmalamış, tüketmiş ve talan etmiş, her şeyini kendince “adlandırmış” olabilir ancak insan hȃlȃ gerçek doğa şartlarında güçsüz bir varlık durumuyla karşı karşıyadır. Çünkü doğa çeşitliliği birbirine çok benzeyen insan tarafından adlandırılmamış pek çok zenginliği içinde barındırır. Ve yanlışlıkla tükettiğiniz bir bitki Cristopher’ın zehirlenip ölmesine neden olduğu gibi insan varlığının güçsüzlüğünün göstergesi de olabilir. Yani insanın adlandırıp kurduğunu düşündüğü doğa dışı yaşam, ona kendisini ne kadar güçlü hissettirse de, insan ve doğa arasındaki güç savaşı hiç bitmeyecek gibi görünüyor.  Kısaca, ne kadar farkında olmasak da gücümüz sadece kendi kurduğumuz ya da birilerinin bize sunduğu bu yaşam şartlarında geçerli, doğa şartlarında değil.

Into The Wild filmi pek çok konuda çok soru sorduran, çok derin felsefî alt yapı barındıran bir film, filmin gerçek bir öyküden yola çıkılarak çekilmesi filmi ayrıca anlamlı kılıyor. Her izlendiğinde yaşamsal varlığımıza dair yeni sorgulamalar bulabileceğimiz bu film, bize verili olan yaşamın dışında başka bir yaşam yolunun mümkün olabileceğini ve en önemlisi her şeyi “gerçek adıyla söylemeyi” öneriyor. Bunun anlamı birilerinin bizim için kurguladığı, anlamlandırdığı, adlandırdığı dünyanın dışında bir dünyanın, hakikatinin de farkında olmak demek belki de, kurulmuş özneler olarak değil, gerçek varlığımızla var olabilmek.

Emek Erez

Kaynaklar

Arendt, H. (1994), İnsanlık Durumu, (Çev. Bahadır Sina Şenel), İstanbul: İletişim.

Illich, I. (1978), İşsizlik Hakkı, (Çev. Deniz Keskin), İstanbul: Yeni İnsan Yayınevi.

Proudhon, P.J. (1840), Mülkiyet Nedir?, (Çev. Devrim Çetinkasap), İstanbul: Türkiye İş Bankası Yayınları.

Şaylan, G. (1999), Postmodernizm, Ankara: İmge Kitap Evi.

Weatherford, J. (1994), Vahşiler, Barbarlar ve Uygarlık, İstanbul: Versus.

Rastgele Haber

Boğaziçi Üniversitesi Açık Dersleri İnternette

Boğaziçi Üniversitesi’nin; bilimsel merak, özgür düşünce ve yaratıcı fikirlerin oluşmasına katkı sağlamak amacıyla başlattığı “Açık …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir