gtag('config', 'UA-20348778-1');
Anasayfa / Arka Bahçemiz / Biz kötüleşirken…

Biz kötüleşirken…

Ne iyi düşüncelerimiz var, ne çok düşlüyoruz iyiliği, adaleti, barışı. Gerçekten seviyoruz iyiliği aslında. Biz böyle severken iyiliği, kötülüğün sıradanlaştığı kanlı sabahlara uyanıyoruz her gün.

Kötülüğün zaferi çok eski elbet. Egemenlik ilişkisi insanlık tarihinin motoru gibi dolaysıyla yönetene özgü bir kötülük de hep var olmuş. Ama kötülük hiç bu kadar rakipsiz hissetmedi kendini. Modern zamanlarda kötülüğün karşısında ‘ben’ var. İyilik ve ben çatışmasında beni hemen seçebiliyoruz ve iyi beni aştığında kendimizi haklı hissediyoruz. Kendi kendimize tutsak olma hali bu. Tutsak diyorum çünkü insanı; doğa ve diğer insanlarla olan bağlarından koparan nesnel, kendi kendine bir bağımlılık durumu yaşanan. Bu hal beraberinde sınırlı bir empati ve kısık bir vicdanı beraberinde getiriyor. Gözümüze sokularak anlatılan acı olaylara üzülürken biraz uzağımızda olan ya da çok fazla üzerinde durulmayan meselelere üzülmüyoruz. Arakan halkının acısını hissedebiliyorken Yemen’de öldürülen sivil halk için empatinin de bir sınırı var diyebiliyor ve kendimizi korumaya geçebiliyoruz. Bizim için seçilen acılara kendimizi de kaybetmeden üzülüyoruz.

Vicdanın tarihi, antropologların da ilgisini çeken ve üzerinde araştırmalar yaptıkları bir konu. Yapılan çalışmalarda öldürmeyeceksin, çalmayacaksın gibi genel olduğunu düşündüğümüz ilkelerin bile kültürel olarak belirlendiği ve kültürden kültüre değişiklik gösterdiğini kanıtlar durumda. Etik, kültürel bir kod. Ve bizler bu kültürel koda modern zamanlarda yaşanan Yahudi soykırımında da şahit olabiliyoruz. Her anlamda çağdaşı olduğumuz bu soykırım, her yönüyle sorgulanmayı hak ediyor. Özellikle bugünlerde bu konuyu konuşmayı ve üzerinde düşünmeyi çok isabetli buluyorum. Önceliğimiz “kötülüğün sıradanlığı”… İnsanlığın tüm mirasının bu kadar kötüye kullanıldığı bir vahşete neredeyse Avrupa’nın yarısı tanıklık etti. İdeolojik sapma ile başlayan raydan çıkış, kendi kendini kandıran itaatkâr dişliler ile insan yiyen bir makineye dönüştü.

Naziler ezici bir çoğunlukla yönetime geldiler ve sanıldığının aksine Almanlar, Sırplar, Bulgarlar, Polonyalılar; komşuları, arkadaşları olan Yahudilere yardım etmek için hiç de gönüllü olmamışlardı. Alman halkının kader savaşı ya da ölüm kalım savaşı olarak sunulan paravanın arkasında herkes bir halkın bir halkı yok ettiğini belli belirsiz seçebiliyordu. Görmek istememişlerdi çünkü ne de olsa onlar sadece işleyişin uysal dişlileriydiler. Hem kurallara uymak ne zamandan beri kötü sayılabilirdi. Kendini kandırmak vahşetin parolasıydı. İdeoloji kendini kandırmayı pekiştirmek için anlamlar, değerler ve göstergeler üretip iktidarını sağlamlaştırabildi. “Yaşasın Almanya” ya da “Geleceğinize sahip çıkın” gibi sözler ne doğruydu ne yanlıştı o bir anlamdı ve aldatılma içeriyordu. Vicdanen de hukuken de kötü olan öldürme eylemi büyük bahanelerin arkasına saklanabilirdi. Yanlışın yanlış olduğunun neredeyse fark edilmediği dönemlerdi. Suç ya da suçlu yoktu. Lider ve ideoloji vardı. Ama biz bugün biliyoruz ki yazılı tarihteki en büyük suç işlendi.

“Nazi Almanya’sında kötülük, insanların görür görmez kötülük olduğunu anlamalarını sağlayan niteliğini kaybetmişti.”[1]

Kötülüğü sadece ideolojik bir sapmayla açıklayamayız. Şeytan var bir de çıkarları uğruna şeytana inanan insanlar. Kendini bir yaraya bile bakmaya tahammül edemeyen biri olarak tanımlayan Adolf Eichmann tam 6 milyona yakın insanın ölümüne aracılık etti. Eichmann, bir fikre tüm hayatını adamış bir idealistti. Kudüs’te sorgulanırken de idam edilirken de dilinde hep klişe sözler vardı. Kendini anlatan en iyi özelliği itaatkâr uysallığı idi. Nazi partisine üye olduğunda bir işsizdi ve parti ona kısa yoldan iş bulma ve yükselme olanağı sunabilirdi. Her ne kadar kendini, bütünü göremeyen ve sonuçlarını tahmin edemeyen bir dişli olarak tanımlasa da aslında ne köle ne efendi olabilmişti. Seçebilme şansı savaşın en kızıştığı dönemde bile hep vardı ve o kendi çıkarlarını seçmişti. Bu seçimin adını ise “Sadakatim onurumdur” koymuştu. Böylelikle “İnsanları öldürdüm!” yerine “Görevimi yaptım!” diyebildiler Eichmann gibi pek çoğu. Sorumlu gibi görünen bir sorumsuzluk hali yaşattıkları. Kurala karşı sorumlu ama kendi eylemlerine, insanlığa ve tarihe karşı sorumsuzluk, özünde insan olmaktan vazgeçmektir. Sorumluluktan kaçış, insan olma bilincinden kaçıştır. Bir lidere ya da bir ideolojiye yüklenen sorumluluk o insanı bir nesne haline getirir. Eichmann’da çok defa kendini böyle hissettiğini söylemiştir. Kendi kendine ihanet en büyük trajedi.

İnsanın insan olmaktan çıkması yanı başımızda duran örneklere baktığımızda basit gibi görünüyor. Öldürmeyeceksin gibi en temel ahlaki öğreti hatta içgüdüsel merhamet bile aksini söyleyen olmayınca buhar olup uçtu. Totaliter bir rejimin ideolojik aldatması, körü körüne bir idealizm sonra kendi benine takılma… Sorgulanmadan kabul edilen her şey gibi vicdan da kimseyi koruyamadı. Vicdanı gerçek bir sorumluluk düşüncesiyle pekiştirmek daha işlevsel olabilirdi.  Bir filimde duymuştum şu sözleri; “Sadece bir adamın kötülüğe cesaretli olması değil, çoğunluğun iyiliğe cesaret edemiyor olmasıydı bütün sıkıntı…”

Hediye Çınar Ekinci

[1] Hannah Arendt “Kötülüğün Sıradanlığı s.157

Rastgele Haber

Bilim, Ahlakı Açıklayabilir mi?

Tanrısız/Dinsiz Ahlak Mümkün Mü? Ben, sonradan kendine Hieronymus Bosch ismini alan ressamın yaşadığı Den Bosch …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir