tanrı_öldü_nietzsche

Korona Tanrıyı Öldürüyor mu?

Çaresizlik ve karmaşa gittikçe artıyor, dünya genelinde büyük bir krize doğru ilerliyoruz. Ama hala bir umut   var.

Nietzsche, öngördüğü zamanın insan davranışlarına kılavuzluk edecek, toplumsal ve inançsal anlamda ortak bir ahlaki referans noktasının kalmadığını söyleyerek “Tanrı öldü” demişti. Sanırım, bugün bu tespitin dünya çapında ‘Corona virüs salgın hastalığı’yla birlikte karşılığını bulan bir gelişmeyle karşı karşıyayız.

İnsanın elinde kanı olmayan bir ölme durumu bu. Kiminle konuşsam, ahlak ve inanç bağlamında paradokstan, çelişkilerden, tükenmişlikten söz ediyor. Bir tür nihilist sorgulama içindeyiz galiba!..

Bilindiği gibi Nihilistler her şeyden önce kendi varlığını sorgulayan tiplerdir. Beraberinde Tanrı’nın varlığını, iradenin bağımsızlığını, bilginin olanaklarını, ahlâkı ve tarihin mutlu sonunu sorguya çekerler. Her şeyin ‘anlamdan’ ve ‘değerden’ yoksun olduğunu savunan bu felsefi anlayış, insanın ahlaki ve siyasi inancını gittikçe içe doğru evrilten yeni bir tür varoluşa işaret eder.

Shopenhauer şunu salık veriyordu bu gibi durumlarda: “İçindeki dikene uy, o zaman tepeden tırnağa bahçe olacaksın.” Keza Hallac-ı Mansur: “Benim bu alemi idrak etmem gerekmiyor, remzini bilmek bana yeter, ben ondan dökülenim çünkü” demişti.

Boş zamanlarımda sadece kitap okumam, resim çalışmam;  ilham versin diye zaman zaman tarih öncesi mitosları, felsefi metinler okurum. Barok resimleri incelerim özellikle; şair William Blake’nin internette yayınlanmış 600’ü aşkın desenlerine, Gustave Dore’nin 1000’e yakın gravürlerine göz atarım. Her edim sonrası, dünyada meydana gelen önemli toplumsal olaylar, deprem, kasırga ve salgın hastalıklar karşısında aciz düşen, umudu kestiği noktada, insanlığın tanrıdan daha başka bir şeye, görünür olmayan ama umutsuzluğuna çare olmasını beklediği tanımsız bir güce doğru arayış içinde bulunduğunu ifade eden imge yığınıyla yüz yüze gelirim.

Evet, insanın çaresizliği her ne kadar tanrının varlığıyla örtüşen bir güç ilişkisini yansıtıyor olsa da durum hiç de öyle değildir; aksine daha da aşkınlaşan bir inan ve daha başka tür bir manevi doygunluk isteği vardır ortada.

Bu durumu Marks 1844 el yazmalarında insanın ‘ilk’liğine dönüş isteği olarak yorumlar. Kapitalizmle birlikte özel mülkiyetin ve paranın tiranlaşması karşısında, içine düşürüldüğü yabancılaşmanın aşılması noktasında insanın gerçek doğasına dönüşle mümkün olacağını ileri sürer. İnsanın, henüz Homosapiens iken, mağaralarda ve orman kovuklarında bir arada topluluk halinde yaşarken sahip olduğu insansı değerlere, içgüdüsel olarak eski bakir günlerine dönmesi gerektiğini varsayar. Zaman göstermiştir ki, hayatı yaratmanın sorumluluğu tanrıdan değil insanın sahip olduğu üretici eyleminden kaynaklanıyor. Ortaya çıkan sonuçlar, kendi türünün barış ve refahı ve ortak geleceği için değil, daha çok kapitalizmi besleyen bir üretim şeklidir. Çevresine ve kendine yabancılaşıp, stres içinde, tatminsiz, mutsuz bireyler olduğu çelişkisi ne yapsa-etse sona ermez insanın. Kaderci bir anlayışla “hayat bu” dese de kafasında çakan ‘varoluş’ şimşekleri acıyla birlikte hayatı sorgulamasını da beraberinde getiriyor.

Biz kapitalizmin en önemli argümanının artı değer sömürüsü olduğunu biliriz. Oysa kapitalizm insanı ve emeğini nesne yerine koyarken, öbür taraftan onu sistemin çarkları arasında yalıtır, yalnızlaştırır, insanı içinde bulunduğu üretim ilişkilerinden izolasyonu öngörür. Başlangıçta sosyal hayvan olan insan, kapitalizmle birlikte ‘yalnız kurt’a dönüşmüştür artık. Bu bağlamda son 100 yılda kapitalizmin, -belli bir tüketim sarmalında geliştirdiği, herkese ev-otomobil-özel eşya-bilişim teknolojisi uygulamalarından bahsetmeyeceğim, herkesin bildiği bir durum. Bugüne baktığımızda, ‘Corona Virüs’ salgınıyla birlikte insanlar arasına koyulan şartlı mesafe, eve kapatma ve geniş çaplı izole politikalar söz konusu yalnızlaştırmanın en tepe noktası sayılır. Mobilize-dijital takip uygulamalara geçilirse eğer, insanı ‘insansal bir varlık’ olarak düşünmek çok daha zor olacak bu noktada.

İnsanlar sosyal yaratıklardır; derler ki insan yalnız kaldığında, dakikalar içinde stres hormonu üretir, vücuttaki kortizol üretimini artırır, aksi bir durumda nazik bir dokunuş, duygusal iletişim ve dokunma bu stres hormonundan binlercesini öldürerek insanı normale döndürür. Kapitalizm, bile bile insanın hastalanmasını istemez, bunun için oturup plan ve strateji geliştirmez, politikacılar-yöneticiler karanlık odalarda buluşup bu durama gelinmesi noktasında bir karara varmazlar ama ellerinde bulundurdukları ekonomik-teknolojik argümanlarla, dolaylı olarak hasta ve mutsuz olmamızı sağlarlar. Bunu ekonomik ve insan ilişkileri bağlamında geliştirdiği rekabet düşüncesiyle ve Darwin’in “güçlü olan hayatta kalır” önermesiyle doğrulamaya çalışır. Oysa Darwin uyum içinde bir arada olanların hayatta kalmasından söz etmiştir; rekabet yerine iş birliğini gerçekleştirenlerin türünün devamını sağlayacağını ileri sürmüştür. İnsan olarak bugünlere kadar geldiysek bu doğal seleksiyonla geldik. Bunun için geldiğimiz tarih öncesine bakmak yeterlidir. 40 bin yıl önceye kadar yaşamış ‘arkaik sapiens’ türü Neandertal insan türü buzul çağında rekabete dayalı “sürek avı” yaşam biçimiyle varlıklarını üzün süre devam ettirememişler, soylarını tüketmişlerdir. Oysa atalarımız olduğu ileri sürülen Homo Sapiens türü ise ortaklaşa yaşam biçimiyle bölüşüp paylaşarak varlıklarını bugünkü insana evriltmeyi başarmışlardır.

Evet böyle bir geçmişten geliyoruz ama bugüne kadarki sürecimiz pek de parlak değil.

Gelip geçen zamana baktığımızda öldürmeler, cinayetler, savaşlar, kırım, yıkım, nefret, şiddet ve eziyet…. Tarihin yolu yine de insan ölüleriyle ve mezarlarla, iskeletlerle döşeli.  Kan banyosunda yıkanmış türsel bir gelişmeye sahibiz. Diyeceğim, kapitalistlerin pek umurlarında değilizdir açıkçası.

Kapitalizm insanlık dışı bir sistemdir, insanı sevmeyen bir sistemdir. Dünyada şu an her üç saniyede bir cinayet işleniyor. Tam da şu sırada bir adam kendinden ayrılmak isteyen karısını bıçaklıyor. Şu an insanlardan biri haşlanmış patates yerken, onlardan biri müstakil bir adada veya dingin bir denizin kıyısında demirlemiş milyon dolarlık yatında tonlarca mutluluk hormonu salgılamasına yarayan bir lezzeti keşfediyor. Hiyerarşik olarak dünyada, insanlığın %99’u mutsuz ve sefalet içinde yaşarken zenginliğin ve mutluluğun araçlarını elinde bulunduran %1’lik kesimi temsil eden onlar neden insanları sevsin ki!.. Şimdi mi insancıl olacak kapitalizm. Bu virüs salgınını durdurmak istediklerinden gerçekten emin miyiz?

İnsan sosyal bir varlık ama kapitalist düzen/devlet sosyal bir düzen/devlet değil. Eğer bu düzeni temsil eden devlet hepimizin dar zamanlar ambarı olsaydı, herkes bu ambardan  eşit bir şekilde yararlanmasını sağlayan bir işleyişe sahip olurdu. Almanya başbakanı tarihsel bir itirafta bulunarak dünya düzen kurucularını ve düzen devletlerini sorumluluğa davet ediyor. Şaşırtıcı!.. Ama geç kalınmış bir zamanlama. Son 50 yılın küresel zorluklarının yaşandığı zamanı geride bıraktık. Corona virüs salgını söz konusu bu zorluğu taçlandıran bir gelişme oldu.

Aksine devletler bu ambarın anahtarı yönetici ve kliği tarafında kaldığı için ambara giren ve çıkandan pek haberimiz olmuyor. Pastanın büyük dilimi çoğunluk onların önüne geliyor. Kırk harami saltanatı gibi bir kapitalizm.  Oysa söylenen dünya nüfusunu iki kez besleyecek kadar buğdayı var insanlığın dünya ambarında. Buna rağmen Afrika’da açlıktan ölenlerin sayısı günlük ortalama 25 bin kişi.

Güneşin sadece tek bir noktası dünyamızı ısıtmaya yetiyor ve de artıyor bile. Ama buna rağmen üretimi ve kontrolü bir avuç sermayedarın elinde olan ve bize parayla satılan enerjiyi kullanmak zorunda bırakılıyoruz. Burjuva politikacılar, konuşurken etrafına sis bombası atan tipler, gerçeği gizledikleri için sadece kulak duyusuyla düşünmek ve onlara inanmak zorunda kalıyor insanlar

Peki ne yapmalıyız?

Yanıtı var elbette. Hiç de öyle afaki değil bana göre. Bunu Marks’ın tek bir cümlesiyle somutlaştıracağım: “yoksulluk ile zenginlik arasındaki karşıtlığın, emek ile sermaye arasındaki karşıtlık biçimini aldığı kapitalist sistem, hiç kuşkusuz burjuvazi ile proleterya arasında sınıflar savaşımını doğururak, kendi kaldırılma koşullarını kendi yaratır.”

Şöyle bir bakın etrafınıza. Proletaryanın yapamadığını tek bir hamleyle ‘Corona Virüs’ salgını yapmıştır, özel mülkiyet iskambil kağıtları gibi ardışık bir şekilde bir bir yıkılmaya başlamıştır. Özel mülkiyetin uyruklaştırdığı, dinin uysallaştırdığı insanlar başta kendi doğası olmak üzere, yaşadığı hayatı, sistemi, devleti sorgulamaya başlamıştır. Logar kapağı açılmış yerin altında yaşayanlar gökyüzünü görmüştür. Bir daha asla içeri girmek istemeyecektir, kapağın üzerine kapanmasına asla müsaade etmeyecektir. Çünkü insan, kapitalistler ortalıkta yokken  40 bin yıl önce bu yer yüzündeydi. Dünyayı değiştirmeyi dünyaya sahip çıkarak gerçekleştirmenin fırsatı bu işte.

Osman Günay

Dünyalılar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir