Home / Tarih / Cro-Magnon’un Keşfi: Aşk

Cro-Magnon’un Keşfi: Aşk

Şimdi unuttuğumuz çağlarda da yüreğimiz çarpardı. Şimdiki kadar severdik birbirimizi, belki daha özgürce, hatta daha fazla mutlulukla. Yorumlamayı bilenler için, fosiller pek çok sırrı aydınlatabilir: Derler ki onlar, aşk insanın ayırıcı özelliğidir ve aşkı keşfeden de bizleriz, karmaşık beyinli Cro-Magnon’lar.Aşkın_tarihi

Soyun devamını sağlamak için karşı cinslerin birbirini elde etme ihtiyacı hep varolmuştur. Hatta kalıcı çiftler oluşturan hayvanlara bile rastlanır. Bu aşk mıdır peki? Hayır daha ziyade içgüdü elbette.

Aşık olabilmek için önce beyninin gelişmesini beklemek zorundaydı insan, dolayısıyla Homo sapiens’i, yani modern insanı. Ama elbette aşktan önce gelişmesi gereken daha önemli bir duygular vardı insanda. Sonuçta ölülerini gömmeyen Homo erectus’ların bu kadar ince bir yeteneğe sahip olması pek mümkün gibi görünmemekte.

Bu nedenle arkeologların hem fikir oldukları şey, insana özgü niteliklerin; Afrika’da ve Yakındoğu’da günümüzden 100 000, Avrupa’da yaklaşık 35 000 yıl önce, Cro-Magnon insanı tarafından geliştirilmiş olduğu.

Örneğin, Grimaldi Mağaraları’nda, 30 000 yıl öncesinden kalma, vücutları deniz kabukları ile kaplı, iki küçük çocuğun iskeleti. Danimarka’da, Vedbaek’te, günümüzden 8000 yıl öncesine tarihlenen bir yerleşmede, yanında yeni doğmuş bebeğiyle, 18’inde ölmüş genç bir kadın. Minik ceset, kemikleri hala duran bir kuğu kanadının üzerine yerleştirilmiş durumda. İşte bunlar derin bir bağlılığın, bir tür aşkın işareti olarak görebilir.

Aşkla birlikte insanın geliştirdiği başka bir olgu vardı elbette: Dayanışma

Korsika’da, Bonifacio Koyu’nun günümüzden 8000 yıl öncesine ait, 35’inde ölmüş bir kadına ait iskeletler bu dayanışmanın izlerini taşır. Gençliğinde geçirdiği bir kaza nedeniyle yürüyemeyen ve altçenesinin bir kısmı kemik iltihabı yüzünden erimiş, bu da lapadan başka şey yiyememesi demek olan bu kadın iskeleti, insanların avcılıkla yaşadığı bir dönemde, bu kadının başkaları tarafından bakıldığını anlatır bize. Bu da, belli bir dayanışma ve bireyler arasında bağlılık duygularının olduğunu kanıtlar o zamanlarda bile.Aşkın_tarihi

Hatta, Homo sapiens’le aynı çağda yaşayan, şimdi soyu kurumuş olan Neandertal insanında bile dayanışma izleri gözlenir. Ama Neandertaller ölülerinin sadece bazılarını gömerken, Cro-Magnon’lar bu işi düzenli olarak yapardı: Erkekler, kadınlar ve çocuklar, yaşları ne olursa olsun, hep aynı özenle toprağa verilmiştir. Bunlar aşkın ilk işaretleridir.

Aşkın bir başka önemli işareti de muhteşem mağara sanatıdır. Kayanın hazırlanması, resmin oyulması, hatların derinleştirilmesi, renklerin seçilip hazırlanması, perspektif, ustalıkla kullanılan bir kazı kaleminin ürünü olan kabartmalar, taştan, kemikten ya da hayvan uzuvlarından yapılan ve genellikle bezemelerle donatılan silahların da yansıttığı, kusursuz iş ortaya koyma zevki … Bütün bunlar sarsıcı bir yeteneğin, bir estetik kaygısının ve duyarlılığın belirtisi. Kısacası hayal gücüne ve heyecanlara sahip bir beynin. Bu dönemdeki sanatsal devrim, belki aynı zamanda aşkın da doğuşunu ifade ediyor.Aşkın_tarihi

İlk “modern” avcıların duyduğu aşk, bizimkinden farklı değildi herhalde. Cro-Magnon’lar konuşuyorlardı, beyinleri bizimkinin aynıydı, tıpkı bizim gibi rüya görüyorlardı, aynı duygularla, heyecanlarla doluydular; onlar da arzuyu, kıskançlığı, merhameti ve tutkunun değişkenliğini tanıyorlardı kesin. Hatta bu ilk aşkların bizimkinden çok daha yoğun, çok daha gerçek olduğunu bile düşünebiliriz, çünkü bütün sıradan işlerden, toplumsal kurallardan ve belli kıstaslara uyma zorunluluğundan uzaktılar.

Paleolitik dönem, altın çağdı. Kaynaklar bol, insan sayısı azdı. Her yer hayvan kaynardı, hayvanlar vahşi değildi ve avlanmaları kolaydı. Atalarımız, oldukça dağınık olsalar da tamamen birbirlerinden kopmayan otuz kişilik gruplar halinde, yarı göçebe bir yaşam sürerlerdi. Anlaşıldığı kadarıyla ortak bir dilleri vardı; belki evrensel değildi bu, ama çok geniş alanlarda konuşulurdu. Hammadde, kabuklu deniz hayvanları, dağ kristali ve muhtemel bilgi değiş tokuşu yaparlardı {birbirine çok uzak bölgelerde benzer nesnelere rastlanır ve aynı yontma tekniği göze çarpar), büyük bir olasılıkla eşlerini de değişirlerdi. İskeletler öyle olduğunu kanıtlıyor, kan bağına bağlı bozuklukları olmayan, düzgün yapılı insanlardı bunlar.

Paleolitik dönemde, sonraları sık sık görülenin tersine, başka insanların neden olduğu şiddetli ölüm vakalarına, kurşun yaralarına rastlanmaz. İnsanlar birbirlerine girmeden avlandılar; Ama bir taraftan da gayet maço bir dönemdi. Kadın çocuklarla ilgileniyor, giysi yapmak için derileri temizleyip tabaklıyor, eve göz kulak oluyor, ateşe bakıyordu; erkek ise avlanıyordu.

Etnoloji şunu bize bir kere daha söyler: Bütün avcı-toplayıcı toplumlarda, kadındaki aylık değişimlere dayalı bir kan yasağı vardır; silah, erkeklerin ayrıcalığıdır, çünkü kan akıtmaya yarar. Kadınlar, sadece kansız aletleri kullanabilirler: Kuş ya da balık ağı, tuzaklar, sopalar, topuzlar … Avustralyalı Aborijinlerde, Güney Afrikalı Buşmanlarda ya da Kuzey ve Güney Amerika yerlilerinde bu türden kurallara rastlanır.

Ve derken, günümüzden 10000 yıl öncesinde bir devrim gerçekleşti! Avcı-toplayıcı topluluklar ve oradan oraya dolaşıp duran çiftler ortadan kalktı! Tarım, hayvancılık, köyler keşfedildi. Aynı anda, toplumsal işbölümü, özel mülkiyet, hiyerarşi, iktidar ve savaş da. Nüfus arttı, toplumlar yapılanmaya başladı, zihinler değişti. Bütün bu çılgınca çalışmalar, toplumsal bir örgütlenmeye, kaynakların yeniden paylaşılmasına, dolayısıyla bir öndere, kolektif bir yaşamın sıkıcı kurallarına ihtiyaç doğurdu. Her şey tektipleşti. Artık herkes keyfinin istediği yere kulübe inşa edemiyordu; Tuna köylerinde bütün yerleşmeler birbirine benzer, hepsinin planı, boyutları aynıdır, aynı eksen üzerine dizilmişlerdir; Yakındoğu’da gene aynı köy öbekleri vardır, Eriha’da olduğu gibi; çanak-çömlekler de üç aşağı beş yukarı birdir (hepsi belli bir kurallar dizisine göre bezenmiştir).

İşlerin nasıl paylaşılacağına karar veren otorite, özel hayatı da istediği gibi biçimlendiriyordu. Kuşkusuz artık insanlar eşlerini de özgürce seçemiyorlardı ve bu sıralar özel mülkiyetin bir sonucu olarak cinsel ilişkilere ve birleşme kurallarına da kurallar konulmuş olmalı.

Kadınların evdeki işleri artmıştı. Artık toprağı ekip biçmeye, hasada, tanelerin öğütülmesine, çanak-çömlek yapımına, pişirilmesine yardım etmek zorundaydılar Neolitik, onlar için sıkıntıların başladığı dönem oldu.

İnsanlarla cinsellik arasındaki duygular da bu nedenle giderek kurallara bağlanmış, insan kaçırma, tecavüz, kölelik, çok eşlilik bugünlerde doğup gelişmiş olmalı. Sıkıntılar başlıyordu.

Neolitik, özel hayat açısından kesinlikle bir gelişme sayılmaz! Altın Çağ bitmişti, modern dünya adım adım ilerlemeye başlamıştı bile.

Derleyen: Sibel Çağlar

Kaynak: Aşkın En Güzel Tarihi – Dominique Simonnet

Dünyalılar

Rastgele Haber

Bir kenti hayata döndüren müzik

Bir kenti hayata döndüren müzik: Leningrad Senfonisi II. Dünya Savaşı’nın en ağır kuşatmalarından Leningrad Kuşatması, …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir