Home / Arka Bahçemiz / Kapitalizmin Korku Kuşağı: Çocukluk ve Annelik

Kapitalizmin Korku Kuşağı: Çocukluk ve Annelik

Sistemin belirlediği bir arenada çocukluk-annelik-kadınlık-erkeklik gibi rollere bürünüyoruz. Bu kurallar geçersiz kılınana kadar sahip olduğumuz yaş veya biyolojik özelliklerin bize sınırlamalar getireceği, hayatımızı zorlaştıracağı ortada.Çocukluk ve Annelik

Çocuğun doğuşu

Çocuk kavramı, öyle ezelden beri varolan, her açıdan net, somut bir özneyi temsil eden bir kavram değil. Aşikar olduğu üzere çocuk-çocukluk toplumsal bir kavram. Yaşadığımız toplumun, değer yargıları, aile biçimi ve sosyal ilişkileri göz önüne alındığında içeriği değişebilecek bir kavram. Bu haliyle şu anda dünyada genel olarak sunulan çocuk kavramının sınırlarının kapitalizm tarafından çizildiğini kabul etmek gerekiyor. Zaten bugünkü anlamıyla çocuk statüsünü tanımlayan çocukluk kavramının 400 yıl öncesine dayandığı iddia edilmektedir.

Daha önceleri için anladığımız şekliyle herhangi bir çocuk-yetişkin ayrımından bahsetmek pek mümkün değil gibi. Bu 400 yıl içerisinde de kavrama şekil veren önemli başlıklar burjuvazinin aile ve eş kavramlarının şekillenişi, endüstriyel gelişim ve işçileşme, son olarak da sistemin eğitimi örgütleyişi olarak özetlenebilir.

Kapitalizmin her şeyi paketleyip satışa sunma anlayışı aslında biyolojik seyir dışında toplumsal ve düşünsel yaşamı belirleyecek nitelikte hiçbir ezeli ayrıma gerek olmayan çocuk, ergen, anne, baba, yetişkin vs. gibi bir yığın kategoriyi de paketleyip önümüze koymuş durumda. Hal böyleyken bu paketlere dört elle sarılmak ve onları yeniden üretmek yerine bu kategorilerin bizde nasıl zuhur ettiğini çocuk ve anne kavramlarının gündelik hayattaki yansımalarını ele alarak düşünmekte fayda var.Çocukluk ve Annelik

Liberal aklın çocuk takıntısı

Çocukluk diye bir sosyal statünün varlığına ikna olduğumuz anda durumun biyolojik bilgisine başvurup içini olumlu veya olumsuz sosyal kavramlarla doldurma ihtiyacı duyuyoruz. İnsanın doğumundan ölümüne kadar çeşitli evrelerden geçtiği kabulümüz. Ama bu evreler herkes için bıçakla kesilmiş bir netlikte 25, 42, 67 gibi yaşlarla genellenemezken çocukluk kategorisinde çok kesin konuşma çabasına tanık oluyoruz.

1 yaşında şu olur, 5’te şu gibi giden bu sınırları belirleme gayretleri 18 yaş sınırıyla da çocukluğu net bir şekilde başı sonu belli bilinen bir şey haline getirmeye yöneliktir. Kimi zaman bilimsellik kimi zaman duygusallık hezeyanı taşıyan bu çaba nihayetinde kendisiyle de çelişen sonuçlar doğurur ve hepsini aynı anda kabul etmek zorunda kalır. Belki de çocukluk hakkında kafaların bu kadar karışık ve bir o kadar da net olması bu çabanın hayatla çelişiyor olmasının en temel kanıtıdır. Bu çelişkiyi kısaca bir şeyi zapturapt etme, ona hükmetme gayreti ile hayatın değişkenliği, direngenliği arasındaki çelişki olarak özetleyebiliriz. Kapitalizmin kendine sömürülecek bir alan açma çabasıyla çocukluk kavramını sürekli ele alışı, bir taraftan olumlu öbür taraftan da olumsuz bir yığın tanımı 0-18 yaş arasındaki insana giydirme çabası bu çelişkinin güzel bir örneği.

Liberalizmin bu tablonun birey kısmını herkesten önce sahip çıkması kaçınılmaz. Liberalizm için çocuk bir bireydir ve tüm bireyler gibi o da eşit haklara sahip olmalıdır. Peşinen liberalizmin 18 yaş sınırını kabul ettiğini belirtmeye gerek yok. Ama “bu sınır var olsa da haklar vardır ve çocuğun çocuk olmasına rağmen bu hakları kullanması gerekir” demesinin kendi içinde sorgulama gerektiren bir tutarsızlık olduğunu kabul etmez. Aksine; ayrıca der, çocuk olduğu için fazladan haklara da sahiptir. Sonra da o ayrıca hakları savunmanın ulvi olduğunu belirtir. O haklarsa kısaca, sevgi görmek, sıcak bir yuva sahibi olmak, eğitimde fırsat eşitliği (dikkat edelim, eğitim hakkı değil), aile sevgisi, anne şefkati, sağlıklı beslenme, sağlık hakları vs.

Aslında bakarsanız bunların bir bölümü liberalizmin her birey için sayabileceği haklar. Çocuk söz konusu olduğunda oluşan fark ise, çocuğun sistemle bağları gereği bunları kendi kendine elde edememesidir. O yüzden normalde “bireyin sorumluluğu” olan bunları elde etme çabası, çocukların yerine burada devletin, STK’ların veya yetişkin bireylerin, ailelerin, özellikle annelerin sorumluluğudur. Burada çocuğun kendi haklarına ulaşamaması çoğunlukla sistemle bağından çok “aklının ermemesi” ile açıklanır. Böylece çocuklukla ilgili önemli bir olumsuz kavram “acizlik” tanımlanmış olur.

Gerçekten de bu kadar karmaşık, hiyerarşik ve adaletsiz bir toplum yapısında hayat deneyimi, “akıl”, yeterli eğitim insanlar için önem arzeder ve bunların yetersizliği hayatla başa çıkmanızı zorlaştırır. Yine de bu zorluğun sistem yerine çocuğun doğasından kaynaklandığını kabul etmek sizi bir çıkmaza sürükler ve bu; yapıyı, çocukluk kavramını yeniden üretmek anlamına gelir. Çocuğun eğitimi bu çıkmazın en önemli paydasını oluşturmaktadır.

Her şeyden önce adeta çocukluk, eğitilmesi gereken, geleceğe hazırlanan, yetişen, henüz bir şey olmamış ama bir şeye dönüşecek bir varlığın bekleme odasıdır. Bu anlayışla eğitimin sistemle bağı sorgulanmaz ve eğitim yarışının kendisine değil eğitim yarışında geride kalmanın adaletsizliğine isyan edilir. Bu yüzden anne bu bir şeye dönüşecek belirsiz varlığı daha karnındayken hazırlamaya mahkumdur. Anne, eğitimin baş sorumlusudur ve bundan feragat etmek hainliktir, vicdansızlıktır. Bir çocuğa yapılacak en büyük kötülüktür. Gerektiğinde baba finansal destekte yetersizse o da elinden geleni yapacak, çocuk için çalışacaktır.

Özetle liberalizm çocukların haklarından bahsederken sistem tarafından toplumun elinden alınanları sorgulamak yerine çocuklar için en iyisi kumkumasıyla çocuk ve birey kavramlarını insan ve hak kavramlarının önüne koyar. Çocukluk ve Annelik

Ahlaken çocuk

Özellikle son yüzyılda, teknoloji ve bilimi arkasına alıp çocuk kavramını iyice temellendirmeye çalışan anlayış, sonunda onun en sağlıklı, en hijyenik, en vitaminli gelişiminin önünü açtığını muştulayıp duruyor. Çocuklarla ilgili beyinlerini neyin geliştirdiğinin, yeni bir keşfin, yeni bir yöntemin bulunmadığı bir gün geçmiyor neredeyse.  Diğer taraftan yoksullarda, azınlıklarda, göçmenlerde çocuk statüsündekilerin hali Orta Çağ’ı aratmıyor. En çok sömürülen, sokaklarda en çok ezilen, en perişan haldeki insan gurubu çocuk statüsündekiler. Böylesi bir çöküşün vebalini taşıyan sistem bırakın politik isyanı, vicdani bir muhakemenin bile risk faktörü olduğunu görüyor. O yüzden sistemin en çok arka çıktığı yaklaşım ahlaki bir çocuk kavramı yaratılması oluyor. Bu yaklaşımla çocuk masumluğu temsil eder. Çocuk mutludur, iyi niyetlidir, o ne yaparsa güzel yapar, her şeyin iyisini bilir, sevgi doludur, sınıfsızdır,  empati yapar, cinsellikle “kirlenmemiştir” vs.

Bu yüzden cinselliğini de kontrol altına alır, hangi yaşta cinsellik yaşayacağını belirler, yasaklar, bu yanıyla onu cinsel olarak sömürmenin de yolunu yapar. Ama bu masum çocuk anlayışının en önemli yansıması, dünyadaki kötülüklerden yetişkinlerin sorumlu olduğu yanılgısıdır. Kötü haller yetişkinlikten kaynaklanır ve sistemle ilgisi yoktur. Sistem içimizdeki çocuğu korumaya soyunur ve hızla aklanır. Çocuk merkezli eğitim haddinden fazla övülür, çocukların yönettiği okullar, çocukların sembolik olarak yönetimde yer aldığı 23 Nisan’lar, çocukların resimleri, mektupları alır başını gider. Üstelik bu masumiyet metaya dönüştürülüp satışa çıkar. Çocuklar için ürünler, çocuk masumiyeti taşıyan ürünler, kucağında çocukla poz veren siyasiler veya çocuğa kötülük eden caniler, canavarlar, kötü bireyler dünyası üstümüze abanır. Böylece çocuğun nesneleşmesi tamamlanmış olur. Bu nesneye de bir özne gerekir.

Çocuğun öznesi annedir. Gökten zembille inmiş, arınmış bir canlı olarak çocuk, toplum tarafından annelere emanet edilmiştir. Emaneti bu kadar kırılgan, korunmaya muhtaç bir şey oluca anneye de ancak melek olmak düşüyor. Bir melek ve bir nurlu varlığın yaşayabileceği en uygun kurum da asla dağılmaması gereken aile olarak karşımıza çıkıyor. Ailenin dağılmaması da elbette annenin önemli görevi. Eğer ki bu görevlerini ihmal eder o zaman toplumdaki bütün kötülüklerin anası olur. Etmezse de sonunda ölür ve ayağının dibindeki cennete gider. Bu yüzden bir insanın ölümüne sebebiyet veren bir kadın, özellikle de ölen çocuğu veya çocuksa, katil olmaktan da öte canavar addedilir, cani olur, kahpe olur, hasta olma ihtimali gözetilmez, başka hiç bir ihtimal gözetilmez.

Sonuç yerine

Sonuç olarak kurallarını sistemin belirlediği bir arenada çocukluk-annelik-kadınlık-erkeklik gibi rollere bürünüyoruz. Bu kurallar geçersiz kılınana kadar da sahip olduğumuz yaş veya biyolojik özelliklerin bize sınırlamalar getireceği, hayatımızı zorlaştıracağı ortada.

Çocukluk kavramı karşımıza sosyal, sınıfsal, toplumsal bir kavram olarak çıkıyor. Bunun en güzel kanıtı Türkiye’de bir sürü çocuk derneği varken neredeyse hiçbirinde ebeveyn söylemi ve şefkati dışında bir yaklaşımın olmamasıdır.

Çocukla beraber örgütlenmek yerine çocuk adına örgütlenmeyi savunurlar. Hatta çocuklarla örgütlenmek çoğuna göre suçtur, çocukları siyasete alet etmektir. Onlar; fanus misali sıcak yuvalarında özenle muhafaza edilmelidir. Örneğin neredeyse hiçbiri, politik bir konuda, politik bir özne olarak çocuk hakkına vurgu yapmaz, anadilde eğitime, çocukların toplumsal örgütlenmelerde yer almasına, cinsel kimliklerini kazanmalarına dair sus pus olurlar. Aksine çocuğun bunlardan soyut algılanmasını isterler: sınıfsız, etnik kimliksiz, fikirsiz, cinsiyetsiz… Çünkü böyle bir katılımı sistem kaldırmaz, katılımın kendisini de çarpıklaştırır. Bu yüzden üzerimize çöken “çocuk kavramı”na şefkatle sarılmak yerine ona sorgulayarak yaklaşmak hayrımıza olacaktır.

Mine ŞİRİN – Bianet

Dünyalılar

Rastgele Haber

Dindar Ama Ahlaksız Olmanın Kodları

Dindar bir insan nasıl ahlaksız olabilir? Allah’a ve ahiret gününe inanmaya devam ettiği halde nasıl …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir