Home / Arka Bahçemiz / NATO ve Küresel Sermaye Libya’yı Niçin Vurdu?

NATO ve Küresel Sermaye Libya’yı Niçin Vurdu?

Mahdi Darius Nazemroaya yazdı: Kaddafi’nin Afrika kıtasını Libya liderliği altında birleştirmeyi hedefleyen Pan-Afrikan tutkuları sebebiyle, Afrika’yı ele geçirme projesine paralel olarak Libya’nın nötralize edilmesi gerekiyordu. Libya ve onun kalkınması ve siyasi projeleri, Afrika kıtasının yeniden sömürgeleştirilmesinin önüne etkili bir bariyer örüyordu.

war-in-libya

O gün ve bugün Libya: NATO’nun marifetine genel bir bakış

Mahdi Darius Nazemroaya

Global Research

2011 yılında, bütün dünya hayret içinde Arap Baharı’nı izlerken, ABD ve onun, ağırlıklı olarak Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (NATO) ve Körfez İşbirliği Konseyi (KİK) bayrağı altında çalışan müttefikleri, Libya Arap Cemahiriyesi’ni askeri yoldan ele geçirdi.  

Korumak için müdahale ettiklerini iddia ettikleri barışçıl sivil protestocular gerçekte ABD ve yandaşlarının dünyaya tanıttığı nitelikte değillerdi. Bu sözde “protestocular”ın çoğu silahlıydı ve bu görünür hale geldiğinde nihayet kendilerini “isyancı güçler” olarak betimlemeye başladılar. Libya’daki bu sözde “isyancılar” da ağırlıklı olarak, kendiliğinden ortaya çıkmış bir askeri güç değildi ve Libya’da herhangi bir muhalefet faaliyetinden söz edilmeye henüz başlanmamışken yetiştirilmiş ve örgütlenmiş bir isyan hareketini meydana getiriyorlardı.

Libya’nın ABD ve Avrupa Birliği ile yakınlaşması sonrasında, pek çok kişi için Washington’un ve müttefiklerinden herhangi birinin Libya hükümetini devirmeye hazırlık yapıyor olduğu düşünülemezdi bile. 2003 yılında Albay Muammer Kaddafi’nin Washington’la işbirliğini seçmesi sonrasında Libya ile ABD, Britanya, İtalya, Fransa, İspanya ve Türkiye arasındaki ilişkiler serpilip gelişmişti. Seyfülislam Kaddafi’nin neo-liberalizm üzerine kurulu “Yeni Libya”sının NATO ile çarpışmaya gireceğini kimse tahayyül edemezdi.

Ancak ABD ve onun AB’deki partnerleri yıllardır, Libya’yı ele geçirmek için hazırlıklar yapıyordu. Cemahiriye’nin hükümet, güvenlik ve istihbarat alanlarına sızmışlardı. İkinci Dünya Savaşı’ndan beri var olan ve Libya’yı üç sömürge bölgesine bölmeyi amaçlayan kadim emperyalist hedefler, Washington, Londra, Paris ve Roma’daki hükümet dosyalarına girmiş ve Brüksel’deki NATO merkezlerinde dolaşıma girmişti.

ABD ve müttefikleri, bu sömürgeci planlara paralel olarak, Libya muhalefetinin farklı üyeleriyle bağlar kurmuş ve Trablus’ta rejim değişikliği için bu muhalefet figürlerini kullanma opsiyonunu her zaman saklı tutmuştu. Sömürgeci tasarılarını bir araya getiren ve yerel temsilcilerini mobilize eden ABD ve müttefikleri, Libya’yı yönetecek yeni kukla liderlik olarak Ulusal Geçici Meclis (UGM) – veya kısaca Geçici Meclis – ve benzer yapıların kurulması için ortam hazırlamaya başladı. 2011’de Arap Baharı’yla birlikte Libya çatışmasının ortaya çıkmasından aylar önce İngiltere ve Fransa ortak işgal tatbikatları dahi düzenlemişti; eş zamanlı olarak NATO ve KİK ülkelerinden çeşitli istihbarat servislerinin üyeleri ve yabancı askeri komandolar da bu Kuzey Afrika ülkesinin istikrarsızlaştırılması ve Cemahiriye’nin hükümetinin ve kurumlarının devrilmesi için hazırlıklara yardım etmek üzere Libya’da sahada yer almıştı.

Gerçeklikler tersyüz edildi ve çatışmanın kurbanları kapsamlı bir şekilde, saldırganlar olarak resmedildi. Geçici Meclis’in, paralı askerler ve yabancı savaşçılarla genişlemiş olan güçleri NATO ve KİK’in yardımıyla, yollarına çıkan kişilere ve sivillere işkence ederken, tecavüz ederken, onları katlederken, Libya içindeki şiddet nedeniyle suçlanan, inatçı bir şekilde ve münhasıran Muammer Kaddafi oldu. Öte yandan yaşanan vahşetler sadece Libyalıların Libyalılara uyguladığı şeyler değildi. Çatışma boyunca NATO, bu Kuzey Afrika ülkesini ele geçirme ve kontrol altına alma çabalarının parçası olarak ciddi savaş suçları ve insanlığa karşı suçlar işledi. Yabancı gazeteciler savaşı meşrulaştırıp sürdürdükleri gibi, Cemahiriye’nin düşmanlarına, Libya’daki hedeflerin ve kontrol noktalarının yerleri hakkında haber geçmek yoluyla, NATO’nun savaşında büyük rol oynadı. Ancak savaş, planlandığı şekilde gitmedi ve direniş, Pentagon ve NATO’nun başlangıçta düşündüğünden daha güçlü olduğunu kanıtladı.

Karşı karşıya gelme sürecinde ve uluslararası düzeyde, Libya’daki çatışma ve hükümetin devrilmesi için sahneyi hazırlamak üzere, bir dizi insan hakları örgütü ve düşünce kuruluşu kullanıldı. Bu örgütler ağırlıklı olarak müdahaleyi meşrulaştıracak ve sözde “demokrasi” adına Libya’da bir vekil hükümetin kurulması için gerekli bireyler ve kamusal yüzler ağını oluşturacak mekanizmaları tesis etmek için kullanılan bir ağın parçasıydı. Zamanı geldiğinde bu kuruluşlar, Libya Arap Cemahiriyesi’ni tecrit etme, güçten düşürme ve boyun eğdirme projesinde NATO güçleriyle ve ana akım medyayla koordinasyon kurdu. Bu sözde insan hakları örgütleri, ana akım medya ağları ve Afrikalı paralı askerler, Libya askeri uçaklarının sivillere saldırılar düzenlediği ve Muammer Kaddafi rejiminin gerçekleştirdiği sivil katliamları hakkındaki yalanları yaymak için birlikte çalıştı.

Uluslararası haber ağları, kendi kendilerinin beslediği bir yanlış bilgilendirme döngüsüne varacak şekilde bu insan hakları örgütlerinin açıklamalarına kapsamlı bir şekilde yer verirken, aynı insan hakları örgütleri, medya haberleri temelinde iddialarda bulunmaya devam etti. Cenevre’deki Birleşmiş Milletler ofisinde İnsan Hakları Konseyi’ne sunulan, buradan da Libya’daki savaşın temeli olarak New York City’deki Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’ne sunulan şey, işte bu yalanlar ağıydı. Bu yalanlar, Birleşmiş Milletler veya başka bir kuruluş tarafından herhangi bir soruşturma yapılmaksızın kabul edildi. Libya’dan gelen uluslararası soruşturma ekibi talepleri görmezden gelindi. Bu noktadan itibaren NATO, sivilleri koruma ve Arap ülkesi üzerinde uçuşa yasak bölge hayata geçirme bahanesi altında Libya’ya karşı saldırganlık savaşını başlatmak için BM Güvenlik Konseyi’ni kullandı. Her ne kadar Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından resmen kabul edilmemiş olsa da, “Koruma Sorumluluğu” (R2P) doktrini NATO tarafından askeri müdahale için yeni paradigma olarak ortaya konuldu.

Pentagon militarizminin ve küresel imparatorluğun Paul Wolfowitz, John McCain, Joseph Lieberman, Elliott Abrahams, Leon Wieseltier, John Hannah, Robert Kagan ve William Kristol da dahil olmak üzere bütün bilinen taraftarları, bu savaşın gerçekleştirilmesini istedi. Yeni Amerikan Yüzyılı Projesi (PNAC) ve yeni-muhafazakar güruh, Washington’daki realist dış politika kampıyla yan yana geldi. Bütün bir ABD yapısı, Trablus’u kurşuna dizmek ve onu zayıf ve bölünmüş bir Afrikalı himaye devletine indirgemek için bir araya geldi.

libya_map_harita

Libya ve Afrika için yeni “kapışma”

NATO’nun Libya savaşını tarihsel analizler çerçevesine yerleştirmek için, Avrupa’nın Afrika’daki ani fiziksel sömürgeleştirme kampanyasının ana itkisini hatırlamak yeterlidir. Bu proje, başlangıçta “Büyük Buhran” denilen, ancak sonradan geriye dönük olarak “Uzun Buhran” adı verilen ekonomik kriz, kabaca 1873-1893 yılları arasında Avrupa ve Kuzey Amerika’nın büyük bölümünü vurduğu zaman hayata geçirilmişti. Bu dönemde, Batı Avrupa’nın Afrika ülkeleriyle olan temaslarının temposu tamamen değişecekti.

Bu krizden önce Batı Avrupalı şirketler, Afrikalı liderlerle anlaşmalar yapmaktan ve onların otoritelerini tanımaktan memnundular. Britanya’nın elindeki Sierra Leone ve Lagos’ta, Portekiz’in elindeki Mozambik ve Angola’da ve Fransa’nın elindeki Senegal’de bulunan, stratejik olarak yerleştirilmiş ticaret merkezleri temelindeki birkaç kıyı şeridi dışında, Afrika’da birkaç Batı Avrupa sömürgesi mevcuttu. Bu dönemde Afrika’daki en büyük dış kuvvet, büyük güç olarak uzun süredir gerileme içine girmiş olan Osmanlı İmparatorluğu’ydu.

Britanya, Fransa ve Portekiz aracılığıyla Afrika’da gerçekleşen sömürgeci Batı Avrupa nüfuzuna rağmen yine de Afrika kıtasının önemli bir bölümü halen dış kontrolden veya yabancı kontrolünden azade haldeydi. Ancak Avrupa’daki ekonomik rekabetlerin yoğunlaşması ve Batı Avrupa’daki ekonomik kriz, bu durumu değiştirecekti. Britanya dünyanın en sanayileşmiş ülkesi niteliğini kaybederken, ABD, Fransa ve Almanya’nın hepsi, Britanyalı üreticilere giderek artan ölçüde meydan okuyacaktı. Krizin ve artan iş rekabetlerinin sonucu olarak, Batı Avrupa ülkelerindeki şirketler, ticari çıkarlarını korumak için kendi hükümetlerini korumacı pratikler izlemeye ve Afrika’ya doğrudan müdahale etmeye yöneltmeye başladılar. Bu sömürgeci itkinin veya “kapışma”nın arkasındaki mantık şuydu: bu Batı Avrupa hükümetleri, ihracat pazarları olarak ve sadece bu şirketler için kaynak girişi olarak Afrika’nın büyük kısımlarını ele geçirirken, bu Afrika ülkeleri etkin bir şekilde, ekonomik rakiplere kapanacaktı. Bu sebeple, fildişi, meyve, kopal (reçine), karanfil, bal mumu, bal, kahve, fıstık, pamuk, değerli metaller ve kauçuk elde etmek için Afrika’da Batı Avrupa fetihleri dizisi başladı.

Her ne kadar 2011’deki NATO savaşının hedefleri Libya’nın finansal ve maddi servetini ele geçirmek idiyse de, bu haksız savaşın daha geniş hedefleri, Afrika kıtasının ve onun engin servetinin kontrolü üzerinde yürütülen mücadelenin parçasıydı. “Afrika için kapışma” kendini tekrar ediyordu. İlk seferde olduğu gibi, kriz ve ekonomik rekabetler, Afrika kıtasındaki sömürgeci fetihlerin bu yeni evresiyle de bağlantılıydı.

Kuzey Amerika ve Batı Avrupa’daki Kuzey Atlantik ülkelerinin aleyhine olacak şekilde Asya’nın yeni küresel ağırlık merkezi olarak yükselişi de, Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerini, Afrika’yı Çin Halk Cumhuriyeti’ne ve yükselen güç merkezleri Rusya, Hindistan, Brezilya ve İran’a kapamak için bir çabaya girişmeye yöneltti. İşte bu yüzden Pentagon’a bağlı Birleşik Devletler Afrika Komutanlığı (USAFRICOM/AFRICOM) savaşta büyük bir rol oynadı.

29 Mart 2011’de toplanan ve Libya Temas Grubu’nun kurulmasıyla sonuçlanan Londra Libya Konferası, Avrupalı sömürgeci güçlerin Afrika toplumlarını ve topraklarını kontrol etmek için yürüttükleri ilk çabada elde ettikleri kazanımları sağlamlaştırmaya çalışan 1884 Berlin Konferansı’nın modern bir versiyonuydu. Libya Temas Grubu’nun dördüncü defa bir araya geldiği 15 Temmuz 2011 tarihli İstanbul Konferansı, ABD’nin ve bu ülkelerin Libya’nın geniş zenginliklerini ele geçirme yönündeki niyetlerinin gerçek anlamda deklare edilmesine sahne oldu. Bu, Afrika’daki ve ötesindeki diğer ülkelerin zenginliklerinin ele geçirilmesi için de bir modeldir. Bu açıdan, Geçici Meclis, Libya’nın zenginliklerinin çalınmasına yardım etmek içi tasarlanmış bir vekilden başka bir işlev görmemiştir.

Dahası, Kaddafi’nin Afrika kıtasını Libya liderliği altında birleştirmeyi hedefleyen Pan-Afrikan tutkuları sebebiyle, Afrika’yı ele geçirme projesine paralel olarak Libya’nın nötralize edilmesi gerekiyordu. Libya ve onun kalkınması ve siyasi projeleri, Afrika kıtasının yeniden sömürgeleştirilmesinin önüne etkili bir bariyer örüyordu. İşte bu sebeplerle, “Odesa Şafağı Operasyonu” adıyla savaş başlatıldı. Bu isim çok şeyi ifşa etmekte, Libya’daki kampanyanın stratejik niyetini ve yönünü ortaya koymaktadır. “Odesa”, şair Homeros’un anlattığı bir antik dönem Yunan efsanesidir; Homeros, İthaka’lı Odesa’nın ülkesine geri dönüş yolculuğunu ve izlediği yolları anlatır. Buradaki ana tema, “eve dönüş”tür. Bir başka deyişle, askeri saldırının kod adı, ABD, Britanya, Fransa, İtalya, Almanya, Belçika ve Türkiye gibi ülkelerin, Afrika’ya kendi “dönüş”lerini gerçekleştirdiği anlamına gelmektedir.

Afrika’nın tacı

Libya, çok büyük ekonomik değere sahip olan, kazançlı bir ödüldür. Dev petrol ve doğalgaz kaynaklarına, Nubian Kum Taşı Akifer Sistemi’nden gelen dev miktarda yer altı sularına, önemli ticaret yollarına, önemli düzeyde yabancı yatırımlara ve büyük miktarlarda likid sermayeye sahiptir. 2011 yılına kadar Libya, kaydadeğer düzeyde biriktirdiği ulusal geliri açısından ender bulunan bir hediye olarak görülüyordu. Nitekim Libya, 2011 yılının başında, deniz aşırı mali varlıklardan gelen 150 milyar dolardan fazla paraya ve dünyanın en büyük egemen yatırım fonlarından birine sahipti.

Libya’daki çatışmanın alevlenmesine kadar, Cemahiriye’de çok büyük bir yabancı işgücü vardı. Dünyanın dört bir köşesinden binlerce yabancı işçi, iş için Libya’ya gitmişti. Bunların içinde Filipinler, Türkiye, Sahraaltı Afrika, Çin, Latin Amerika, Belarus, İtalya, Fransa, Bulgaristan, Romanya, Kanada, Rusya, Ukrayna, Sırbistan gibi bölgelerden ve Arap dünyasının her köşesinden gelen kişiler vardı. Yıllar boyunca Libya içindeki bu işler, Nijer gibi bazı Afrika ülkelerinin ekonomileri için önemli bir ekonomik hafifleme kaynağıydı. Dahası, Filipinler ve İtalya gibi yerlerden gelen bazı yabancı işçiler, Libya’da yaşama ve kendi yerel işletmelerini açma kararı dahi vermişti.

NATO savaşından önce Libya toplumu, bağımsız bir Afrika ülkesi haline geldiği 1951 yılından başlayarak uzun bir yol kat etmişti. 1975 yılında siyaset bilimci Henri Habib, bağımsızlığın şafağındaki Libya’yı geri kalmış bir ülke olarak tanımlamış ve şunları söylemişti: “24 Aralık 1951 tarihinde Birleşmiş Milletler Libya’nın bağımsızlığını tanıdığı zaman ülke, dünyanın en yoksul ve en geri ülkelerinden biri olarak tanımlanıyordu. O dönemde nüfus, 1,5 milyondan fazla değildi, bunların %90’dan fazlası okuma-yazma bilmiyordu ve hiçbir siyasi deneyime veya teknik bilgiye sahip değillerdi. Üniversite yoktu ve bağımsızlıktan yedi yıl önce sadece sınırlı sayıda lise kurulmuştu.”

Habib’e göre Libya’daki yoksulluk durumu, Osmanlı boyunduruğunun ve Libya’da bunun ardından İtalyanlarla başlayan Avrupa emperyalizminin sonucuydu. “[Libya’nın] Arap sakinlerini, ülkeleri için hiçbir ilerleme kaydedemeyecek şekilde tâbi bir konumda tutmak için her türlü çaba gösterilmişti.” Ancak bu sömürgeci boyunduruk, İkinci Dünya Savaşı sırasında 1943 yılında İtalya ve Almanya’nın yenilgiye uğratılması sonrasında gerilemeye başladı.

1959 yılında Libya’nın petrol rezervleri keşfedildi. Kötü siyasi yönetime ve yolsuzluğa rağmen 1969 yılından itibaren bu petrol rezervleri, ülke nüfusunun yaşam standartlarını geliştirmek için kullanıldı. Libya’nın enerji kaynaklarından elde edilen gelire ilave olarak Libya hükümeti, Libya’nın yüksek yaşam standartlarını korumada önemli bir rol oynadı.  Libya petrolü, her ne kadar hiçbir zaman bütünüyle ulusallaştırılmasa da, 1969 yılında Kaddafi ve bir grup genç subayın monarşiye karşı gerçekleştirdiği darbe sonrasında  kademeli olarak Libyalıların kontrolüne geçti. 1969’dan önce ülkenin petrol zenginliklerinin önemli bir bölümü halk için kullanılmıyordu. Kaddafi yönetimi altına ise bu durum değişti ve 12 Kasım 1970 tarihinde Ulusal Petrol Şirketi kuruldu.

Geçmişte Libya’nın bir parya devlet olarak tecrit olması bir düzeyde, Libya’nın ekonomik olarak korunmasında ve yaşam standartlarının sürdürülmesinde rol oynadı. Ekonomik bir bakış açısından söylemek gerekirse, Arap dünyasının ve Afrika’nın önemli bir bölümü, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği ile bağlantılı entegre bölgesel ekonomiler ağının bileşenleri olarak küreselleşmişti. Libya’nın bu küresel ekonomik sisteme entegre olması, Washington, Londra ve Paris’in açıkça Trablus’la ters düştüğü, Libya Arap Cemahiriyesi’nin eski siyasi tecriti nedeniyle gecikti.

Kaddafi ailesi ve onların memurlarının devasa meblağlarda parayı çalmasına ve israf etmesine rağmen, Libya halkı, hükümet tarafından sağlanan barınma ve sayısız sübvansiyon gibi sosyal hizmetlere ve kazançlara sahip oldu.  Elbette modern refah devletinin Libya’da neo-liberal yeniden yapılandırmanın ve yoksulluğun olmadığı anlamına gelmediği, bunların oluşmakta olduğu da belirtilmelidir. Ancak ekonomi, Libya’daki savaşın iç boyutunun itici gücü değildi. 2011 yılına kadar, yıllar boyunca Libya, Afrika’daki en yüksek yaşam standartlarına sahip olan ülke ve Arap dünyasında en yüksek yaşam standartlarına sahip olan ülkelerden biriydi. Eski bir Libya atasözü, “eğer ceplerin boşalırsa, hataların çok olur” der. Bu açıdan Libya’nın hataları, ekonomik açılardan çok fazla değildi.

2008 yılında Libya’da, işsizlikten kaynaklı olduğu söylenen protesto eylemleri gerçekleşti. Ancak 2003-2011 yılları arasında gerçekleşen protestoların çoğunun ekmek meselesiyle bir ilgisi yoktu. Bu ise Libya’yı, 2011’de başlayan protestoların arkasındaki en önemli faktörlerden birinin ekmek meselesi olduğu Tunus, Mısır ve Ürdün gibi Arap ülkelerinden ayırıyor. Elbette bu, sözü edilen bu öteki Arap ülkelerindeki protesto hareketlerinin sadece ekmek ve ekonomi meselelerinin sonucu olduğu anlamına gelmez. Arap devletlerindeki halk öfkesini ateşleyen başlıca faktörler arasında kişisel özgürlük talebi ve yolsuzluklara yönelik tepkiler de vardı. Libya’da ise, eğer bir sebepten bahsedilebilecekse, Cemahiriye yetkilileri ve memurları arasında kök salmış olan, her yere yayılmış yolsuzluktan kaynaklı öfkenin, tepkileri hükümete doğru yönelttiği söylenebilir.

Kısaca bahsedildiği gibi Libya ayrıca, Çad, Mısır, Libya ve Sudan topraklarının altında bulunan eski Nubian Kum Taşı Akifer Sistemi’nde tutulan dev miktarlarda yeraltı sularına da sahiptir. Libya ve Mısır, bu su kaynağında en büyük paylara sahiptir. Nubian Akifer Projesi olarak adlandırılan ortak bir inisiyatifte, Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu (UAEK), Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (BMKP), ve Küresel Çevre Tesisi (KÇT) isimli mali örgüt, Sahra Çölü’nün altındaki bu zengin yer altı su kaynağını incelemek üzere bu dört Afrika ülkesinin hükümetleriyle birlikte çalıştı. UAEK, izotopları kullanarak, Nubian Kum Taşı Akifer Sistemi’nin üç boyutlu haritasını çıkardı.

Cemahiriye’de, Albay Kaddafi’nin emriyle Büyük İnsan Yapımı Nehir Projesi hayata geçirildi ve bunu 1983 yılında, Nubian Kum Taşı Akifer Sistemi’nden Libya’nın ve Sahra ve Sahil bölgelerindeki öteki bölge ülkelerinin yararına olacak şekilde istifade etmek üzere Büyük İnsan Yapımı Nehir Yönetimi’nin kurulması izledi. Proje ülke içinde ağırlıklı olarak benzin, tütün ve seyahat vergileriyle finanse edildi ve finansmanın kalan kısmı doğrudan Libya devleti tarafından karşılandı. 2008 yılına kadar Libya hükümeti, su projesine yaklaşık 19.6 milyar Amerikan doları harcamıştı.

UAEK’NİN İzoyop Hidroloji Bölümü’ne göre Nubian Kum Taşı Akifer Sistemi, dünyanın en büyük fosil akifer sistemidir ve Çad, Mısır, Libya ve Sudan arasında “artan taleplere ve kalkınmaya yanıt verecek en büyük su kaynağı, bazı durumlarda ise geleceğin tek su kaynağı” olacaktır. İçme suyu tedariği küresel düzeyde sınırlı hale gelirken, Libya’nın su tedariklerinin ülke içinde ve bölgesel düzeyde daha fazla değer kazanması öngörülüyordu. ABD, Fransa ve başka yerlerdeki dev çok uluslu su şirketlerinin, Libya içme sularının özelleştirilmesi ve Nubian Kum Taşı Akifer Sistemi’nin kontrol edilmesi fikri karşısında ağızlarının suyu akıyordu.

Libya Yatırım Yönetimi (LYY); petrol devi British Petroleum (BP), Rusya’da bulunan, dünyanın en büyük alüminyum üreticisi RUSAL Birleşik Şirketi, ABD’li büyük işletme (GE), İtalyan bankası ve finans devi UniCredit, İtalyan petrol şirketi Ente Nazionale Idrocarburi (ENI), Alman mühendislik ve elektronik devi Siemens, Alman elektrik ve gaz şirketi Rheinisch-Westfälisches Elektrizitätswerk (RWE), İngiliz yayıncılık devi Pearson ve İngiliz telekomünikasyon devi Vodafone (UK) gibi büyük uluslararası şirketlerde pay sahibiydi ve yatırımlar yapmıştı. Libya, Exxon Mobil’in Fas Krallığı’ndaki alt kuruluşu  Mobil Oil Maroc’u ve Kenya’nın petrol rafinerisinin yarısını satın almıştı. LLY 2008 yılında ise Royal Dutch Shell’in Cibuti, Etiyopya ve Sudan’daki bütün servis istasyonlarını satın aldı. Trablus aynı yıl, Mısır, Fas ve Tunus’ta faaliyet yürüten uluslararası bir hidrokarbon arama şirketi olan Circle Oil’dan büyük bir hisse satın aldı. Ayrıca Libya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’yle (DKC), ülkenin batı kısmında bir boru hattı inşa etmek üzere bir anlaşma yaptı. Libya tarafından, Mısır’dan Nijer’e, Mali’den Tunus’a kadar Afrika’nın pek çok ülkesindeki tarım, sanayi ve hizmet projeleri için büyük yatırımlar gerçekleştirildi.

2008 yılında Libya Yatırım Yönetimi Goldman Sachs’a 1.3 milyar ABD doları verdi. Araştırılabilir bir şekilde Goldman Sachs Libyalılara, yatırımlarının %98’inin bir gecede kaybedildiğini, yani Libyalıların Goldman Sachs’a verdikleri neredeyse tüm paranın kaybedildiğini söyledi. Trablus ve öteki gözlemciler açısından, Goldman Sachs’ın küresel mali kriz nedeniyle fona ihtiyaç duyduğu için nakit enjeksiyonu olarak Libya yatırımına el koyduğu açıktı. Sonrasında Cemahiriye yetkilileri ve Goldman Sachs yöneticileri, Goldman Sachs’ın Trablus’a Wall Street finans devinde büyük hisseler vereceği bir çözüme ulaşmak için müzakereler yürütmeye çalıştılar. Libya ve Goldman Sachs arasında yürütülen müzakereler 2009 yılında tamamlandığında, iki taraf da, Goldman Sachs’ın Trablus’tan ele geçirdiği paranın yerine geçecek bir formül bulmayı başaramadılar.

Goldman Sachs, Libya yatırım fonlarını çalan tek kuruluş değildi: Société Générale S.A., Carlyle Group, J.P. Morgan Chase, Och-Ziff Capital Management Group ve Lehman Brothers Holdings de geniş miktarda Libya yatırımına ve fonuna sahipti. NATO’nun Libya’ya karşı yürüttüğü savaş ve Libya’nın finans varlıklarının dondurulması, şu veya bu şekilde bu şirketlerin hepsine kâr sağladı. Bu şirketler ve onların hükümetleri, Kaddafi’nin fikirlerinden ve Birleşmiş Milletler’e sunduğu, eski sömürgeci güçlerin Afrika’ya yaklaşık 800 trilyon dolar borçlu kabul edilmesi yönündeki öneriden de memnun değildiler.

Libya’nın zengin olması, 2011’deki “suçlarından” biriydi. Petrol, finans, ekonomi ve Libya’nın doğal kaynakları, Amerika Birleşik Devletleri ve müttefikleri için cazip ödüllerdi. Libya’nın enerji rezervleri ve jeopolitiği 2011 savaşının başlatılmasında büyük rol oynamış olsa da, savaşın bir amacı da Trablus’un büyük finansal holdinglerini ele geçirmek ve Wall Street’in ve öteki finans merkezlerinin gerileyen finansal hegemonyasını takviye edip sürdürmekti. Wall Street, Trablus’un borçsuz olmasına, uluslararası mali varlıkları biriktirmeye devam etmesine ve özellikle Afrika’daki öteki ülkelere uluslararası kredi ve yatırım fonları veren bir verici ülke olmasına izin veremezdi. Bu nedenle, tıpkı dev çok-uluslu petrol şirketleri gibi, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa Birliği’ndeki büyük bankalar da NATO’nun Trablus savaşında büyük role ve çıkara sahipti.

Libya savaşının Afrika jeopolitiğindeki etkilerine genel bakış

NATO’nun Libya Arap Cemahiriyesi’ndeki operasyonları, Libya’nın siyasi birliğinin erozyona uğramasına yardımcı oldu ki bu da, hem bu Kuzey Afrika ülkesinin toprak birliği, hem de Libya ile sınırı olan bütün ülkeler açısından büyük içerimler getirdi. Libya ve içinde bulunduğu bölge istikrarsızlaştırıldı. Domino etkisi, en azından kısmi olarak NATO’nun Libya savaşının sonucu olarak çatışmaların gerçekleştiği Nijer, Mali ve Orta Afrika Cumhuriyeti’nde açıkça görülebilir.

Katı bir Afrika bağlamı içinde Libya, önemli bir coğrafi noktada bulunmaktadır. Ülke, Afrka’ya açılan coğrafi kapıdır ve kıtanın kuzeydoğu ve kuzeybatı kısımlarını birbirine bağlamaktadır. Libya’nın ulusal toprakları, Sahra ve Sahil bölgeleri içinde kalmaktadır ve Libya’daki olaylar, Sudan’ı, Mısır’ı, Mağrip bölgelerini, Batı Afrika ve Orta Afrika’yı doğrudan etkiler. Tunus dışında, Libya sınırındaki bütün ülkeler, Afrika’nın güney bölgesi hariç olmak üzere kıtanın tüm bölgelerine temas eder ve onları birbirine bağlar. Sözünü ettiğimiz, Tunus Cumhuriyeti dışındaki sınır devletleri Mısır, Sudan, Çad, Nijer ve Cezayir’dir. Libya’nın konumu bu açıdan çok özeldir ve pek çok ülkeyle ve bölgeyle sınırı olan bu öteki büyük Afrika devletleriyle olan bölgesel yakınlığı da son derece önemlidir. Bu aynı zamanda, Libya’nın kuzeyden güneye ve doğuda batya bir nakliye ve ticaret koridoru oluşturma projesinin tam anlamıyla gelişmebilmesi halinde, merkezi önemde olacaktı.

Bir sosyo-kültürel bakış açısından değerlendirildiğinde, Libya bütün sınır ülkeleriyle aşiret bağlarına ve kültürel bağlara sahiptir. Libya’da etnik farklılıklar da mevcuttur, ancak bunlar sınırlı düzeydedir. Libyalıların büyük çoğunluğu kendini Arap olarak görür. Libya’daki en büyük azınlık, kabaca kuzey grupları ve güney grupları şeklinde ikiye ayrılabilecek olan Berberilerdir. Libya’da, antagonistik siyasi çağrışımlar verildiği zaman aşiretçiliğin Libya için ve komşu ülkeler için çok tehlikeli olabileceği bilinci her zaman mevcuttu. Libyalıların parçası oldukları aşiretler Libya sınırlarının ötesine uzanmakta ve Nijer’den Burkina Faso’ya ve Moritanya’ya kadar uzanan, üstüste binmiş aşiret ağları içinde bir zincir meydana getirmektedir. Libya’daki aşiret kavgaları, Batı Afrika’da Senegal ve Mali, Orta Afrika’da Çad ve Doğu Afrika’da Sudan gibi ülkeleri istikrarsızlaştırabilir. NATO güçleri işte bu bağlamda 2011 yılında Kuzey Afrika’da bir Arap-Berberi bölünmesinden bahsetmeye başladı. Trablus’taki rejim değişikliğinin yarattığı siyasi boşluk, Libya’da aşiretçiliği ve bölgeciliği ateşledi ve şimdi Libya’yla sınırı olan ve etkileşim içinde olan bütün ülkeler, Libya’yı temkinli bir şekilde izliyor.

Kahire’de “yeni bir başlangıç”: Obama’nın İslam’ı manipüle etme girişimleri

Kimlik politikaları ve inanç meseleleri de, Libya’yı çevreleyen olaylar deryasına hakim olan jepolitik akımlar arası rekabette tansiyonu yükselten faktörler oldu. Libyalının ne olduğu ve etnik Arap’ın ne olduğu soruları, Pan-Afrikan harekete saldırmanın ve Libya’yı ve daha geniş anlamıyla Kuzey Afrika’yı Afrika’nın geri kalanından ayırmanın aracı olarak, Cemahiriye’ye karşı savaşta üst üste konuldu. İnanç ve din de, jeopolitik araçlar ve nüfuz silahları olarak aranan dinamikler olarak yükselişe geçti.

Başkan Barack Hussein Obama, ABD kamuoyunun umutların hitap ederek ve kendisini bir “barış prensi” ve “umut mesihi” olarak sunarak seçilmişti. Zarif konuşmaları arasında, sözde Müslüman Dünya ile yeniden bağ kurma arzusunda olduğunu iddia etmişti. 2009 yılından beri Obama devamlı olarak, kendisini “Afrika’nın çocuğu” ve Müslümanlara sempatiyle bakan biri olarak sunmak için, Kenyalı Müslüman bir babadan gelen, Afrikalı ve Müslüman kökenlerine vurgu yaptı. Başkan Obama, Müslümanlara uzanmanın parçası olarak 4 Haziran 2009 günü Kahire’de, hayli yaygın bir şekilde duyurulan bir konuşma yaptı. Obama’nın başkanlık konuşması, “Yeni Bir Başlangıç” başlığını taşıyordu ve ABD ile sözde Müslüman Dünya arasındaki ilişkilerdeki hasarları onarmayı amaçladığı varsayılıyordu. Konuşma, Beyaz Saray tarafından şöyle tanımlanmıştı:

“4 Haziran 2009 günü Başkan Obama, Mısır’ın başkenti Kahire’de, Amerika Birleşik Devletleri ve dünya çapındaki Müslümanlar arasında, karşılıklı çıkar ve karşılıklı saygı temelinde, yeni bir başlangıç önerdi. Başkan özel olarak ABD’nin, Müslüman çoğunluklu ülkelerle, kaydadeğer bir Müslüman nüfusa sahip olan ülkelerle ve bu ülkelerin halklarıyla, eğitim, ekonomik kalkınma, bilim ve teknoloji ve sağlık gibi alanlardaki partnerliği geliştirmek ve ortak kaygı konusu olan meseleler için birlikte çalışmaya devam etmek suretiyle, daha kapsamlı bir bağ arayışı içinde olacağını söyledi.”

Müslüman ağırlıklı devletlerdeki pek çok insan, onun barış ve karşılıklı saygı sözlerine kandı. Barack Obama, eylemleriyle, en az Oval Ofis’teki selefleri kadar savaş kışkırtıcısı olduğunu kanıtladı. Kahire konuşması anlamıydı, zira ABD’nin jeopolitik olarak Müslümanları ve onların umut ve beklentilerini kullanma kampanyasının başlangıcına işaret ediyordu. Bu konuşmasıyla aynı zaman dilimi içinde ABD Dışişleri Bakanlığı, Müslüman Kardeşler’le bağ kurmaya başladı; hatta konuşmadan önce üyelerinden, onu dinlemek için Kahire Üniversitesi’ne gelmelerini istedi. Kahire konuşmasının dördüncü noktası, adeta yaklaşan sözde Arap Baharı’nın habercisiymiş gibi, demokrasinin yükselişi ve demokratik değerleri ortadan kaldıran rejimlerin istikrarsızlığı hakkındaydı. Arap Baharı’nın içinde yer alan ve Libya’daki savaşı destekleyen pek çok örgüt ve kişi, Obama’nn “yeni başlangıç” çağrısının hayata geçirilmesi için acele edecekti. Bunlardan biri de, Geçici Meclis’in kurulmasına yardım eden Ali Abuzakuk’tur.

Obama 2010 sonlarında Endonezya’nın başkenti Cakarta’da, Müslüman Dünya ile bağ kurma temalarına devam edecek ve Müslümanlara hitap eden bu ikinci konuşmasında demokrasi, inanç ve ekonomik kalkınmadan söz edecekti. Bu noktadan itibaren El Kaide, ABD dış politikasının spot lambalarının ışığından çıktı ve Arap Baharı ayaklanmalarına kadar olan dönemde ABD, pek çok kez değişen açıklamalarda, El Kaide liderinin 2 Mayıs 2010 günü Pakistan’da, CIA ajanları ve ABD deniz komandolarından oluşan bir ekip tarafından öldürüldüğünü söyleyerek, Usame bin Ladin’in ruhunu ebediyete gönderdi.   Bütün bunların vardığı nokta, Arap dünyasının Müslüman ağırlıklı ülkelerindeki muhalefet gruplarının arasına ABD ajanlarının yerleştirilmesi ve İslam bayrağını kullanan savaşçıları ve vekil siyasi partileri kullanmak yoluyla İslam inancının ABD dış politikasının bir aracı haline getirilmesiydi. Bu yüzden Washington’un, İslam bayrağı altında savaştığını iddia eden sapkın gruplarla olan ittifakı, 2011 yılında yeniden ateşlendi. Bu ittifak kendisini önce Libya’daki savaşta, arkasından da Akdeniz kıyılarında Suriye ve Lübnan’da gösterdi.

Bugün Libya: Yoksul, bölünmüş ve çatışma içinde

Libya’yı bölmeyi hedefleyen tarihsel proje, 1943 ve 1951 yıllarına kadar gider. Bu proje, İkinci Dünya Savaşı sırasında İtalya ve Almanya’nın yenilgiye uğratılması sonrasında, Libya üzerinde bir mutemetlik sistemi kurma yönündeki başarısız girişimlerle başlamıştı. Libya’yı bölme çabaları en sonunda Libyalılara, 2003’teki Amerikan-İngiliz işgali sonrasında Irak’ta kurulana benzer bir federal monarşik sistemi dayatan bir stratejiyle sonuçlandı. Eğer Libyalılar görece homojen toplumlarında federalizmi kabul etmemiş olsaydı, 1951 yılında bağımsızlıklarını kaybedebilirlerdi.

İkinci Dünya Savaşı sırasında Libyalılar İngiltere’ye yardım etti ve onların İtalyanlar ve Almanlarla savaşmak üzere ülkelerine girmelerine izin verdi. Bingazi 20 Kasım 1942’de, Trablus ise 23 Ocak 1943’te İngiliz askeri kontrolüne geçti. Londra, Libya’nın bağımsız bir ülke haline gelmesine izin verme sözlerine karşın, Libya’nın iki eyaleti olan  Trablusgarp ve Sirenayka’yı birbirinden ayrı olarak ve sömürge yöntemleriyle yönetmek niyetindeydi. Bu plana göre, Libya’nın yaklaşık üçte birine denk gelen, ülkenin güneybatısında yer alan ve Cezayir, Nijer ve Çad’la sınırı bulunan Fizan bölgesi Fransızlara verilecekti. İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesini takiben, galip devletler ve İtalya Libya’yı, mutemet bölgeleri olarak yönetecekleri bölgelere ayırmaya çalıştılar. Amerikan, İngiliz, Fransız ve Sovyet hükümetleri meseleyi 10 Eylül 1945 tarihinde BM Genel Meclisi’ne götürdü. BM Genel Meclisi’nde 10 Mayıs 1949 tarihinde İngilizler ve İtalyanlar son kez şanslarını denedikleri Bevin-Sfora Planı’nu sundular. Bu planda Libya topraklarının, İtalya kontrolündeki Trablusgarp, İngiliz kontrolündeki Sirenayka ve Fransızların yöneteceği Fizan şeklinde üçe bölünmesi öngörülüyordu. Bu plan, Libya’nın parçalanmasına karşı çıkan Haiti’nin hayati önemdeki tek oyuyla başarısız oldu.

İngilizler bundan sonra, federal bir emirliğin kurulması yoluyla Libya’yı yumuşak bir şekilde balkanlaştırmak üzere Kral İdris’e yöneldi. Kral İdris tarafından kontrol edilen bir Ulusal Meclis ve Libyalı aşiret reislerinden oluşan seçilmemiş küçük bir daire dayatıldı. Bu tipte bir federalist sistem, Libya halkının iradesini bir tarafa itmenin bir aracı olması nedeniyle, Libyalıların çoğu bakımdan kabul edilemezdi. Yoğun nüfuslu Trablus’tan seçilmiş temsilciler, Sirenayka ve Fizan’dan seçilmemiş aşiret reislerinin gölgesinde kalacaktı.

Bu, pek çok Arap milliyetçisinin hoşuna gitmedi. Kahire, ABD ve müttefiklerinin yapmaya çalıştığı şeyi aşırı derecede eleştiriyordu ve bunu bir diplomatik hile olarak adlandırılıyordu. Ancak pek çok Libyalının da muhalefet ediyor olmasına rağmen 1951 yılında İdris tarafından Libya’ya federalizm dayatıldı. Libyalılar bunu İngiliz-Fransız ihaneti olarak gördü. İdris, 27 Nisan 1963 sisteminde federal sistemi kaldırarak birlik sistemini getirmek zorunda kaldı.

Libya’yı bölmeyi hedefleyen emperyalist proje hiçbir zaman terk edilmedi; sadece, Batı bloğu ve NATO başkentlerindeki farklı dışişleri bakanlıkları tarafından geçici olarak rafa kaldırıldı. Mart 2011’de ABD Ulusal İstihbarat Müdürü James Clapper Jr., ABD Senatosu Silahlı Hizmetler Komitesi önünde verdiği ifadede, Libya’daki çatışmanın sonunda ülkenin monarşi dönemindeki federal bölünmelere geri döneceğini ve iki ya da üç farklı yönetiminin olacağını söyledi. NATO Yüksek Komutanı Amiral Stravridis de aynı ay aynı komiteye, NATO savaşı sürdürüldükçe Libya’daki aşiret farklılıklarının büyüyeceğini söyledi. Ülkeyi bölme konusunda çok taraflı tartışmalar dahi yürütülüyordu, ancak tam sınırlar üzerinde hiçbir zaman anlaşmaya varılamadı ve müzakereler, çöl ve dağlardaki sınır çizgilerini büyütüp küçültmeye devam etti.

1982 yılında Reagan yönetimindeki ABD Ulusal Güvenlik Konseyi’nin hazırladığı, Libya hükümetini devrime planları da 2011’deki NATO savaşı için revize edildi veya yenilendi. Bu planların, isyan ve askeri saldırının ikili kullanımı üzerinden nasıl hayata geçirildiği kolaylıkla görülebilir. Joseph Stanik’e göre ABD’nin planları, eş zamanlı olarak savaş ve CIA kontrollü muhalefete verilecek desteği kapsayacak ve bunlar, “Kaddafi üzerinde büyük baskı uygulayacak bir dizi açık ve örtülü eylemi” de içerecekti. Washington, ABD planını uygulamak için önce, Libya’nın etrafındaki ülkeleri kullanarak bir çatışmayı teşvik edecek, “böylelikle askeri eylem için savaş nedeni arayacak”, eş zamanlı olarak da, Libya’ın ekonomisine, altyapısına ve hükümetine karşı sabotaj kampanyasına girişecek CIA kontrollü muhalefet gruplarının lojistik ihtiyaçları dikkate alınacaktı. Bu gizli planların kod adı “Çiçek”ti. Stanik’in sözleriyle:

“NSC, çok gizli planlara erişimi, yirmi kadar yetkiliyle sınırladı. Çiçek’in iki alt bileşeni vardı: ‘Lale’ ve ‘Gül’. Lale, CIA’in, sürgündeki Kaddafi karşıtı grupları ve Kaddafi’nin iktidardan düşürülmesini isteyen Mısır gibi ülkeleri destekleyerek Kaddafi’yi devirmek için tasarlanmış olan örtülü operasyonunun kod adıydı. Gül ise, Libya’ya karşı bir müttefik ülke tarafından, muhtemelen de Mısır tarafından gerçekleştirilecek olan ve Amerikan hava kuvvetleri tarafından desteklenecek olan sürpriz saldırının adıydı. Eğer Çiçek’in sonucunda Kaddafi öldürülürse, Reagan sorumluluğu üstleneceğini söylüyordu.”

O dönemde istihbarat müdür yardımcısı olan Robert Gates, Obama Yönetimi’nde ABD Savunma Bakanı olarak, Çiçek’in alt bileşeni olan Gül’ü destekledi.

NATO’nun Cemahiriye hükümetini devirmesinden bu yana, Libya’da olan şey tam olarak budur. Çok taraflı bir kavga meydana geldi ve bu, Nijer gibi komşu devletlere de sıçradı.  Bugün pek çok farklı fraksiyon ve farklı yönetimler mevcuttur: Trablus bölgesindeki Geçici Meclis, Misrata bölgesindeki Misrata Askeri Konseyi, Sirenayka’daki bir dizi, kendine özgü emirlik, Batı dağlarındaki ve Fizan’daki Cemahiriye taraftarı ve aşiret yönetimindeki hükümetler bunlardan bazılarıdır. Cemahiriye taraftarları ile Cemahiriye karşıtı milislerin, geri kalan herkesle savaşmak üzere birleştiği kaynaşmalar dahi olmuştur. Tüm bunların nihai ürünü, kanunsuzluk ve Somali tarzı iç savaştır. Devlet, ABD ve müttefikleri tarafından temel olarak “çökertilmiştir”. Cemahiriye sonrası hükümet otoritesi sadece ofislerinin içinde ve birkaç alanda iktidara sahip olan kişiler tarafından ifa edilmektedir. Farklı gruplar Trablus ve öteki büyük şehirler için savaşmakta, Libya silahları farklı ülkelere kaçırılmaktadır. Libya’da kol gezen grupların ortaya çıkmasına yardım eden ABD’li yetkililer bile, ortaya çıkmasına katkı sağladıkları karmaşadan emniyette değildir: 12 Eylül 2012 günü Bingazi’de ABD Büyükelçisi John Christopher Stevens’ın öldürülmesi bunun kanıtıdır.

Petrol ve doğalgaz üretimi durmuştur. Doğal varlıklar yabancı şirketlere satılmış ve özelleştirilmiştir. Libya artık Afrika’da rekabetçi bir ekonomik güç değildir. Büyüyen bir finansal güç de değildir. Trablus bir gecede borçsuz bir ülkeden borç batağındaki bir ülkeye dönüşmüştür.

Bütün bunlarda büyük bir ironi bulunuyor. Cemahiriye’nin yerini alan ABD destekli Libya rejiminin savaş uçakları, Trablus’un kontrolü için yürütülen mücadeleler kızışınca Libya vatandaşlarını bombalamaya başladı. ABD, Avrupa Birliği ve NATO bunun hakkında hiçbir şey söylemedi. Oysa 2011’de, Cemahiriye’nin bunu yaptığına dair sahte iddialar temelinde bir bombalama kampanyası ve savaş başlatmıştı. Bu aktörlerin düzenbazlığı, apaçık ortadadır.

globalresearch.ca sitesinde yayınlanan orjinal metinden  çeviren: Selim Sezer

(Bu ufuk açan yazı ilk olarak medyasafak.net sitesinde yayınlanmıştır, Türkiye’li okurlara kazandırdıkları için çok teşekkürler)

Dünyalılar 

Rastgele Haber

Bütün Hayvanlar Eşittir Fakat Bazıları Daha Fazla Eşittir…

Bir çiftlikte yaşayan hayvanlar, kendilerini sömüren insanlara başkaldırıp çiftliğin yönetimini ele geçirirler. Amaçları daha eşitlikçi …

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir